Bu Blogda Ara

Ramazan Çakıroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ramazan Çakıroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2014 Çarşamba

Ramazan Çakıroğlu: Bir Bilge Ağaç

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - İnsanlar gibi "anıt ağaçlar" da tarihin taşıyıcısıdır. Sadece anıt olanlar mı? Özünde tüm varlıkların tarihi taşıma ve yaşatma görevi vardır... Tarih demek, özünde yaşadığımız demektir... Yoksa; yaşadığımız ve elimizden tutan gelecek neyin üstünde duruyor?... Canlı ve cansız tüm varlıklarıyla bu dünyanın ve evrenin değil mi?...

Öyleyse, insanoğlu hem kendi türüne hem de bu varlıklara çok yakın ve anlayışlı davranmak zorundadır... Gün gelir, bastığı toprak, üstünde yaşadığı dünya ayağının altından, gelecek de ellerinden kayar gider...

Anlatacağımız, her seferinde daha da geniş ve güçlü şeyler düşündüren bir ağacın kısa öyküsüdür... İnsanlar ve ağaçlar arasındaki bağı tanımlayan, ender örneklerden biridir...

Sözümüze konu olan, meşe ağacı, Dünya üzerinin Zonguldak coğrafyasının, Gökçebey ilçesi Veyisoğlu Köyü'ndedir... Kahramanımız, eski bir Roma mezarlığı içinde yer alan bir meşe ağacıdır... Kahraman diyoruz, çünkü bir ağaç için, kara yağmura, çamura ve insan baltasına karşı beş yüz yıldan fazla direnmek kolay değildir... İnsan dediğin en fazla yüze kadar yaşar...

Başlangıçta, bu direngen ağacı doğa gönüllüsü Nail Yurtaçan ve eğitimci Ali Rıza Yılmaztürk fark ederler... Bu iki insanla birlikte ilçeden bir çok kafadarın da el ele vererek "anıt ağaç" olarak tescil ettirdikleri, çevre düzenini yaptıkları bir meşe ağacıdır bu... Dile kolay, beş yüz yıldan fazla yaşı olan, devirler görmüş bu ağaç, geçmişte de şimdi de insanların önemli bir buluşma yeri olmuştur...

Bilge bir ağaç dedik. Belki "ağacın da bilgesi mi olurmuş?" diyenler çıkacaktır. Öykümüzü yine de anlatalım...

Bilge ağacın; yöre halkından ve çok uzaklardan ziyaretçileri geliyor. Öğretmenler, öğrenciler, akademisyenler, aydınlar geliyor... Ağaçla birlikte vadiyi, dağları seyrediyorlar... Karşı tepede ormanlarla kaplı tepeleri... Karasalih Dağı'nı... Kara Salih Efsanesi'nin geçtiği yerleri.... Aloğlu Kalesi'ni... Ufuk çizgisinin yakınında, solunda ve sağında serpilmiş insan emeği kokan köyleri... Güneyden Kuzeye doğru akıp giderken, ana rahmi gibi yatağında tarih ve arkeoloji barındıran milyon yılların Filyos ırmağını...

O insanları buluşturuyor bu bilge ağaç... Bilge ağacın yanında en son görülen; tarihçi bir bilim kadını, bir arkeoloji doçenti ve Ispartalı bir orman mühendisiyle biyolog eşi idi...

27 Aralık 2013 Cuma

Ramazan Çakıroğlu: Yaka

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Yaka deyip geçmeyin. O kadar önemlidir ki bu kavram, işlev olarak da olmazsa olmazlardan biridir. Bundan dolayıdır ki, Türk Dil Kurumu sözlüğü beş ayrı anlam ve on'dan fazla deyim kullanarak açıklamıştır "yaka"yı…

Bu açıklamalara değinecek olursak "yaka"nın şu anlamları taşıdığı görülür:
"1. Giysilerin boyun bölümü olup dik, devrik enli açık gibi biçimlerde olabilir. 2. den. Yelkenlerde kenar. 3. Karşılıklı iki kıyıdan her biri, kıyı: Anadolu yakası, Rumeli yakası, Karşı yaka. 4. Eğik yerey: Yaka tütünü. 5. Yapıların saçaklarında suyun içeriye sızmasını önlemek için kiremitin altıyla oluk arasına konulan madeni levha."[1]
Konuyla ilgili deyimlere gelince, yaka paça bir tarafta, yaka silkmek, yakadan atmak, yakası açılmadık, yakasını bırakmamak, yakasını kaptırmak, yakayı ele vermek, yakayı kurtarmak[2] ifadeleri de kullanılıyor.

Yani, "yaka" dedik mi bu kadar zengin, engin ve geniş bir kavram çıkıyor ortaya. İçeriği ve ifadesi gereği tek başına "yaka" denildiğinde "çift" olmayı içinde taşımaktadır. Çünkü her yakanın "bir diğeri" vardır ve "bir diğeri" olmak zorundadır. "Yaka"nın olmaması ise mümkün değildir. Yakasız bir giysi giymek, kenarsız yelken kullanmak, karşı tarafı olmayan bir kıyı düşünmek ne mümkün!..

