Seyit Ali Kahraman tarafından hazırlanan "Surre-i Hümâyûn", Osmanlı'da Hicaz ile İstanbul arasında beş yüz yıl köprü kurmuş Surre geleneğini ortaya koyuyor.
Osmanlı Devleti'nin ve halkının Hz. Peygamber'e bağlılığını, mukaddes topraklara olan saygısını gösteren bir âdet olan Surre Alayı, Mekke ve Medine'ye hac mevsiminde yollanan para ve hediyelerdir.
Kabul gören kanaat üzerine, Yıldırım Bayezid döneminde uygulanmaya başlanmış olan Surre-i Humayûn Alayı'na son derece önem veren Osmanlı Devleti, hazinesinden büyük harcamalar yapmış ve her dönem bu âdeti yerine getirmiştir. Her yıl Recep ayının on ikisinde, İstanbul'dan Mekke'ye uzanan bir gönül köprüsü olan Surre Alayı padişahın, saray mensuplarının, devlet erkânının ve halkın yolladığı paha biçilmez hediyelerden oluşan bir hayır kervanıdır. Halkın da katıldığı resmi bir tören olan Surre Alayı, hazırlanışı, uğurlanışı, kervanın geçtiği yerlerde yapılacak karşılamalar, geçilecek yolların bakımı ve onarımı, emniyetin sağlanması, konaklama hizmetleri gibi çok geniş hazırlıkları içeren bir yolculuktur. Bu yolculuk, bayramın birinci günü Kâbe’nin gülsuyu ve zemzemle yıkanarak, ipekten işli Kisve-i Şerif'inin giydirilmesiyle tamamlanırdı.
Arşiv kaynaklarına dayalı olarak hazırlanan eserde, surrenin tanımı, surre geleneğinin ortaya çıkışı bunun yanında İstanbul ve Mısır’daki surre törenleri, hac yollarının emniyeti ile ilgili belgeleri ve surre defterlerinin muhtevası, İstanbul’daki surre alayı teşrifatı, yaşanmış hatıralar ve yüzyıllar içinde yazılan kitaplarda yer alan Mekke ve Medine resimleri bulunuyor.
insan ve kültüre dair... | twitter: @kanalkultur | instagram: ismailenginhd | facebook: kanalkultur
Bu Blogda Ara
Osmanlı Devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Haziran 2016 Perşembe
27 Mayıs 2016 Cuma
Anadolu Rumları
Ayşe Ozil'in 'Anadolu Rumları - Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Millet Sistemini Yeniden Düşünmek adlı kitabı, Rum tarihi üzerinden Osmanlı’da cemaat kavramını sorguluyor.
Millet sistemi olarak da bilinen ve gayrimüslimleri Osmanlı toplumunun dışında, kendi içlerine kapalı yekpare bir bütün olarak gören geleneksel cemaat kavramının tartışıldığı inceleme, Rum tarihinin çok-yönlülüğünü belgeleyerek hem son zamanlarda yapılan eleştirel çalışmalara eklemleniyor hem de bu çalışmaları bir adım ileri götürüyor.
Somut pratiklere dayanan çalışmanın odağında, üst sınıflardan çok, köy ve kasaba halkı ve yerel idareciler yer alıyor.
Osmanlı, Rum, Yunan ve İngiliz arşiv belgelerinin karşılaştırmalı bir incelemesiyle konuya yeni bir bakış açısı sunan bu kitap idari, mali, adli ve hukuki alanları bir araya getirerek Rumları Osmanlı tarihine yerleştirmeyi ve Anadolu geçmişini daha derinlemesine anlamayı amaçlıyor.
Millet sistemi olarak da bilinen ve gayrimüslimleri Osmanlı toplumunun dışında, kendi içlerine kapalı yekpare bir bütün olarak gören geleneksel cemaat kavramının tartışıldığı inceleme, Rum tarihinin çok-yönlülüğünü belgeleyerek hem son zamanlarda yapılan eleştirel çalışmalara eklemleniyor hem de bu çalışmaları bir adım ileri götürüyor.
Somut pratiklere dayanan çalışmanın odağında, üst sınıflardan çok, köy ve kasaba halkı ve yerel idareciler yer alıyor.
Osmanlı, Rum, Yunan ve İngiliz arşiv belgelerinin karşılaştırmalı bir incelemesiyle konuya yeni bir bakış açısı sunan bu kitap idari, mali, adli ve hukuki alanları bir araya getirerek Rumları Osmanlı tarihine yerleştirmeyi ve Anadolu geçmişini daha derinlemesine anlamayı amaçlıyor.
25 Mayıs 2016 Çarşamba
Devşirmelik Sistemi Emek Tarihi Açısından Düşünülebilir mi?
@kanalkultur - Tarih Vakfı Ankara Tartışmaları'nın 27 mayıs 2016 günkü konuğu olan Gülay Yılmaz, devşirmelik sisteminin geçmiş çalışmalarda pek üzerinde durulmamış bir yönüne yoğunlaşarak, saray okullarında eğitilmek için seçilmemiş devşirmelerin / acemi oğlanlarının İstanbul’da ürettiği emek gücüne Saray bostan ve bahçeleri örneği üzerinden bakıyor.
Yılmaz, devşirme sistemini çocukların toplanmasından acemi oğlan oluşlarına kadarki sürece kadar değerlendiriyor ve bostancı olarak çalışan oğlanların çalışma şartları, maaşları, geçim durumları ve ürettikleri emeğin niteliği üzerinde duruyor.
Gülay Yılmaz, devşirme işçilerin araştırılmasının Osmanlı emek tarihçiliğinde erken modern döneme kadar uzanabilme olanağı sağladığının ve İstanbul içi tarım üretiminin niteliği hakkında da bilgi toplamaya olanak tanıdığının altını çiziyor.
Yılmaz, devşirme sistemini çocukların toplanmasından acemi oğlan oluşlarına kadarki sürece kadar değerlendiriyor ve bostancı olarak çalışan oğlanların çalışma şartları, maaşları, geçim durumları ve ürettikleri emeğin niteliği üzerinde duruyor.
Gülay Yılmaz, devşirme işçilerin araştırılmasının Osmanlı emek tarihçiliğinde erken modern döneme kadar uzanabilme olanağı sağladığının ve İstanbul içi tarım üretiminin niteliği hakkında da bilgi toplamaya olanak tanıdığının altını çiziyor.
20 Nisan 2016 Çarşamba
Osmanlılar ve Memluklar
Osmanlı hükümdarı I. Bayezid 1393’te Memluk elçisi Emir Hüsâmeddîn Hasan el-Kuckûnî’yi kabul etti. Bayezid, Memluk Sultanı Berkuk’un yolladığı armağanları sunan elçiye kendisinin Berkuk’un “memluk”u, yani kölesi olduğunu belirtti.
Osmanlı tarihinde “Yıldırım” olarak da bilinen Bayezid, Balkanlar ve Anadolu’daki topraklarını hızla genişletmesine karşın, 1250’lerden beri kadim İslam topraklarına egemen olmuş ve “İslamın ve Müslümanların Sultanı” unvanını taşıyan Memluk hükümdarının dengi değildi ve kendisi de bunu bu ifadeyle kabul ediyordu.
Bayezid’den dört kuşak sonra ise Osmanlı Sultanı II. Bayezid bir başka Memluk elçisini kabul etti. 1485’teki bu kabul merasimi, 1393’tekinden çok farklıydı. Osmanlı divanından biri, Memluk elçisi Emir Canibeg’e “Siz [Memluklar], Kâfir oğulları, kimsiniz ki Haremeyn’e [Mekke ve Medine’ye] hükmedesiniz? O topraklar, sultanoğlu sultan olduğu [için] bizim sultanımıza daha uygundur” dedi. Bayezid’in Memluk elçisine tek bir kelime bile etmemesi bu sözlerden çok daha fazlasını anlatıyordu.
Anlaşıldığı üzere, Memluk sultanının hizmetinde olduğunu belirten I. Bayezid’den bu yana Osmanlı ve Memluk hükümdarları arasındaki güç dengesi neredeyse bütünüyle değişmişti. Osmanlıların güçlerini önceleri Memlukların yanına, sonra da giderek karşısına yerleştirmeleriyle meydana gelen bu kayma, kendini en açık şekliyle diplomatik görüşmelerde belli etmişti.
1360’lardan 1512’ye değin süren dönemde bu iki Sünni Müslüman devlet arasında neredeyse aralıksız süren görüşmeler hem rekabete hem de anlaşmaya yönelik bir dizi davranış biçiminin ve dilin gelişimini sergiler.