Yaka ve yakalara bilgisiz, özensiz dokunmak doğru değildir. Açarken de kapatırken de özen göstermek gerekir. Yoksa incinen yakanın sahibi, dokunanı incitir. Ayarında, duyarlı ve estetik olmakta büyük fayda var. En çok yakayı biraz açık bırakabilirsiniz. Bazen, böyle yaparsanız, estetik ve erotik bir görüntü elde edersiniz. Bazen de hoş olmayan bir görüntü, iki yaka arasından gözünüze fırlayıverir. Eğer, gereğinden fazla açık tutarsanız, iki yaka arası çirkinleşip, çoraklaşabilir. Daha sonra kapatmaya kalksanız bile, iki yaka bir araya gelmez. Birbirine fayda sağlamaz. Ya gereğinden fazla kapalı tutarsanız? O zaman da iki yakanın arası boğulur, ölmeye başlar. Hele yakanın altındaki fazla gelip, dışarıya taşma eğilimi gösterirse düğmelerini çatır çatır söker atar. Baş kaldırır…

15 Kasım 2013 Cuma

Ramazan Çakıroğlu: Bir Başarı Öyküsü - Kadriye ve Radyosu

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Bu öykü, K. Ünal'a armağandır–

Ya 1970'li yılların sonu, ya da 1980'li yılların başlarındaydı. O zamanlar Türkiye genelinde ve Zonguldak bölgesinde hastanelerde örgütlü tek yetkili sendika, Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası'ydı. Ben de bu sendikanın, Bölge Yönetim Kurulu'nun, henüz yirmiki yaşındaki en genç üyesiydim. Çalıştığım hastanede, arkadaşlardan bir haber geldi. "Misafirlerin var. Sendika odasında seni bekliyorlar" diye. Hemen koştum, gittim. Hastanenin giriş katında olan sendika odasının kapısını açtım. Stajyer hemşire arkadaşım Nurten'in yanında başka bir genç kız daha vardı. Bizi tanıştırdı:

–Arkadaşım Kadriye, Ben ona senden çok söz ettim. Ayrıca, seninle tanıştırmak ta istedim.

–Memnun oldum, hoşgeldiniz, faslıyla birlikte; kumral saçlı, beyaz tenli, elmacık kemikleri çıkık, türkçesi son derece düzgün olan bu kıza gözlerim takıldı kaldı. Çok sade ve çağdaş giyinmişti. Kumral saçları yüzünün iki yanına düşmüş ve onların arasından gülerek konuşan bir yüzü vardı. Onda büyük bir dinginlik, kendine güven ve huzur sezmiştim...

Kadriye, o zamanlar Zonguldak'a bağlı bir ilçe olan, ikiyüzyirmi kilometre uzaklıktaki Karabük'ten, dışarıdan lise bitirme sınavlarına gidip geliyordu. Uzun süren sınavlar sırasında arkadaşlarında kalıyor, işi bitince yine Karabük'teki köyüne dönüp gidiyordu.

Bunları konuşurken, çaylar yeniden tazelendi, sohbet koyulaştı. Epeyce uzun konuştuk. Ben sendikal çalışmalardan, siyasetten söz ettim. O da, sınavlardan, edebiyattan, şiirden ve öyküden söz etti. Zonguldak'a yolu düştükçe görüşmek istediğimi söyledim. Sadık bir dost olarak, sağ olsun hep aradı ve uğradı. Hep, ortak konularımızdan konuştuk durduk.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Ramazan Çakıroğlu: İntikam ve Bumerang

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Hikmet sekiz çocuklu bir ailenin, üç erkek çocuğunun ortancasıydı. Anası ona hamileyken, bebek bir türlü gelmeyince hastaneye zor yetiştirmişler, Refiye kadının karnını keserek bebeği alabilmişlerdi. Nur topu gibi olduğu için, anası ad aramaya gerek bile görmeden, 'Tanrının hikmeti bu bana' demişti. O yüzden ona "Hikmet" demişti. Hikmet de gerçekten bir "Hikmet"ti. Anasından, üç kilo altı yüz gram gelen ağırlığını, saman sarısı saçlarının çıkmış olması, yumuk yumuk bakan keskin mavi gözleri gölgelemişti. Çevreden herkes bu bebeği, görmeye gelmişti. Ne var ki, sekiz çocuklu aile, onlara bakmakta epeyce zorlanmış, varlıklı insanların işini görerek büyütmek zorunda kalmıştı...

Hikmet'in anasının, işini gördüğü toprak zengini ailelerinden biri vardı. Bunlar 'Merhametsizler' olarak anılıyordu. Bu lakabın, onlara, tarihlerinden kaldığı ise hep bilinirdi. Hikmet'in çocukluğu, kendisinden birkaç ay sonra doğan, Merhametsizlerin Leyla ile geçmişti. Leyla'ya da adını dedesi vermişti. Dede, yattığı hastanede kendisini ölümden kurtaran doktorunun adını vermişti ona. Yoksa, dağın başında "Leyla" ne arardı?..

Onlar iş, güç, yardım sırasında yan yana beşiklerde büyümüşler, aynı harmanlarda oynamışlar, çamaşırları aynı derelerde yıkanmıştı. Çünkü; Merhametsizlerin ne harmanı biterdi dövüle dövüle, ne davarı, ineği, camışı tükenirdi sağa sağa, ne de tarlalar yetişirdi süre süre. Sanki Hikmet'in anası onlar için yaşıyordu. Öyle ama, başka yolu da yoktu. Sekiz çocuk, iki de ana-baba, on boğazı ne doyururdu. İşte bir şekilde dünya dengesini böyle sunuyordu sanki…

Leyla da çok güzeldi. Şimdiden dillere destan güzelliği vardı. Küçüklüğünden bu yana, her gören, "bu kız Hikmet'e benziyor. Birbirine de çok yakışıyorlar" sözünün şakadan öteye gideceğine pek kimse inanmamıştı…

Zaman içinde, Merhametsizlerin ailesi, küçülmeye başlamıştı. Büyük babaları, yıllar sonra hastaneye yatışından sağ çıkamamış, ölmüştü. Onun acısına dayanamayan büyük anne, bir yıl geçmeden göçüp gitmişti. Nasibini gurbet yollarında arayan, Leyla'nın amcası, karısı ve çocuklarıyla Almanya'da trafik kazasına kurban gitmişti. Leyla'nın babası Namık ise, 'rençberlik para getirmiyor' diyerek, maden ocaklarına münavebeli kazmacı yedeği olarak girmişti. Bütün bunlar, o kadar toprak ve malı, mülkü ayakta zor tutan Merhametsizleri, artık delikanlılık çağına gelen Hikmet'e ve anasına daha çok muhtaç etmişti. Çünkü o kadar, bağ bahçe, tarla tapan, koyun keçi ve ev kolay dönmüyordu…

10 Kasım 2013 Pazar

Ramazan Çakıroğlu: Emir'in Yaşamı, Yaşamın Emiri

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - İsmail'i Okul Aile Birliği Toplantısı'nda tanımıştım. Onun kızı, benim oğlum aynı okulda yatılı okuyordu. Şöyle bir kısaca tanıştık. Güven veren bir duruşu, bakışı, fiziki görünümü vardı. Bulunduğu yeri dolduruyordu. Anadolu gibi yüzünde de güneş yanığı ve yılların yorgunluğunu gördüm. Tutarlı, tok ve kısa konuşması sırasında yüzünün anlamında, sanki çok daha derin şeyler saklıyor gibiydi. Bu okul bu ve bizim gibi insanların çocuklarına çok şey verecek ve onları geleceğe taşıyacak düşüncesi beni alıp uzaklara götürmüştü.

Bir gün oğlum Onur;

- Eylem'in babası İsmail amca cilt kanseri olmuş, biliyor musun?

- Hayır, bilmiyorum. Keşke bir geçmiş olsuna gidebilsek.

- Şu sıralar Ankara'da hastanede imiş. Gelince gideriz.

- Geldiğinde haber ver de gidelim. İyi bir insana benziyor…

Bu konuşmanın ardından ne İsmail'in Ankara'dan geldiğini öğrenebildik, ne de geçmiş olsuna gidebildik…

* * *

Aradan aylar geçti. Yaz tatili başlamış, öğrenciler rahatlamıştı. Oğlum Eylem'le daha sık görüşüyor, aynı okul, aynı bölüm ve aynı sınıfta olmanın tadını çıkarıyorlardı. Bir akşam Eylem'le otururlarken, söz kahve falından açılmış. Benim yaramaz oğlum da 'ben bakarım' deyivermiş. Gece saat yirmi iki sularında bakılan kahve falında bizimki;

"Hanenizde bir ölüm görünüyor!" deyince oda bir suskunluk geçirmiş.

8 Kasım 2013 Cuma

Ramazan Çakıroğlu: Mahzen

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Makine mühendisi bir baba ve lise mezunu bir annenin birinci çocuğuyum. Hepi topu zaten, iki kız kardeşiz. Ülkemden, Batı Avrupa ülkelerine göçün en yoğun olduğu yıllarda doğmuşum. Babam nerden esinlendiyse benim adıma Selvi, kardeşiminkine de Filiz, koymuş. Doğduğum yer, şimdilerde moda deyimle, Kapadokya olarak bilinen bölgedir orası. Ve doğduğum topraklarda beş yaşıma kadar kaldığımı anımsıyorum. Bilmem hangi sultandan kaldığı söylenen o bağları, hiç unutmam. Şehrin burnunun dibindeki bu kasaba, adını o bağlardan alır. Yaz gelir gelmez, yer gök berekete keserdi. Hele o üzüm bağları. Bağlar içindeki asmalar. Ayının kırk türküsünün de armut üzerine olduğu gibi, ne zaman çocukluğumun anı çıkınını açsam, anılarımın kırkı da bağ ve üzüm üzerinedir.