Osmanlı tarihinde “Yıldırım” olarak da bilinen Bayezid, Balkanlar ve Anadolu’daki topraklarını hızla genişletmesine karşın, 1250’lerden beri kadim İslam topraklarına egemen olmuş ve “İslamın ve Müslümanların Sultanı” unvanını taşıyan Memluk hükümdarının dengi değildi ve kendisi de bunu bu ifadeyle kabul ediyordu.
Bayezid’den dört kuşak sonra ise Osmanlı Sultanı II. Bayezid bir başka Memluk elçisini kabul etti. 1485’teki bu kabul merasimi, 1393’tekinden çok farklıydı. Osmanlı divanından biri, Memluk elçisi Emir Canibeg’e “Siz [Memluklar], Kâfir oğulları, kimsiniz ki Haremeyn’e [Mekke ve Medine’ye] hükmedesiniz? O topraklar, sultanoğlu sultan olduğu [için] bizim sultanımıza daha uygundur” dedi. Bayezid’in Memluk elçisine tek bir kelime bile etmemesi bu sözlerden çok daha fazlasını anlatıyordu.
Anlaşıldığı üzere, Memluk sultanının hizmetinde olduğunu belirten I. Bayezid’den bu yana Osmanlı ve Memluk hükümdarları arasındaki güç dengesi neredeyse bütünüyle değişmişti. Osmanlıların güçlerini önceleri Memlukların yanına, sonra da giderek karşısına yerleştirmeleriyle meydana gelen bu kayma, kendini en açık şekliyle diplomatik görüşmelerde belli etmişti.
1360’lardan 1512’ye değin süren dönemde bu iki Sünni Müslüman devlet arasında neredeyse aralıksız süren görüşmeler hem rekabete hem de anlaşmaya yönelik bir dizi davranış biçiminin ve dilin gelişimini sergiler.
4 Mart 2016 Cuma
Toplumun Temel Güvencesi: Hilesiz veya Adil Ağırlık - Eskiçağ ve Ortaçağ’da Terazi Ağırlıkları
@kanalkultur - Toplumsal Tarih mart 2016'da yayınlanan 267. sayısında 'Eskiçağ ve Ortaçağ’da Terazi Ağırlıkları' başlıklı dosyayı kapağa taşıyor. Oğuz Tekin editörlüğündeki dosya, Antik dünyanın kamusal alandaki en önemli araçlarından terazi ağırlıklarına odaklanıyor.
Dosya yazarlarından John H. Kroll 'Bazı Antik Terazi Ağırlıklarının Düşündürdükleri' başlıklı yazısında, 'geçmiş kültürlerin ekonomik belgeleri' olan ağırlıkların anlaşılması için bir bakış öneriyor. Oğuz Tekin, 'Eskiçağ Anadolu Kent-Devletlerinde Terazi Ağırlıkları' başlıklı yazısında Klasik ve Hellenistik dönemlerde Anadolu’da terazi ağırlıklarının coğrafi dağılımını, form ve sembollerini örneklerle anlatıyor. Bendeguz Tobias, 'Akdeniz Dünyasında Geç Antik Dönem ve Bizans Ağırlıkları'nda, hakkında kapsamlı bir yayın yapılmamış olan Geç Antik Dönem ve Bizans ağırlıklarına ilişkin genel tabloyu aktarıyor.
Chris Entwistle 'British Museum’daki Bizans Metal Ağrılıkları: Tipoloji ve Kronoloji' başlıklı yazısında, British Museum’un metal ağırlık koleksiyonunu sınıflandırarak tanıtıyor; 'Bizans Cam Ağırlıkları' yazısında da Bizans cam ağrılıklarının dört formunu mercek altına alıyor: kutu ya da haç formlular, vali büstlü ve yazılılar, 'imparator' ağırlıkları ve Arap-Bizans ağırlıkları. Matteo Campagnolo 'Toplumun Temel Güvencesi: Hilesiz veya Adil Ağırlık' başlıklı yazısında tarih boyunca ticaretin temel öğelerinden olan ağırlık sistemlerindeki adalet ve standart anlayışını gözden geçiriyor.
Dosya yazarlarından John H. Kroll 'Bazı Antik Terazi Ağırlıklarının Düşündürdükleri' başlıklı yazısında, 'geçmiş kültürlerin ekonomik belgeleri' olan ağırlıkların anlaşılması için bir bakış öneriyor. Oğuz Tekin, 'Eskiçağ Anadolu Kent-Devletlerinde Terazi Ağırlıkları' başlıklı yazısında Klasik ve Hellenistik dönemlerde Anadolu’da terazi ağırlıklarının coğrafi dağılımını, form ve sembollerini örneklerle anlatıyor. Bendeguz Tobias, 'Akdeniz Dünyasında Geç Antik Dönem ve Bizans Ağırlıkları'nda, hakkında kapsamlı bir yayın yapılmamış olan Geç Antik Dönem ve Bizans ağırlıklarına ilişkin genel tabloyu aktarıyor.
Chris Entwistle 'British Museum’daki Bizans Metal Ağrılıkları: Tipoloji ve Kronoloji' başlıklı yazısında, British Museum’un metal ağırlık koleksiyonunu sınıflandırarak tanıtıyor; 'Bizans Cam Ağırlıkları' yazısında da Bizans cam ağrılıklarının dört formunu mercek altına alıyor: kutu ya da haç formlular, vali büstlü ve yazılılar, 'imparator' ağırlıkları ve Arap-Bizans ağırlıkları. Matteo Campagnolo 'Toplumun Temel Güvencesi: Hilesiz veya Adil Ağırlık' başlıklı yazısında tarih boyunca ticaretin temel öğelerinden olan ağırlık sistemlerindeki adalet ve standart anlayışını gözden geçiriyor.
1 Şubat 2016 Pazartesi
Osmanlı Sularında Rekabet - Mesajeri Maritim Vapur Kumpanyası
19. yüzyıla kadar deniz taşımacılığının temel aracı olan yelkenli gemiler, sanayi devrimiyle buharlı gemilere dönüşerek kapitalizmin vazgeçilmez uluslararası taşımacılık aracı haline geldiler.
İlk olarak İngiltere ve Avusturya öncülüğünde devlet-özel sektör ortaklığında oluşturulan buharlı deniz taşımacılığı rekabetine Fransızlar, Fransız sömürgecilik tarihinde önemli bir rol oynayan Mesajeri Maritim Kumpanyasıyla katıldılar.
19. ve 20. yüzyıllarda Osmanlı coğrafyası ve dünyada yaşanan, büyük siyasi olaylara ve değişimlere sebebiyet veren, hatta devletlerin hükümran ya da tabi, sömüren ya da sömürülen olmalarında bir araç olarak hayati bir öneme sahip olan buharlı deniz nakliye şirketlerinin yapıları, faaliyetleri ve amaçlarının irdelenmesi, Avrupa egemenliğinin doğası ve yayılması üzerine doğru bir fikir verir.
Bu bağlamda bu kitabın konusu Osmanlı sularındaki yabancı rekabetin ve Fransız sömürgeciliğinin kolları ve öncülü mahiyetinde olan Mesajeri Maritim Kumpanyasıdır.
Çalışmanın ilk bölümünde şirketin kuruluş ve gelişim sürecinde iç organizasyonunda ve faaliyet ağında geçirmiş olduğu değişimler üzerinde duruluyor.
İkinci bölümde kumpanyanın İskenderiye, Beyrut, Mersin, İzmir, Selanik ve İstanbul gibi Doğu Akdeniz’in belli başlı önemli liman kentlerindeki faaliyetleri inceleniyor.
İlk olarak İngiltere ve Avusturya öncülüğünde devlet-özel sektör ortaklığında oluşturulan buharlı deniz taşımacılığı rekabetine Fransızlar, Fransız sömürgecilik tarihinde önemli bir rol oynayan Mesajeri Maritim Kumpanyasıyla katıldılar.
19. ve 20. yüzyıllarda Osmanlı coğrafyası ve dünyada yaşanan, büyük siyasi olaylara ve değişimlere sebebiyet veren, hatta devletlerin hükümran ya da tabi, sömüren ya da sömürülen olmalarında bir araç olarak hayati bir öneme sahip olan buharlı deniz nakliye şirketlerinin yapıları, faaliyetleri ve amaçlarının irdelenmesi, Avrupa egemenliğinin doğası ve yayılması üzerine doğru bir fikir verir.