Sultanbağları'nda meyvenin de bin bir çeşidi yetişirdi. Ama ille de üzüm bağları. Ve evde yapılan küp şarapları. Mis gibi üzüm, toprak ve şarap kokardı. Babam şöyle derdi: "Şarap sadece içilmez. Şarabı koklamasını öğrenemeyen, şarap içemez. Şarap bir aşktır, sevdadır." Bunun ne demek olduğunu, yaşadıkça ve şarabı koklamayı öğrendikçe anlıyorum. Şarap, gerçekten hiçbir içkiye benzemiyor. Gerçekten de sevda gibi. Tadı bir kere damağınıza değdi mi, o tat her seferinde derinleşir. Derinleştikçe insanı sarar, çağırır ve içine alır. Derinleşme eğimi bitmeyen bir deniz gibi…

Bunları düşünürken, çocukluğuma ne zaman baksam; sanki makasla kesilip, bir kısmı bir yana, diğer kısmı da başka bir yana atılmış gibi görürüm. Daha kendi dilimi tam öğrenememiştim ki başka bir ulusun dilinin içine düştüm. İlk zamanlar, her şey bana yabancıydı. Aylarca başka çocuklarla konuşmadım. Çünkü onlar benim gibi konuşmuyor, benim gibi oynamıyorlardı. Bu çok uzun sürmedi. Demek ki gittikleri yerlere en kolay, çocuklar uyum sağlıyor. Başladığım okullar yalnızlığımı kırdı. Belleğimde Köln'ün arka sokakları ve çeşitli renkteki çocuklarla haşır neşirliğim kalmış…

6 Kasım 2013 Çarşamba

Ramazan Çakıroğlu: Adam Boğuluyor, Adam

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Gezi, düşünme ve yürüyüş için her şehrin kaçamak bir kaç yeri mutlaka vardır. Bunu doğa oluşturduğu gibi, insan eliyle sonradan da inşa edilmiş olabilir. En son yaşadığım şehirde, "Liman Arkası" olarak bilinen bölge de bunlardan biridir. Buranın çok azı doğal yapıdan kalma, büyük bir kısmı ise, liman inşaatının armağanı olarak sizi karşılar. Denizle limanı ayıran ve dalgakıran görevi yapan, oda büyüklüğündeki beton kalıplar vardır. Üst üste, yan yana veya çapraz olarak yerleştirildiği için, yürünülen kordonun hemen altında, şekilsiz odalar oluşmuştur. Bu odalar da dalgalar ve lodos izin verdiği sürece kullanıma açıktır. Dalgakıranların arkasındaki geniş beton alan ise yaklaşık bin metre uzunluğunda bir film platosu gibidir. Bin metre de duvarın arka yüzü vardır ki, toplam iki bin metre eder. Yürü yürüyebildiğin kadar…

Liman Arkası'nı, her kesimden insanın değerlendirme amacı farklıdır. Gençler gündüzleri sevdiği kızların elinden tutabilmek, ayaküstü de olsa sarılabilmek için kullanırlar. Ayaküstü hovardalığına düşkün, kadın ve erkekler için ise, bilinen bir yerdir. Geceleri, duman çekenlerin baykuşlarla birlikte buralara tünendiği söylenir…

Yazları, bu şekilsiz odaların arasından, mantar cüceleri gibi, el ele insanlar iner ve çıkar. Akşamüzerleri, yürüyüşe meraklı orta yaş ve yaşlı insanlar yürür. İkişer bira içip, denize karşı serinlemenin keyfini çıkaranlar da eksik olmaz. Şarapçıların ise saati yoktur. Onları günün her anında, "Şeytan Sofrası" adı verilen kayalıkların üstünde görebilirsiniz…

Limanın kendisi, koca şehrin kanalizasyon çukuru görevini taşıdığı için, bu kısımda en temiz ve yüzülecek yer olarak 'Liman Arkası' kalır. Böyle dediysek, burası plaj gibi donanımlı bir yer olarak düşünülmemelidir. Fiziki yapısı tehlikeli, dalgaları da oldukça hırçındır. Burada suya inerken ayrı cambazlık, çıkarken apayrı bir cambazlık gerekir, ama olsun. Buradan faydalananlara bir de yüzme meraklılarını mutlaka eklemek gerekir. Onlar unutulursa, Liman Arkası "Liman Arkası" olmaz zaten. Bunlar arasında eski futbolcular, boksörler, koşucular, yüzücüler ve beden eğitimi öğretmenleri vardır...

4 Kasım 2013 Pazartesi

Ramazan Çakıroğlu: Yalancı kuluçka ve ayının oğlu

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - O yıl çok kar yağdı. Çocukluğumun on ikinci yaşında, iki günde yağan kar nerdeyse boyuma kadardı. Evimizin çevresinden, ağaçların kırılma sesi geliyordu ara sıra. Eve kovalarla taşıdığımız çeşme yolu bile kürekle zor açılmıştı. Evin önündeki odunluğumuz da kar altında kalmıştı. İlk iş olarak, babam oradan birkaç kütüğü, evin altına çekti, büyük demir çivilerle parçalayıp, odun yaptı. Köpeklerimiz, gün boyu kar altında oynuyor, ısınmak için akşamları birbirine yaslanarak uyuyorlardı. Bereket ki ambarlarımız ağzına kadar doluydu. Çuvallarda ve "herkil" denilen küçük ambarlarda unumuz vardı. Ahşap evimizin odalar dışındaki tavanında da mısırlarımız asılı, bize gülümsüyordu. Günlerce köyün sokağına bile çıkamamıştık. Nedense bu kış, çocuk yüreğim biraz korkmuştu…

Seyyar yapı ustalığı yapan babam ise bari kışın bizimleydi. Her yer kar yağışı altındayken, evin içinde dolaşır, ahırda hayvanlarımıza bakar, dönüşte ince ve keyifli türküler tuttururdu. Annem de ona "Hüseyin, kar yağdı ya, keyiflendin yine" diye takılınca, babam; "Çok kar yağdı. Bu sene çok bereketli geçecek, göreceksin. Bağ bahçe şenlenecek. Buğday mısır, bol olacak." diyordu.