Bu bağlamda bu kitabın konusu Osmanlı sularındaki yabancı rekabetin ve Fransız sömürgeciliğinin kolları ve öncülü mahiyetinde olan Mesajeri Maritim Kumpanyasıdır.
Çalışmanın ilk bölümünde şirketin kuruluş ve gelişim sürecinde iç organizasyonunda ve faaliyet ağında geçirmiş olduğu değişimler üzerinde duruluyor.
İkinci bölümde kumpanyanın İskenderiye, Beyrut, Mersin, İzmir, Selanik ve İstanbul gibi Doğu Akdeniz’in belli başlı önemli liman kentlerindeki faaliyetleri inceleniyor.
7 Ocak 2016 Perşembe
Ermenice Elyazması Kolofonlar: Elyazması Kolofonlarda Celali İsyanları
Toplumsal Tarih ocak 2016'da yayınlanan 265. sayısında Henry Shapiro’nun '17. Yüzyıl Osmanlı-Ermeni Sosyal ve Entelektüel Tarihine Aralanan Yeni Bir Pencere: Ermenice Elyazması Kolofonlar' başlıklı yazısını kapağa taşıyor. Henry Sapiro, Ermeni rahiplerin yazdığı ve Türkçe tarih yazımında neredeyse hiç yararlanılmamış olan elyazması kolofonlardan örnekler sunuyor.
Sato Moughalian 'Kütahya’dan Kudüs’e: Kudüs’te Ermeni Seramik Ticaretinin Doğuşu' başlıklı yazısında, Kudüs’ün dokusuna işlemiş seramik ustalığının Osmanlı döneminde Kütahya’daki Ermeni zanaatkârlara uzanan köklerinin izini sürüyor.
Sinem Erdoğan '18. Yüzyılda Nakkaşhane Üzerine Belgeler: Sûrname-i Vehbî ve Musavvir İbrahim Çelebi' başlıklı yazısında, 1720 yılında Osmanlı Sarayı’nda düzenlenen şenlik için hazırlanan resimli sûrname kopyalarının üretim süreci hakkında yeni fikirler öne sürüyor.
Sibel Gürses Söğüt 'Osmanlı’nın Modernleşme Sürecinde İstanbul’un Yangın Söndürme Araçları' başlıklı yazısında Osmanlı’da suyun yangınla mücadeledeki yerini ve kurulan su şebekesiyle yangın söndürme konusundaki tasarıları ele alıyor.
Sato Moughalian 'Kütahya’dan Kudüs’e: Kudüs’te Ermeni Seramik Ticaretinin Doğuşu' başlıklı yazısında, Kudüs’ün dokusuna işlemiş seramik ustalığının Osmanlı döneminde Kütahya’daki Ermeni zanaatkârlara uzanan köklerinin izini sürüyor.
Sinem Erdoğan '18. Yüzyılda Nakkaşhane Üzerine Belgeler: Sûrname-i Vehbî ve Musavvir İbrahim Çelebi' başlıklı yazısında, 1720 yılında Osmanlı Sarayı’nda düzenlenen şenlik için hazırlanan resimli sûrname kopyalarının üretim süreci hakkında yeni fikirler öne sürüyor.
Sibel Gürses Söğüt 'Osmanlı’nın Modernleşme Sürecinde İstanbul’un Yangın Söndürme Araçları' başlıklı yazısında Osmanlı’da suyun yangınla mücadeledeki yerini ve kurulan su şebekesiyle yangın söndürme konusundaki tasarıları ele alıyor.
9 Aralık 2015 Çarşamba
Darülaceze’de Çocuk Bakımı ve Eğitimi
Toplumsal Tarih aralık 2015'te yayınlanan 264. sayısında Nuran Yıldırım’ın “Darülaceze’de Çocuk Bakımı ve Eğitimi: Lakita Dairesi ve Yetimhane, İmalathaneler, İlkokul” başlıklı yazısını kapağa taşıyor. Yıldırım, 31 ocak 1896 günü hizmete giren Darülaceze’nin ağırlıklı olarak ilk yıllarını belgeler ve dönem fotoğrafları eşliğinde anlatıyor.
Fikret Adanır ve Oktay Özel,Tarih Vakfı Yurt Yayınları için 1915 Siyaset, Tehcir, Soykırım kitabını derliyor. 30’dan fazla yazarın katkıda bulunduğu bu kapsamlı çalışma ve 1915’te yaşananlarla ilgili olarak Merve Erol, Adanır ve Özel ile söyleşiyor.
Ozan Avcı “Bir Jön Türk’ün Günlüğü ve 1915” başlıklı yazısında İTC’nin ünlü iktisatçısı Cavid Bey’in yeniden yayımlanan günlüklerine dayanarak önde gelen bir İttihatçının 1915’te Ermeni halkının uğradığı zulmü ve sonrasını olaylar henüz sıcakken nasıl değerlendirdiğine bakıyor.
Tamara Scheer “Yenipazar Sancağı’nda Avusturya-Macaristan Mevcudiyeti (1879-1908)” başlıklı makalesinde neredeyse tam olarak II. Abdülhamid dönemine denk gelen Avusturya-Macaristan birliğinin bölgedeki varlığı esnasında ne tür zorluklarla karşılaştığını, Osmanlı ile ilişkilerinin nasıl geliştiğini, bölge halkının onların varlığına nasıl bir reaksiyon verdiği gibi konuları irdeliyor.
Zafer Toprak, “Nâzım Hikmet, Üçüncü Enternasyonal ve Mahatma Gandhi” yazısında, Gandhi’nin hayatını anlatmaktan başka o dönem Üçüncü Enternasyonal çizgisine bağlılığı devam eden Nâzım’ın Gandhi hakkındaki oldukça farklı değerlendirmelerini ele alıyor.
Fikret Adanır ve Oktay Özel,Tarih Vakfı Yurt Yayınları için 1915 Siyaset, Tehcir, Soykırım kitabını derliyor. 30’dan fazla yazarın katkıda bulunduğu bu kapsamlı çalışma ve 1915’te yaşananlarla ilgili olarak Merve Erol, Adanır ve Özel ile söyleşiyor.
Ozan Avcı “Bir Jön Türk’ün Günlüğü ve 1915” başlıklı yazısında İTC’nin ünlü iktisatçısı Cavid Bey’in yeniden yayımlanan günlüklerine dayanarak önde gelen bir İttihatçının 1915’te Ermeni halkının uğradığı zulmü ve sonrasını olaylar henüz sıcakken nasıl değerlendirdiğine bakıyor.
Tamara Scheer “Yenipazar Sancağı’nda Avusturya-Macaristan Mevcudiyeti (1879-1908)” başlıklı makalesinde neredeyse tam olarak II. Abdülhamid dönemine denk gelen Avusturya-Macaristan birliğinin bölgedeki varlığı esnasında ne tür zorluklarla karşılaştığını, Osmanlı ile ilişkilerinin nasıl geliştiğini, bölge halkının onların varlığına nasıl bir reaksiyon verdiği gibi konuları irdeliyor.
Zafer Toprak, “Nâzım Hikmet, Üçüncü Enternasyonal ve Mahatma Gandhi” yazısında, Gandhi’nin hayatını anlatmaktan başka o dönem Üçüncü Enternasyonal çizgisine bağlılığı devam eden Nâzım’ın Gandhi hakkındaki oldukça farklı değerlendirmelerini ele alıyor.
11 Kasım 2015 Çarşamba
Barış...
Toplumsal Tarih kasım 2015'te yayınlanan 263. sayısının kapağını 10 ekim 2015 günü Ankara’daki Barış mitinginde hayatını kaybeden 102 kişinin hatırasına ayırdı.
Aydan Çelik’in çizimiyle hazırlanan kapakta öne çıkarılan “İstanbul ve Boğaz Kıyılarının Akışkan Panoraması” başlıklı makale, Aslı Özgen Tuncer’e ait. Tuncer, İstanbul’un sinemadaki “akışkan” imgesini, Haliç veya Boğaz boyunca su üzerinden akan panoramik çekimler etrafında inceliyor.
Mete Tunçay “Şevket Süreyya Aydemir’in Mektubu” başlıklı yazısında, TKP’nin 1927 tevkifatıyla Türkiye komünist hareketinde yaşanan kırılmayı ve Şevket Süreyya Aydemir’in 1928 yılında Komintern’e yazdığı mektubu ele alıyor.
Murat Koraltürk, “Fırtına ve Yaşlı Bir Gemi: Adana Şilebinin Batışı” başlıklı yazısında, 27 ocak 1943’te Karadeniz’de bir yıldız karayel fırtınasında batan Adana şilebinden hareketle, Türkiye’de yaşanan deniz kazalarının nedenleri üzerinden duruyor.
Nurşen Gürboğa, “1923 Nüfus Mübadelesi ve Mübadil Romanlara Yönelik İskân ve Denetim Politikaları” başlıklı yazısında, devletin Mübadele ve sonrasında Romanlara yönelik gözetim ve denetim mekanizmalarının izini sürüyor; Roman / Çingene toplulukların ulus inşasına ve toplumsal yaşama dahil edilecek makbul yurttaşlar olarak görülmeyişinin altını çiziyor.
Murat Cankara, “Ahmed Midhat Efendi’nin Kaleminden Büyülü Fener”de, Ahmed Midhat Efendi’nin yazdığı ve ilk kez resimli Mir’ât-ı Âlem dergisinde yayımlanmış, ardından Manzara dergisi tarafından bir kitapçık olarak basılmış olan Sihr-i Sirâcî adlı eseri inceliyor.
Aydan Çelik’in çizimiyle hazırlanan kapakta öne çıkarılan “İstanbul ve Boğaz Kıyılarının Akışkan Panoraması” başlıklı makale, Aslı Özgen Tuncer’e ait. Tuncer, İstanbul’un sinemadaki “akışkan” imgesini, Haliç veya Boğaz boyunca su üzerinden akan panoramik çekimler etrafında inceliyor.
Mete Tunçay “Şevket Süreyya Aydemir’in Mektubu” başlıklı yazısında, TKP’nin 1927 tevkifatıyla Türkiye komünist hareketinde yaşanan kırılmayı ve Şevket Süreyya Aydemir’in 1928 yılında Komintern’e yazdığı mektubu ele alıyor.
Murat Koraltürk, “Fırtına ve Yaşlı Bir Gemi: Adana Şilebinin Batışı” başlıklı yazısında, 27 ocak 1943’te Karadeniz’de bir yıldız karayel fırtınasında batan Adana şilebinden hareketle, Türkiye’de yaşanan deniz kazalarının nedenleri üzerinden duruyor.
Nurşen Gürboğa, “1923 Nüfus Mübadelesi ve Mübadil Romanlara Yönelik İskân ve Denetim Politikaları” başlıklı yazısında, devletin Mübadele ve sonrasında Romanlara yönelik gözetim ve denetim mekanizmalarının izini sürüyor; Roman / Çingene toplulukların ulus inşasına ve toplumsal yaşama dahil edilecek makbul yurttaşlar olarak görülmeyişinin altını çiziyor.
Murat Cankara, “Ahmed Midhat Efendi’nin Kaleminden Büyülü Fener”de, Ahmed Midhat Efendi’nin yazdığı ve ilk kez resimli Mir’ât-ı Âlem dergisinde yayımlanmış, ardından Manzara dergisi tarafından bir kitapçık olarak basılmış olan Sihr-i Sirâcî adlı eseri inceliyor.
30 Ekim 2015 Cuma
Osmanlı'da Bir Kadın Dergisi: Demet - ḫānimlara mah̲ṣūs haftalık muṣavvar macmū'a
![]() |
| Demet - ḫānimlara mah̲ṣūs haftalık muṣavvar macmū'a. Istānbūl : Maṭba'a-i-'Āmira, 1 (1324) [1908] |
Dergide erkek yazarların yanısıra Halide Edip, İsmet Hakkı, Fatma Müzehher gibi kadın yazarların yazıları da yer aldı.
Feminizm kavramı tartışıldı; kadınların mesleki olarak sınırlandırılmalarına tepki gösterilerek kız okullarına da fen dersleri konması gerektiği vurgulandı.
30 Kasım 1908 - 11 Ocak 1909 tarihleri arasında sadece yedi sayı çıkabildi.
Serlevhasındaki ifadesiyle:
"Edebi, ilmi, siyasi, hanımlara mahsus haftalık musavver mecmuadır ve çarşamba günleri intişar eder. Nüshası 2 guruştur ve imtiyaz sahibi Hakkı Behiç, başmuharriri ise Celal Sahir (Erozan) musavviri Server İzzet' tir. Abone bedeli İstanbul senelik 90 altı aylık 50 guruş taşra senelik 120 altı aylığı 65 kuruştur. Osmanlı Kadınlarının menafi umumiyesine hadim ve sanayi-i nefiseye dair her türlü muharrerat ve asar sanat kabul ve neşrolunur. Neşrolunmayan asar iade olunmaz. İdarehanesi Babıali civarında daire-i mahsusadır".
Serlevhanın altında adedi, Rumi yayınlandığı tarih, gün yıl ve cilt kayıtları yer almaktadır. [1]
28 Ekim 2015 Çarşamba
Osmanlı’da Çevre Sorunları: Osmanlı Irakı’nda Petrol ve Petrole Dayalı Çevre Kirliliğinin Keşfi
Toplumsal Tarih, ocak 2008'de yayınlanan 169. sayısında “Osmanlı’da Çevre Sorunları”nı ele alıyor.
Dosya’da yer alan ilk yazı aynı zamanda dosyanın editörlüğünü de üstlenen Hamdi Genç’e ait. “İstanbul Boğaziçi Sahillerinde Sanayileşmeye Gösterilen Tepkiler" başlıklı yazıda, Boğaziçi’nin hem Avrupa hem de Anadolu sahillerinde, 19. yüzyıldan itibaren görülen çarpık sanayileşmeye halkın ve kamu otoritelerinin verdiği tepkiler iki örnek üzerinden açıklanıyor.
Haliç’ten Osmanlı Irakı’na Çevre Sorunları
Dosya’da yer alan bir diğer yazı, M. Sait Türkhan’ın, "19. yüzyılda Haliç’te Çevre Sorunları ve Deniz Kirliliği" başlıklı makalesi. Yazar, Haliç ve çevresinde meydana gelen kirliliğin nedenlerini; Tabiat Şartlarından Kaynaklanan Kirlilik, İnsan Eliyle Meydana Gelen Kirlenme ve Sanayi Tesislerinden Kaynaklanan Kirlilik başlıkları altında inceliyor.
Filiz Dığıroğlu, "Osmanlı Devleti’nde Hava Kirliliği" başlıklı makalesinde, 19. yüzyılda İstanbul’daki sanayileşme ve deniz ulaşımında kullanılan vapurların bacalarından çıkan duman nedeniyle meydana gelen hava kirliliği ve devletin ilgili birimlerinin bunu önlemek amacıyla aldıkları önlemlere ilişkin değerlendirmeler yapıyor.
Burcu Kurt, "Osmanlı Irakı’nda Petrol ve Petrole Dayalı Çevre Kirliliğinin Keşfi” başlıklı yazısında, Osmanlı Irakı ile İran toprakları arasından geçen ve “bölge halkının yegâne içme suyu kaynağı olmanın yanı sıra sosyoekonomik hayat açısından da önem taşıyan Şattü'l-Arap Nehri’nin” petrol nedeniyle kirlenmesini ele alıyor.
Dosya’da yer alan ilk yazı aynı zamanda dosyanın editörlüğünü de üstlenen Hamdi Genç’e ait. “İstanbul Boğaziçi Sahillerinde Sanayileşmeye Gösterilen Tepkiler" başlıklı yazıda, Boğaziçi’nin hem Avrupa hem de Anadolu sahillerinde, 19. yüzyıldan itibaren görülen çarpık sanayileşmeye halkın ve kamu otoritelerinin verdiği tepkiler iki örnek üzerinden açıklanıyor.
Haliç’ten Osmanlı Irakı’na Çevre Sorunları
Dosya’da yer alan bir diğer yazı, M. Sait Türkhan’ın, "19. yüzyılda Haliç’te Çevre Sorunları ve Deniz Kirliliği" başlıklı makalesi. Yazar, Haliç ve çevresinde meydana gelen kirliliğin nedenlerini; Tabiat Şartlarından Kaynaklanan Kirlilik, İnsan Eliyle Meydana Gelen Kirlenme ve Sanayi Tesislerinden Kaynaklanan Kirlilik başlıkları altında inceliyor.