Bense babamın bu keyifli halini başka bir şeye yorumluyordum. Çünkü geçen yıllardan biliyordum. Ne zaman bol kar yağsa, babamın çok sevdiği bacanağı, Ali enişte, alır çifte kırma tüfeğini, av için çıkagelirdi. Bu sefer de "kar yağışı biter bitmez çıkagelecek, gelir gelmez akide şekerlerini, bisküvileri kucağımıza döküverecek" diye düşündüm. Hepimiz onu çok sevdiğimizden olmalı ki, onunla eve bambaşka canlılık gelirdi. Onu uğurlayınca da yüzümüz asılırdı. "Neden gitti sanki?" derdik…

Bu sefer de kar yağışı durdu ama karın erimesi günler aldı. Herhalde Ali enişte de, işlerini yoluna koyup gelemedi. Babam, yalnızlığını köyden insanlarla paylaştı. Bizler de açılan derin çığırlardan, çocuk bedenlerimizle, bir buçuk saat uzaklıktaki okulumuza yeniden yürüdük. Kar eridikçe, ortalık çamura kesti. Çamurlar öbek öbek çizmelerimize yapışıyordu. Bu durumda ayaklarımızın taşınması güç bir hâl alıyordu. Bazen, küçük dereciklerden atlamamız gerektiğinde, hızla adımladığımızda, çizmelerden biri dereciğin diğer yakasına çamura yapışıp kalıyordu. Gülmekle ağlamak arasında süren bu doğa mücadelesinde günler geçip gidiyordu…

1 Kasım 2013 Cuma

Ramazan Çakıroğlu: Irakımı içiyom, müzifimi dinniyom, sen sürün? - Değirmen Pakize

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Kömür ocaklarında çalışan üç maden başçavuşu olarak, her ay, belli bir yer tespit etmeden, düşerdik yollara. Amacımız, ayın yorgunluğunu biraz da olsa geride bırakmaktı. Kara yerin üç yüz- dört yüz metre altında çalışmak ve o kadar işçinin ve işin sorumluluğunu almak kolay değildi. Her ay iflahımız sökülüyordu. Ölümle burun buruna gelmediğimiz gün yoktu. Ağır bir sorumluluk vardı başımızda. Müessese üretim artsın isterken, ocaklar ise ölüm isterdi. Bu ikilemde aklımızın başımızdan uçtuğu çok olurdu. Dışarıya çıkıp, bir sigara, bir çay içtiğimizde, yer altında kendi yaşadıklarımızı kendi aklımız almazdı…

Bazen ocağı metan gazı, bazen sel basar; bazen de göçük olurdu. Nerdeyse her gün bir yaralımız vardı. Arada bir ölü verirdik. Ya da toplu ölümlerle sonuçlanan kazalar olurdu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, yukarıdan gelen "üretim artsın baskısı" bizi zıvanadan çıkarırdı. Evde de eşin, çocuğun istekleri başımızdan aşardı.. Hiç mi yaşamaya hakkımız yoktu? Yarın bir gün, ya grizuyla birlikte kömür olup gidecektik ya da ölümüz yerin altından bile çıkarılamayacaktı. Bari ölmemişken, biraz yaşamak lazımdı…

Onun için, her ay gideceğimiz yeri, yolda kararlaştırırdık. Yıllardır bizim gurupta bu gelenek haline gelmişti. Bu sefer de öyle oldu. Candan, Ahmet ve ben, cuma akşamından yine yola çıktık. Bu sefer araba Ahmet'indi. Direksiyonda da o vardı. Harala-gürele bir saate yakın süren yolculuktan sonra Ahmet, acemi bir Karadeniz diliyle; "Ula uşaklar, bu taraflara hep celeyruz. Şehur yerlerinde kafamız şişiy. Buralarda Hoşdere diye bi yer var imuş. Denuzu, manzarasu, baliğu harika imuş. Ve de orada salaş bir lokanta da bulunur imuş. Oraya cidelum mu?" dedi.

Ben de onun şivesine uyum olsun diye "Ula nerededur bu Hoşdere, Boşdere?" dedim. Bunun üzerine Ahmet; "Siz karişmayun. Ben orayı cörmedum ama, yolun girişini bileyrum" dedi. Biraz sonra, direksiyonu hızla deniz yönüne doğru kırdı…

30 Ekim 2013 Çarşamba

Ramazan Çakıroğlu: Değer mi be Abi?

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - O'nu kadim bir dostluk bağının nesli olarak tanıdığımda, arkadaşım çoktan vefat etmişti. Babasının adıyla gelir gelmez, davranışlarında hep babasını aradım. Zaman zaman babasına benzer davranışlar gördüğümde; "işte kültürleme ve genetik benzerlik" diyordum. Babasına olan bu benzerlikler, sınırlı ve kısır kalıyordu. Rahmetli babası, tüm yaşamını cumhuriyete ve bu ülkeye adamıştı. Çok namuslu ve onurlu bilinen bir adamdı. Etkili ve yetkili makamlar işgal etmiş, önemli görevlerde bulunmuştu. Kırk yıldan fazla süren devlet memurluğunda, ne devletin ve ne de kimsenin bir kuruşuna bile tenezzül etmediği herkesçe biliniyor, dilden dile de anlatılıyordu…

Arada da yıllar ve on yıllar uçup gitmişti. Zaman arasına sıkışan, doğumlar yaşamı yenilemiş, ölümler ise buruklaştırmıştı. Bense, onun çocukluğunu zar zor anımsıyordum. O anlattıkça, hatırlıyor gibi oluyordum. Bir türlü, ortak bir anı da aklıma gelmiyordu. "Demek ki anlattıkları doğru" deyip, babasına olan saygıma da kusur etmek istemiyordum…

Candaş'la bu düşünceler içinde karşılaşmıştık. Karşılaşmıştık ama, sanki yerine oturmayan bir şeyler vardı. Kadınlara yaklaşımı rahatsız edici derecedeydi. Biraz alımlı bir kadın görmesin, hemen horoz gibi, gidip başına dikiliyor, yapmadığı şaklabanlık kalmıyordu. Piyasa büyümesi olduğu için de her şeyden ve her işten anlıyor, ne dersen hemen konunun önüne dolanıyor, iki puanı da alıyordu…

Çok temiz giyiniyordu. Giydiği kerataya yakışıyordu da. İki metreye yakın boya ne giysen yakışmaz!. Ayrıca; eşinden ayrı yaşadığı halde bu kadar temiz giyinebilme becerisine şaşmıştım doğrusu…

Bir hafta sonu Çukurova'dan Ankara'ya gitmem gerekti. Hafta sonu otobüse bilet almaya giderken, karşılaştım. "Abi, benim de Ankara'ya gitmem lazım. Senin arabayla gidelim. Otobüslerde sürünmeye değmez. Yolculuk paylaşmak demek" dedi… Ben de kör bir memur maaşının yakıta ve yola yetmeyeceğini çok iyi biliyordum. Bir çok nedene dayalı olarak, yoldaş bulmanın ve iyi kötü yakıt masrafını paylaşacak olmanın keyfiyle "hayır" diyemedim. Hiç olmazsa, bagaja da Ankara'dan alacağım kitaplarımı sere serpe atardım.

28 Ekim 2013 Pazartesi

Ramazan Çakıroğlu: Pamuk Şekeri

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Bir afeti devran olarak cümle âlemin dilinde dolaşıyordu. Herkesin dilinde bir "Pamuk Şekeri!".

Bir gün bir arkadaşıma dedim ki:

- Bu 'Pamuk Şekeri' kimdir?

O da:

- Dur sana anlatayım. Sen buralarda kaç yıldır yoksun, bilmezsin. Bir kadın var. İstanbul tarafından gelmiş. Üniversitede dil hocası. Eski ünlü güzellerdenmiş. Fakat görmelisin, bir afeti devran!

- Hayret, ben neden görmedim ki? Sonra nedir bu pamuk şekerinin özelliği?

Arkadaşım beni suçlarcasına sesini yükseltti;

- Nedir olur mu? Afeti devran diyorum. Yaklaşanlar cazibesine dayanamıyor, yörüngesine kapılıp gidiyor. Geçenlerde Pamuk Şekeri'yle uzun aşk yaşayan zengince bir iş adamı kanserden öldü. Ölmeden de Karataş'taki balıkçı barınaklarında geçirmiş son günlerini. Adamcağız borçlu gitmiş öbür dünyaya. Meslektaşları kendi aralarında para toplayıp, borçlarını kapatmışlar. Ben bunları sonradan öğrendim.

- Peki, bütün bunlarla Pamuk Şekeri'nin ne ilgisi var? Sonra senin ne işin var bu kadınla?

- Deli misin, Pamuk Şekeri diyorum sana. Bu kadının en büyük özelliği, paralı, yakışıklı ve biraz da mürekkep yalamış tipleri kendi yörüngesine çekmek ve kendi uzayında kaybetmek. Bir kere, bütün yaşamı boyunca, aşklarını hem kendi uzayında yok etmiş, hem de pamuk şekeri gibi yemiş. Bilirsin pamuk şekeri yumuşak, tatlı ve çok görünmesine karşın hiç doyurucu değildir. Yersin elinde tahta bir çubuk kalır. Onu da ilk çöp kutusuna atarsın. Olur biter.

- Vay be, diyebildim.

26 Ekim 2013 Cumartesi

Ramazan Çakıroğlu: Kurt Şahan Ne Dedi?

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Geniş bir ailenin ilk çocuğu olarak, 1915 yılında Trabzon'un ilçelerinden birinin, bir köyünde doğmuştu. Anası onu doğururken bitap düşmüş, günlerce yataktan kalkıp, emzirememişti bile. Onu doğurtan Hatice ebe, doğar doğmaz tuzlamış, kundağa sarmıştı. "Yıllardır doğurturum, böyle çocuk görmedim" diyerek, el kantarına vuruvermiş; "Beş okkadan fazla" demişti. Eş, dost akraba, uzak köylerden görmeye geldiler. Beşikte yatan sanki bebek değil, küçülmüş bir adamdı. Daha kırkı içinde, yumruklaşmış elleri, kalın bilekleri ve fıldır fıldır gözleri görenleri hayrete düşürüyordu. Askerlik dönüşü, beş yıl çocuk bekledikten sonra gelen, Tanrının bu armağanı için, Babası, "Evi barkı bu koruyacak, bu kurtaracak" diyor ve oğlu için, geniş yapılı ailede de göneniyordu. Karısının ve kendisinin, aile içindeki yerleri bile yükselmişti. Büyük baba ve nine üzerlerine titriyordu. Doğum yapan Ayşe gelin için, özel yemekler yapılır olmuştu. Baba da artık, köy odasına bir başka çıkıyor, bir başka yürüyor, bir başka dolaşıyor, bir başka oturup kalkıyordu. Onu askerlikten geri bırakan, kamburluğu da uçup gitmişti…