Filiz Dığıroğlu, "Osmanlı Devleti’nde Hava Kirliliği" başlıklı makalesinde, 19. yüzyılda İstanbul’daki sanayileşme ve deniz ulaşımında kullanılan vapurların bacalarından çıkan duman nedeniyle meydana gelen hava kirliliği ve devletin ilgili birimlerinin bunu önlemek amacıyla aldıkları önlemlere ilişkin değerlendirmeler yapıyor.
Burcu Kurt, "Osmanlı Irakı’nda Petrol ve Petrole Dayalı Çevre Kirliliğinin Keşfi” başlıklı yazısında, Osmanlı Irakı ile İran toprakları arasından geçen ve “bölge halkının yegâne içme suyu kaynağı olmanın yanı sıra sosyoekonomik hayat açısından da önem taşıyan Şattü'l-Arap Nehri’nin” petrol nedeniyle kirlenmesini ele alıyor.
21 Ekim 2015 Çarşamba
I. Dünya Savaşı'nda İttifak Cephesinde Savaş ve Propaganda | Propaganda and War: The Allied Front during the First World War
I. Dünya Savaşı’nda, İttifak Devletleri hanedan üyeleri ve ordu komutanları arasında kurulmuş olan “Silah Kardeşliği”nin ayrı dil, din ve geleneklerden gelen halklar arasında da mümkün olabildiğince geçerli kalabilmesi için propagandanın gücüne büyük ihtiyaç vardı.
Dolayısıyla, Alman İmparatoru II. Wilhelm, Avusturya-Macaristan İmparatoru I. Franz Joseph, Osmanlı Sultanı Mehmed Reşad ve yaklaşık bir yıl sonra da aynı cepheye katılacak olan Bulgar Kralı I. Ferdinand’ın yan yana portreleri Almanya ve Avusturya şehirlerinde neredeyse günlük yaşamın bir parçası haline gelmişlerdi.
Madalyalardan yardım rozetlerine, Kızılhaç bantlarından kartpostallara, porselen ve cam ev eşyalarından müzik notalarına kadar her yerde Osmanlı İmparatorluğu’nu simgeleyen motifler ve ay yıldızlı bayraklar Berlin’i ve bir zamanlar kuşatmalarla korku salmış oldukları Viyana sokaklarını süslüyorlardı.
Dönemin tüm yazılı basınında, gazete ve dergilerde, kitaplarda, bayrak ve flamalarda, duvar afişlerinde “İttifak”ı simgeleyen resimler, fotoğraflar ve birbirinden renkli desenler, ülke yönetimlerinin değişebilen politik çıkarlarının halklar arasındaki ilişkileri nasıl inişlere veya çıkışlara sürükleyebileceğinin eşsiz kanıtları olarak tarihe geçmekteydiler.
Dolayısıyla, Alman İmparatoru II. Wilhelm, Avusturya-Macaristan İmparatoru I. Franz Joseph, Osmanlı Sultanı Mehmed Reşad ve yaklaşık bir yıl sonra da aynı cepheye katılacak olan Bulgar Kralı I. Ferdinand’ın yan yana portreleri Almanya ve Avusturya şehirlerinde neredeyse günlük yaşamın bir parçası haline gelmişlerdi.
Madalyalardan yardım rozetlerine, Kızılhaç bantlarından kartpostallara, porselen ve cam ev eşyalarından müzik notalarına kadar her yerde Osmanlı İmparatorluğu’nu simgeleyen motifler ve ay yıldızlı bayraklar Berlin’i ve bir zamanlar kuşatmalarla korku salmış oldukları Viyana sokaklarını süslüyorlardı.
Dönemin tüm yazılı basınında, gazete ve dergilerde, kitaplarda, bayrak ve flamalarda, duvar afişlerinde “İttifak”ı simgeleyen resimler, fotoğraflar ve birbirinden renkli desenler, ülke yönetimlerinin değişebilen politik çıkarlarının halklar arasındaki ilişkileri nasıl inişlere veya çıkışlara sürükleyebileceğinin eşsiz kanıtları olarak tarihe geçmekteydiler.
12 Ekim 2015 Pazartesi
Osmanlı İmparatorluğu ve Etrafındaki Dünya
Avrupalı sefirler, tacirler, gezginler Osmanlı diyarında nasıl karşılandıklarını yazıya dökmeyi 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren iş edindiler. Osmanlı vakanüvisleri de İmparatorluk sınırları dışındaki dünyayı yok saymamışlardı.
Seferler, fetihler… hepsi de savaşla bağlantılı bu karşı karşıya gelişler, dış dünya ile bir ilişki kurma biçimiydi. Ama öte yandan yabancı tacirlerin ihraç edebileceği ve edemeyeceği mallara ilişkin çok sayıda padişah fermanı, İmparatorluk toprakları dışından gelip Mekke’ye gidecek hacılara verilmiş geçiş izinleri gibi belgeler, ileri gelen Osmanlı görevlilerinin İmparatorluk sınırları dışında kalan yerlerde meydana gelen gelişmelerle yakından ilgilenmek zorunda olduğunu gösteriyor.
İslam hukukunda ve Osmanlı resmi yazılarında, dünyayı, Darülislam (İslam yurdu) ve Darülharb’ten (savaş yurdu) oluşan bir yer olarak tarif etmek âdettendi, ama bunların arasında bir “demir perde” yoktu. Fiili bir savaş hali olmadığı zamanlar, Hindistan, Gürcistan ve çeşitli Hıristiyan Avrupa ülkelerinden gelen yabancı tacirler fazla güçlük çıkartılmadan kabul edilirlerdi. Uzun sürelerden beri İstanbul, İzmir ve Halep’te ikamet eden Venediklilere, Fransızlara veya İngilizlere rastlamak mümkündü.
Kültürel açıdan değer verilen pek çok eşya Osmanlı diyarı ile batılı komşuları arasında gidip geliyordu.
Kitabın başlıca amaçlarından biri, sınırların aslında ne kadar geçirgen olduğunu göstermek şeklinde belirlenmiş.
Seferler, fetihler… hepsi de savaşla bağlantılı bu karşı karşıya gelişler, dış dünya ile bir ilişki kurma biçimiydi. Ama öte yandan yabancı tacirlerin ihraç edebileceği ve edemeyeceği mallara ilişkin çok sayıda padişah fermanı, İmparatorluk toprakları dışından gelip Mekke’ye gidecek hacılara verilmiş geçiş izinleri gibi belgeler, ileri gelen Osmanlı görevlilerinin İmparatorluk sınırları dışında kalan yerlerde meydana gelen gelişmelerle yakından ilgilenmek zorunda olduğunu gösteriyor.
İslam hukukunda ve Osmanlı resmi yazılarında, dünyayı, Darülislam (İslam yurdu) ve Darülharb’ten (savaş yurdu) oluşan bir yer olarak tarif etmek âdettendi, ama bunların arasında bir “demir perde” yoktu. Fiili bir savaş hali olmadığı zamanlar, Hindistan, Gürcistan ve çeşitli Hıristiyan Avrupa ülkelerinden gelen yabancı tacirler fazla güçlük çıkartılmadan kabul edilirlerdi. Uzun sürelerden beri İstanbul, İzmir ve Halep’te ikamet eden Venediklilere, Fransızlara veya İngilizlere rastlamak mümkündü.
Kültürel açıdan değer verilen pek çok eşya Osmanlı diyarı ile batılı komşuları arasında gidip geliyordu.
Kitabın başlıca amaçlarından biri, sınırların aslında ne kadar geçirgen olduğunu göstermek şeklinde belirlenmiş.
Mezhepçilik ve Oryantalizm - Türk İmajı
Toplumsal Tarih ekim 2015'te yayınlanan 262. sayısında Murat Bozluolcay’ın “Mezhepçilik ve Oryantalizm” başlıklı yazısını kapağa taşıyor. Bozluolcay “1860 Cebel-i Lübnan ve Şam Hadiseleri”ni kaleme alan Iskander Abkarius’un elyazmasının 1920’de Hollandalı Scheltama tarafından gün yüzüne çıkarılıp yorumlanmasını anlatıyor.
27 Ağustos 2015'te aramızdan ayrılan BÜ Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi ve Tarih Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Vangelis Kechriotis, derginin sayfalarında bir makalesi ve ardından yapılan uğurlama törenindeki konuşmaların metinleriyle anılıyor. Kechriotis’in “Postkolonyal Eleştirilerin Gözüyle Geç Dönem Osmanlı Çalışmaları” başlıklı makalesini Emre Akın Pilgir çevirdi.