Memleket yoksuldu, savaştaydı ama kendilerine yeteceğinden fazla tarlaları, evleri ve hayvanları vardı. Çanakkale düşmediği müddetçe, bundan daha kötüsü olamazdı herhalde. Süt, tereyağı, yumurta herkese yeterdi. Dokuma kenevir bezi, mısır da öyle. Gerçi yılda bir Osmanlı'nın tahsildarı, gelip tahılın bir kısmıyla birlikte vergi üstüne vergi alıp gitmese daha iyi olacaktı her şey. Neyse, bunun da kolayı vardı. Dere içindeki çardaklar ve küçük mağaralar ne güne duruyordu…

Bebeğin kırkı çıkacaktı, daha adı bile konulmamıştı. Tokaç gibi doğan bir bebeğe ne ad yakışırdı ki? Ad koyma telaşı böyle sürerken, bir gün Hatice ebe, Ayşe gelini ziyarete geldi. Ad koyma sözü açıldı. Hatice nine; "O sizin olduğu kadar, benim de oğlum. Kolayla mı doğurttum ben onu. Az kaldı, anası ölecek diye korktum. Onun adını bari ben koyayım" dedi. Baba da hatırı sayılır, bu köy bilgesinin sözüne katıldı. "Sen ne dersen o olur Hatice Ana" dedi…

23 Ekim 2013 Çarşamba

Ramazan Çakıroğlu: Potin Mevcuttur

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Çocukluğumun kasabası, ahşap-kerpiç karışımından yapılmış evleri, tahta bakkal kepenkleri ve vıcık vıcık çamur akan sokaklarıyla ortaçağdan çıkıp gelmiş gibiydi. Kasabanın aydınlık yüzlü, sevecen imamı, beş vakit ezanı, cami minaresine çıkarak okuduğunda, içimizi nedenini bilmediğimiz bir hüzün kaplardı. Okunan akşam ezanıysa, bu hüzün kat ve kat artardı. Kim bilir, belki de yeni bir günün sona erip, bir gece sürecek olan karanlığın başladığını haber vermesindendi. Sabah ezanların ise Tanrı'nın armağanı sunulur, oldum olası bir yaşama coşkusunu haber verir, herkesi işe güce çağırırdı. Sanki tüm canlı, güne onunla uyanırdı...

Bir gün arada sırada dinleyebildiğimiz radyodan okunur gibi, daha gür bir sesle bir ezan okunduğunu duyduğumda hayli şaşırmıştım. Sadece ben değil, duyan, olduğu yerde dikilip kalıyor, hem ezanı dinliyor, hem de şerefeye çıkan imamı göremiyor ama, sesin yayıldığı hoparlörü seyrediyordu... Bu aynı zamanda ezanın, şerefeden bizzat imam tarafından değil de hoparlör aracılığıyla okunması, "bu caiz midir, değil midir?" tartışmasını açmıştı. Ve bu tartışma yıllarca sürdü.

Bu tartışma sürerken, kasabanın tümüne bir hoparlör sistemi bağlanıverdi. Belli başlı duyurular artık oradan yapılıyor, halkı ilgilendiren konuların duyurulmasında davul çalınıp, tellal tutulmuyordu...

18 Ekim 2013 Cuma

Ramazan Çakıroğlu: Çepkin Tofik

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Bakü'ye indikten hemen sonra, ayağımızın tozuyla bir kefede çay içerken rehberimiz bana dedi ki:

- Sen Çepkin Tofiğe misafir olacaksen…

"Haydaaa… Bu da nerden çıktı? Çepkin de nedir? Haydi, Tofik bizdeki Tevfik olsa gerek" dedim kendi kendime, ama rehberime de belli etmedim.

Rehberim söze devamla:

- Tofig gelip seni aparacak. Habarın ola. Gözü gönlü zengin bir adamdır. Çok hasbıhal edersiz.

- Tamam. Olur, dedim.

Rehberler de artık Türkçeyi bizim iyi anlamamız için bize yakın konuşur olmuşlar. Geçen gelişimden bu yana bunu fark ettim.