“ABD-Osmanlı İlişkilerinde 1903-1904 Krizi” başlıklı yazısında Adil Baktıaya, 23 Ağustos 1903’te Beyrut’taki Amerikan konsolos vekilinin bir saldırıyla öldürüldüğü haberinin ardından ABD ile Osmanlı arasında başlayan krizin izini sürüyor.
Mehmet Öznur Alkan, “Türkiye’de Sosyalizmin Baharı ve TİP Yayınları”nda Türkiye İşçi Partisi’nin 1961-1971 yılları arasındaki yayınlarını inceliyor.
Murat Koraltürk, “II. Dünya Savaşı’nda Akdeniz, Türk Şileplerinin Dönüş Maceraları ve Dış Seferler” başlıklı yazısında, II. Dünya Savaşı’nda gemilerin seyir güvenliğinin riskli hale gelmesi üzerine, tarafsız kalan Türkiye’nin kendi denizlerindeki tavrını aktarıyor.
“Malta’da Türk İmajı”nda Akın Öge, Osmanlı Devleti ile Malta arasında yaklaşık iki buçuk asır süren mücadelenin eğitime, sanata, gündelik hayata yansımalarını ele alıyor.
27 Ağustos 2015'te aramızdan ayrılan BÜ Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi ve Tarih Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Vangelis Kechriotis, derginin sayfalarında bir makalesi ve ardından yapılan uğurlama törenindeki konuşmaların metinleriyle anılıyor. Kechriotis’in “Postkolonyal Eleştirilerin Gözüyle Geç Dönem Osmanlı Çalışmaları” başlıklı makalesini Emre Akın Pilgir çevirdi.
“ABD-Osmanlı İlişkilerinde 1903-1904 Krizi” başlıklı yazısında Adil Baktıaya, 23 Ağustos 1903’te Beyrut’taki Amerikan konsolos vekilinin bir saldırıyla öldürüldüğü haberinin ardından ABD ile Osmanlı arasında başlayan krizin izini sürüyor.
Mehmet Öznur Alkan, “Türkiye’de Sosyalizmin Baharı ve TİP Yayınları”nda Türkiye İşçi Partisi’nin 1961-1971 yılları arasındaki yayınlarını inceliyor.
Murat Koraltürk, “II. Dünya Savaşı’nda Akdeniz, Türk Şileplerinin Dönüş Maceraları ve Dış Seferler” başlıklı yazısında, II. Dünya Savaşı’nda gemilerin seyir güvenliğinin riskli hale gelmesi üzerine, tarafsız kalan Türkiye’nin kendi denizlerindeki tavrını aktarıyor.
“Malta’da Türk İmajı”nda Akın Öge, Osmanlı Devleti ile Malta arasında yaklaşık iki buçuk asır süren mücadelenin eğitime, sanata, gündelik hayata yansımalarını ele alıyor.
5 Ekim 2015 Pazartesi
Beyaz Atlı Fatih ve Necmettin Erbakan Plakları
Toplumsal Tarih eylül 2015'te yayınlanan 261. sayısında Edhem Eldem’in “İstanbul’un Beyaz Atlı Fatihi: Tarihte Gerçek Konusunda Küçük Bir Araştırma” başlıklı yazısını kapağa taşıyor. İstanbul’da işgal orduları komutanı General Franchet d’Espèrey’nin, 8 Şubat 1919’da düzenlenen geçit töreniyle Beyoğlu’na girişi Türk tarih yazımında şoven bir üslupla anlatılır ve kimi ayrıntıları olduğundan farklı aktarılır. Eldem yazısında bu çarpıtmanın kaynaklarını araştırıyor. Bu makaleye kapakta Aydan Çelik’in ilüstrasyonu eşlik ediyor.
Edhem Eldem “Torosyan Tartışmasını Bitiren Bir Derleme: Tarih, Otobiyografi ve Hakikat” başlıklı diğer yazısında, Ayhan Aktar’ın Tarih, Otobiyografi ve Hakikat: Yüzbaşı Torosyan Tartışması ve Türkiye’de Tarihyazımı adlı kitaptaki makalesinde kendisine yönelttiği saldırılara cevap veriyor.
Zafer Toprak, “Nâzım Hikmet’in ‘Putları Kırıyoruz’ Kampanyası ve Yeni Edebiyat” başlıklı yazısında Cumhuriyet’in ilk on yıllarında yeni-eski kavgasının edebiyattaki yansımalarını ve bu çerçevede Nâzım Hikmet’in Resimli Ay dergisinde başlattığı “Putları Kırıyoruz” kampanyasını ele alıyor.
Gönül Paçacı “Vecdi Seyhun Arşivine Bakarken” başlıklı yazısında bestekâr ve piyano, ud ve viyolonsel icracısı Vecdi Seyhun’un Tarih Vakfı’na bağışlanmış olan arşivini tanıtarak araştırmacılara yeni bir alan açıyor ve Seyhun’un yaşamöyküsünü anlatıyor.
“Tarihin Sesli Tanıkları, Necmettin Erbakan Plakları: ‘Yallah Tazyik Erbakan’” başlıklı yazısında Mehmet Öznur Alkan, siyaset sahnesinde uzun yıllar var olan Necmettin Erbakan’ın konu edildiği mizah ve yergi türündeki 45’lik plakları örnekliyor.
Edhem Eldem “Torosyan Tartışmasını Bitiren Bir Derleme: Tarih, Otobiyografi ve Hakikat” başlıklı diğer yazısında, Ayhan Aktar’ın Tarih, Otobiyografi ve Hakikat: Yüzbaşı Torosyan Tartışması ve Türkiye’de Tarihyazımı adlı kitaptaki makalesinde kendisine yönelttiği saldırılara cevap veriyor.
Zafer Toprak, “Nâzım Hikmet’in ‘Putları Kırıyoruz’ Kampanyası ve Yeni Edebiyat” başlıklı yazısında Cumhuriyet’in ilk on yıllarında yeni-eski kavgasının edebiyattaki yansımalarını ve bu çerçevede Nâzım Hikmet’in Resimli Ay dergisinde başlattığı “Putları Kırıyoruz” kampanyasını ele alıyor.
Gönül Paçacı “Vecdi Seyhun Arşivine Bakarken” başlıklı yazısında bestekâr ve piyano, ud ve viyolonsel icracısı Vecdi Seyhun’un Tarih Vakfı’na bağışlanmış olan arşivini tanıtarak araştırmacılara yeni bir alan açıyor ve Seyhun’un yaşamöyküsünü anlatıyor.
“Tarihin Sesli Tanıkları, Necmettin Erbakan Plakları: ‘Yallah Tazyik Erbakan’” başlıklı yazısında Mehmet Öznur Alkan, siyaset sahnesinde uzun yıllar var olan Necmettin Erbakan’ın konu edildiği mizah ve yergi türündeki 45’lik plakları örnekliyor.
20 Eylül 2015 Pazar
Osmanlı Devlet ve Toplum Hayatında Mevlevilik
Osmanlı Devleti için 19. yüzyıl, ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri alanda olduğu kadar dini-tasavvufi hayat alanında da önemli değişmelerin yaşandığı bir yüzyıl oldu.
Özellikle 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra Bektaşiliğin yasaklanması tasavvufi hayatta meydana gelen önemli gelişmelerdendi.
19. yüzyılın başlarında Osmanlı tahtında bulunan III. Selim’in Mevlevi müntesibi olması, II. Mahmud’un ise yine mevlevihaneleri ziyaret ederek Mevlevi şeyhleri ile iyi ilişkiler içinde bulunması Mevlevilik için devlet katında önemli bir avantaj oluşturmuştu.
Dönemin Galata Mevlevihanesi şeyhi ve divan edebiyatının önemli isimlerinden Şeyh Galib’in III. Selim’in Nizam-ı Cedit adı altında uygulamaya koymak istediği yenilik hareketlerini destekleyen şiirler kaleme almasında gerçekleştirilmek istenen yeniliklerin önemini kavraması kadar III. Selim’in Mevlevi müntesibi olması da etkili olmuştu.
Ancak aynı desteğin Konya Mevlana Dergâhı Şeyhi Hacı Mehmed Çelebi tarafından verildiğini söylemek zordur.
Hacı Mehmed Çelebi’nin Nizam-ı Cedit’e muhalif olma sebeplerinin en önemlileri ise İstanbul’dan uzak olması kadar getirilen yeni vergilerdir. Zira mevlevihane şeyhleri bulundukları illerde devlet görevlileri ve toplum nazarında önemli bir konumda yer aldıkları için yeni vergilerin konulması ya da yerel yöneticilerin adaletsizliklerinden duyulan rahatsızlıklarda zaman zaman halkın başvurduğu isimler olmuşlardır.
Özellikle 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra Bektaşiliğin yasaklanması tasavvufi hayatta meydana gelen önemli gelişmelerdendi.
19. yüzyılın başlarında Osmanlı tahtında bulunan III. Selim’in Mevlevi müntesibi olması, II. Mahmud’un ise yine mevlevihaneleri ziyaret ederek Mevlevi şeyhleri ile iyi ilişkiler içinde bulunması Mevlevilik için devlet katında önemli bir avantaj oluşturmuştu.
Dönemin Galata Mevlevihanesi şeyhi ve divan edebiyatının önemli isimlerinden Şeyh Galib’in III. Selim’in Nizam-ı Cedit adı altında uygulamaya koymak istediği yenilik hareketlerini destekleyen şiirler kaleme almasında gerçekleştirilmek istenen yeniliklerin önemini kavraması kadar III. Selim’in Mevlevi müntesibi olması da etkili olmuştu.
Ancak aynı desteğin Konya Mevlana Dergâhı Şeyhi Hacı Mehmed Çelebi tarafından verildiğini söylemek zordur.
Hacı Mehmed Çelebi’nin Nizam-ı Cedit’e muhalif olma sebeplerinin en önemlileri ise İstanbul’dan uzak olması kadar getirilen yeni vergilerdir. Zira mevlevihane şeyhleri bulundukları illerde devlet görevlileri ve toplum nazarında önemli bir konumda yer aldıkları için yeni vergilerin konulması ya da yerel yöneticilerin adaletsizliklerinden duyulan rahatsızlıklarda zaman zaman halkın başvurduğu isimler olmuşlardır.
18 Eylül 2015 Cuma
Sultan Abdülmecid ve Dönemi 1823-1861
Osmanlı Devleti'nin batıya açılan kapısı Tanzimat’ın mimarlarından olan otuz birinci Osmanlı padişahı Sultan Abdülmecid’in hayatı ve dönemindeki gelişmeler, Sultan Abdülmecid ve Dönemi 1823-1861 adlı eserde, alanında uzman yazarların kaleminden anlatılıyor.
TBMM Genel Sekreterliği (Milli Saraylar) tarafından 18-19 Kasım 2011 tarihleri arasında yapılan, “Vefatının 150. Yılında Sultan Abdülmecid ve Dönemi (1823-1861)” adlı uluslararası sempozyumdaki tebliğlerden yola çıkılarak hazırlanan eser, Abdülmecid’in kişiliği ve hayır eserlerinin yanı sıra, padişahlık yıllarında hukuk, eğitim, maliye, politika, idari teşkilat, sanat, mimari ve edebiyat alanlarındaki gelişmeleri ayrıntılı olarak inceliyor.
Son dört Osmanlı Padişahının da babası olan Abdülmecid Han, Fatih’ten beri dört asır boyunca kullanılan Topkapı Sarayı’nı terk edip, Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırarak, değişimi saraydan başlattı. Abdülmecid döneminde ilk banka, ilk kâğıt para, ilk telgraf, ilk tren, ilk vapur işletmesi (Şirket-i Hayriye), Batı üslûbunda ilk saray (Dolmabahçe), ilk opera, ilk tiyatro, ilk balo, ilk devlet yıllığı, ilk yurt gezisi gibi ilklerin yanında, ilk dış borçlanma, ilk ekonomik kriz, ilk toplu protestolar gibi ilkler de yaşandı.
Eser, başta Milli Sarayların arşivi olmak üzere birçok arşivden temin edilen görsellerle desteklenerek, kaynak kitap olma niteliğine kavuşuyor.
"Vefatının 150. Yılında Sultan Abdülmecid ve Dönemi (1823-1861)" adlı uluslararası sempozyumda "Sultan Abdülmecid", "Bezmialem Valide Sultan", "Sened-i İttifakdan Kanun-ı Esasiye Tanzimat Dönemi", "Usul-i Atika'dan Usul-i Cedide'ye", "Darülfünun", "Tanzimat", "Asâkir-i Mansureden Asâkir-i Nizamiyeye", "Kuleli Vakası (1859)", "Devr-i Mecidî", Hatt", "Sultan Abdülmecid Devri Şeyhülislamları ve Yenileşme"... gibi konular tartışılmıştı.
TBMM Genel Sekreterliği (Milli Saraylar) tarafından 18-19 Kasım 2011 tarihleri arasında yapılan, “Vefatının 150. Yılında Sultan Abdülmecid ve Dönemi (1823-1861)” adlı uluslararası sempozyumdaki tebliğlerden yola çıkılarak hazırlanan eser, Abdülmecid’in kişiliği ve hayır eserlerinin yanı sıra, padişahlık yıllarında hukuk, eğitim, maliye, politika, idari teşkilat, sanat, mimari ve edebiyat alanlarındaki gelişmeleri ayrıntılı olarak inceliyor.
Son dört Osmanlı Padişahının da babası olan Abdülmecid Han, Fatih’ten beri dört asır boyunca kullanılan Topkapı Sarayı’nı terk edip, Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırarak, değişimi saraydan başlattı. Abdülmecid döneminde ilk banka, ilk kâğıt para, ilk telgraf, ilk tren, ilk vapur işletmesi (Şirket-i Hayriye), Batı üslûbunda ilk saray (Dolmabahçe), ilk opera, ilk tiyatro, ilk balo, ilk devlet yıllığı, ilk yurt gezisi gibi ilklerin yanında, ilk dış borçlanma, ilk ekonomik kriz, ilk toplu protestolar gibi ilkler de yaşandı.
Eser, başta Milli Sarayların arşivi olmak üzere birçok arşivden temin edilen görsellerle desteklenerek, kaynak kitap olma niteliğine kavuşuyor.
"Vefatının 150. Yılında Sultan Abdülmecid ve Dönemi (1823-1861)" adlı uluslararası sempozyumda "Sultan Abdülmecid", "Bezmialem Valide Sultan", "Sened-i İttifakdan Kanun-ı Esasiye Tanzimat Dönemi", "Usul-i Atika'dan Usul-i Cedide'ye", "Darülfünun", "Tanzimat", "Asâkir-i Mansureden Asâkir-i Nizamiyeye", "Kuleli Vakası (1859)", "Devr-i Mecidî", Hatt", "Sultan Abdülmecid Devri Şeyhülislamları ve Yenileşme"... gibi konular tartışılmıştı.
23 Temmuz 2015 Perşembe
Cumhuriyet Dönemi’nde Asker Tipolojisi: Askere Din Dersleri ile Osmanlı ve İran Etkileşimi - Osmanlı İmparatorluğu ve İran’da Modernite ve Meşrutiyet
“Toplumsal Tarih”, ekim 2007'de yayınlanan 166. sayısında, Fariba Zarinebaf’ın kaleme aldığı “Osmanlı İmparatorluğu ve İran’da Modernite ve Meşrutiyet” başlıklı yazıyı kapağına taşıyor.
Niyazi Kızılyürek’in “Taksim Tezinin Doğuşu” başlıklı yazısı, Oğuz Tekin’in kaleme aldığı Clemens Bosch’a ait biyografi çalışması, İsmail Kara’nın “Askere Din Dersleri” başlıklı çalışması, 1970’lerin başında Türkiyeli işçilerin kurduğu 16.000 ortaklı BİR-EMEK Elektronik Fabrikası’nın tarihi, Ubaid MÖ 5500-3400 döneminde işgücü denetiminin arkeolojik kökenleri, Vedat Günyol’un yakın arkadaşı Orhan Burian’ın ablaları Mediha ve Hadiye Hanım’a yazdığı mektuplar, 1930 yılında yapılan içinde “dönme” listelerinin de olduğu bir nüfus çalışması üzerine yazılar ve daha pek çok nitelikli araştırma “Toplumsal Tarih”in 166. sayısında yer alıyor.
Arkeolog Metin Gökçay ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü İsmail Karamut ile Theodosius limanındaki kazılar ve Nuri Özbağdatlı ile Hasankeyf’teki son gelişmeler üzerine gerçekleştirilen söyleşiler, 1 Eylül Dünya Barış Günü, 12 Eylül’ün 27. Yıldönümü ve İstanbul’dan Viyana’ya uzanan etkinlikler dergi kapsamındaki yazılarda irdeleniyor.
Fariba Zarinebaf, “Osmanlı İmparatorluğu ve İran’da Modernite ve Meşrutiyet” başlıklı yazısında, İran meşrutiyet hareketinin Osmanlı’daki gelişmelerden nasıl etkilendiğini ve İran’daki Azeri nüfus dolayısıyla Türkçe’nin bu etkilenmede oynadığı önemli rolü anlatıyor.
Niyazi Kızılyürek’in “Taksim Tezinin Doğuşu” başlıklı yazısı Kıbrıs Rum toplumunun ve Kıbrıs Türk toplumunun “farklı milliyetçilik”lerine değinirken özellikle sömürgeci İngiltere’nin jeostratejik kaygılarla Türkiye ile diplomatik faaliyetleri sonucu ortaya çıkan “Taksim Tezi”nin doğuş sürecini anlatıyor.
Niyazi Kızılyürek’in “Taksim Tezinin Doğuşu” başlıklı yazısı, Oğuz Tekin’in kaleme aldığı Clemens Bosch’a ait biyografi çalışması, İsmail Kara’nın “Askere Din Dersleri” başlıklı çalışması, 1970’lerin başında Türkiyeli işçilerin kurduğu 16.000 ortaklı BİR-EMEK Elektronik Fabrikası’nın tarihi, Ubaid MÖ 5500-3400 döneminde işgücü denetiminin arkeolojik kökenleri, Vedat Günyol’un yakın arkadaşı Orhan Burian’ın ablaları Mediha ve Hadiye Hanım’a yazdığı mektuplar, 1930 yılında yapılan içinde “dönme” listelerinin de olduğu bir nüfus çalışması üzerine yazılar ve daha pek çok nitelikli araştırma “Toplumsal Tarih”in 166. sayısında yer alıyor.
Arkeolog Metin Gökçay ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü İsmail Karamut ile Theodosius limanındaki kazılar ve Nuri Özbağdatlı ile Hasankeyf’teki son gelişmeler üzerine gerçekleştirilen söyleşiler, 1 Eylül Dünya Barış Günü, 12 Eylül’ün 27. Yıldönümü ve İstanbul’dan Viyana’ya uzanan etkinlikler dergi kapsamındaki yazılarda irdeleniyor.
Fariba Zarinebaf, “Osmanlı İmparatorluğu ve İran’da Modernite ve Meşrutiyet” başlıklı yazısında, İran meşrutiyet hareketinin Osmanlı’daki gelişmelerden nasıl etkilendiğini ve İran’daki Azeri nüfus dolayısıyla Türkçe’nin bu etkilenmede oynadığı önemli rolü anlatıyor.
Niyazi Kızılyürek’in “Taksim Tezinin Doğuşu” başlıklı yazısı Kıbrıs Rum toplumunun ve Kıbrıs Türk toplumunun “farklı milliyetçilik”lerine değinirken özellikle sömürgeci İngiltere’nin jeostratejik kaygılarla Türkiye ile diplomatik faaliyetleri sonucu ortaya çıkan “Taksim Tezi”nin doğuş sürecini anlatıyor.
22 Temmuz 2015 Çarşamba
Osmanlı'da Harem ve Cariyelik
Osmanlı saray teşkilatı içinde Harem-i Hümâyûn’un kavram olarak hem somut (fiziki mimari) hem de soyut birer karşılığı vardır. Fiziki bir yapı olarak Harem-i Hümâyûn, padişahın, aile üyelerinin ve onlara hizmet eden cariyelerin yaşadıkları, dışa kapalı bir mekânı temsil ederken, mimari olarak incelendiğinde Osmanlı saray teşkilat, teşrifat ve âdâbın tüm izlerinin, mekâna yansıdığı görünür.
T. Cengiz Göncü'ye göre, "Harem" ve "Harem-i Hümâyûn" kavramlarının soyut anlamı ise çoğu kez dikkatlerden kaçar. Harem kelimesi Osmanlı sarayı için söz konusu olduğunda sadece sarayın hanımlar için ayrılan özel bir bölümünü ifade ettiği sanılır. Oysa bu kavram başta padişah olmak üzere tüm saltanat ailesinin özel yaşamlarını, kişisel ilişkilerini dış dünyayla paylaşmadıkları daha mahrem bir alanı kapsar.
Harem-i Hümâyûn söz konusu olduğunda çağrışım yapan bir diğer kavram da cariyeliktir.
Cariyelik, "Harem-i Hümâyûn"un temel insan kaynağını sağlayan bir kurum olması bakımından büyük önem arz eder.
Göncü, "Cariyelik" kavramının tarihsel süreç içinde gerçek anlamından farklı anlamlar kazandığından yola çıkarak, padişahların saraydaki çok sayıdaki eşlerinden her biri olarak akla ge(tiri)len cariyeliğin, Osmanlı saltanat yapısı ve daha genel anlamda Türk-İslam kültür ve medeniyetine olumsuz bakışın aracı olarak kullanıldığını, genellikle söz konusu olan yaklaşımın doğruyu aramak araştırmak yerine Batılı harem ve cariye tasvirlerinin kabullenilmesi olduğunu ileri sürmektedir.
T. Cengiz Göncü'ye göre, "Harem" ve "Harem-i Hümâyûn" kavramlarının soyut anlamı ise çoğu kez dikkatlerden kaçar. Harem kelimesi Osmanlı sarayı için söz konusu olduğunda sadece sarayın hanımlar için ayrılan özel bir bölümünü ifade ettiği sanılır. Oysa bu kavram başta padişah olmak üzere tüm saltanat ailesinin özel yaşamlarını, kişisel ilişkilerini dış dünyayla paylaşmadıkları daha mahrem bir alanı kapsar.
Harem-i Hümâyûn söz konusu olduğunda çağrışım yapan bir diğer kavram da cariyeliktir.
Cariyelik, "Harem-i Hümâyûn"un temel insan kaynağını sağlayan bir kurum olması bakımından büyük önem arz eder.
Göncü, "Cariyelik" kavramının tarihsel süreç içinde gerçek anlamından farklı anlamlar kazandığından yola çıkarak, padişahların saraydaki çok sayıdaki eşlerinden her biri olarak akla ge(tiri)len cariyeliğin, Osmanlı saltanat yapısı ve daha genel anlamda Türk-İslam kültür ve medeniyetine olumsuz bakışın aracı olarak kullanıldığını, genellikle söz konusu olan yaklaşımın doğruyu aramak araştırmak yerine Batılı harem ve cariye tasvirlerinin kabullenilmesi olduğunu ileri sürmektedir.
21 Temmuz 2015 Salı
18. Yüzyılda İstanbul'un Değişen Çehresi
Kaynak: PeraMuzesi
[KanalKultur] - 18. yüzyılda İstanbul'un mimari sahnesindeki yaratıcı değişim, iki safhada, III. Ahmed (1703‒1730) ve oğlu III. Mustafa (1757‒1774) devirlerinde gelişir. İkisinin yönetimi arasında ise, Osmanlı mimarisinde bir dönüm noktası sayılabilecek yapı, III. Ahmed'in yeğeni I. Mahmud (1730‒1754) tarafından başlanan ve onun kardeşi III. Osman'ın (1754‒1757) tamamlattığı Nuruosmaniye Camii yer alır.
Lâle devri olarak anılan III. Ahmed zamanı, bakış açılarının genişlediği bir devirdir. Saray yaşamı köşk ve saraylarla şehre, kıyılara, civardaki ormanlara açılır. Diğer önemli değişiklik, Lâle devrinin sembolü haline gelen süslemedir. İç mekândan dış yüzeylere yayılır ve şehrin yeni bir çehre kazanmasını belirler. Anadolu Selçuklu devrinden beri ilk defa olarak taş dekor, yeniden şehrin bir parçası olur. III. Ahmed'in annesi Emetullah Gülnuş Sultan'ın Üsküdar'daki çeşmesi, minyatür bir Anadolu taçkapısı görünümü ile, bir başlangıç oluşturur. Onu izleyen bir dizi çeşme, dekorlarındaki Batı kadar Doğu'ya da bakışlar ve geleneksel taş işçiliğinin yeni yorumları ile, yüzyılın sanatını yönlendirir. III. Ahmed'in 1728/29 tarihli, Üsküdar'da ve Topkapı Sarayı önünde yer alan iki çeşmesi, meydan çeşmesi gibi yeni bir tip oluşturur. Meydan ortasındaki zengin dekorlu büyük mermer bloklar, bir yenilik olarak şehir dokusuna yerleşir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