* * *

Bir süre sonra, uzun boylu, itinayla giyinmiş, saçları siyaha boyalı ve biryantinli altmış beş, altmış altı yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir adam geldi. Ama cin gibiydi. Gözleri fıldır fıldır. Çok hareketli olmamasına rağmen bu hareketliliği insanı rahatsız etmiyordu. Konuşuyor fakat kuru gürültü değildi:

17 Ekim 2013 Perşembe

Ramazan Çakıroğlu: Kızılay'da Öküz Aramak

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Edebiyat Fakültesi'ne kaydımı yaptırıp, derslere başladığımda bir şey dikkatimi çekmişti. Yirmi bir kişilik sınıfta, yaş ortalaması yirmi beş dolayındaydı. En gencimiz, yirmili yaşları çoktan geride bırakmıştı. Yaşça en büyüğümüz ise kırkı devirdikten sonra, bizim alana merak saran, üst düzey bir güvenlikçiydi. Sanıyorum ikinci üniversitesiydi…

Çok geçmeden o, sınıfın Hasan Abisi oluverdi. Şu veya bu nedenle ondan kaygı duyduğumuza ilişkin bir anı yok aklımda. Dost, sevecen, olaylara çok geniş bakan, neyi umursayıp umursamayacağını çok iyi bilen bir insandı. Üç beş arkadaş, ne zaman bir araya gelsek, daha selamlaşmadan yüzlerimizde çiçekler açardı. İşimiz gücümüz, her olayın en komik yanını bulmak ve gülmekti…

İkinci sınıfta dostluğumuz iyice pekişti. İstatistik dersinden kök söktüğümüz dönemde, Hasan Abi arada sırada bizi çalıştığı kuruma davet eder, menemen yapardık. Hem yemeğimizi yer, hem de istatistiğin çetin formüllerini ezberlemeye gayret ederdik…

Hasan Abi'yle bir gün bir öğle vakti şehre indik. İyice acıkmış olmanın sessizliğini o bozdu:

– Sana bir yemek ısmarlayacağım, ama önce bir öküz bulmamız lazım.

– Bu ana caddede öküz ne gezer Hasan abi? Boş ver öküzü, ben ısmarlarım.

– Sen merak etme. Şimdi buluruz, dedi ve Kuyumcular Çarşısı'na girdik. Orada 'Başkan' diye birini sordu. 'Başkan' yerinde yokmuş. Daha sonra kıraathanecilere yöneldik. Aradığı kişi orada da yokmuş. En son, bir taşıma firmasına uğradık. Dışarıdan adamı görünce;

– İşte bulduk, dedi…

İçerde oturup, hoş–beşten ve yemekleri yedikten sonra anladım öküzün ne demek olduğunu. Bu olayı, sınıf arkadaşım İsmail'le paylaştıkça kahkahalara boğulurduk…

15 Ekim 2013 Salı

Ramazan Çakıroğlu: Bir Bayram Masalı

Ramazan Çakıroğlu
Anı - Öykü

[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur]  - "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde" diye başlayıp, "bir zamanlar ülkenin birinde bayramlar masal gibi yaşanırmış" desek inanan olur mu acaba?

Kısaca Filyos Irmağı Vadi'si ve derinliklerinde yaşanan bayram geleneklerinden söz edecek olursak, bakalım bu masalımsı anlatıma denk düşer mi?

Anımsadığım kadarıyla, çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği bu bölgede, Ramazan ve Kurban Bayramı hazırlıkları, her evde haftalar önceden başardı. Ortalığı tatlı bir telaş sarardı. Sıkı yapılan bayram alış-verişlerinin peşinden, öncelikle her ev baştan sona elden geçerdi. Bunu bayramda sunulacak olan kuru gıda hazırlıkları izlerdi. Ocaklar ve küçük köy fırınları yakılır; yufkalar, baklavalar açılır, "saraylı" denilen diğer tatlı türleri saclarda pişilir, şerbetlenmeye hazır hale getirilirdi.

Eğer söz konusu olan Kurban Bayramı ise; alınan kurbana özenle bakılır, ailenin her bireyi onu, yakında eve veda edecek kutsal bir canlı olarak görürdü. Bu heyecan içinde de bayram günü elbette çıkagelirdi.

Arife günlerinde heyecan daha da yükselirdi. Çünkü yarınki gece, daha şafak ışımadan, çevre köylerin genci, yaşlısı, delikanlısı olan erkekler, yola düşecek; sabah namazıyla birlikte bayram namazını da kılmak üzere, ellerinde çıralar, gaz lambalarıyla, ırmak boyundaki en yakın kasabaya ulaşacaklardı…

12 Ekim 2013 Cumartesi

Ramazan Çakıroğlu: Hemoroid Duası

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur]  - Çok eski bir dostumun oğlu olan, lafını sözünü sakınmaz, biraz deli dolu bir genç vardı. Nerdeyse elimizde büyümüştü. Maden ocağı şefi olan babası, çok sevdiği baş mühendisinin adını vermişti ona. Başmühendis, adı gibi gerçekten önder, emekçi ve bilge bir insandı. Çözmediği problem, dinlemediği konu yoktu. Son sözü ise mutlaka kendisi söylerdi. Son söz de daima aklın yolu olurdu. Çok başarılı, çok değerli bir amir, ilkeli ve kararlı bir dosttu. İşçiler ve çalışma arkadaşları ona saygı ve hayranlık duyuyorlardı. Daha sağlığında arkadaşlarından ve işçilerden bir kaçı, doğan çocuklarına kız olsun, erkek olsun, onun adını vermişlerdi…

Başmühendis Önder, genç denecek yaşta kanserden öldüğünde de çalıştığı maden ocağının önündeki meydana getirilen cenazesine katılanları, dağ taş almamıştı. Bu eski dostum da oğluna, 'gerçek bir önder' olsun diye, esinlenip ona 'Önder' adını vermişti. Bizim Önder, başmühendis gibi okumamış, futbol sevdası için, daha lise ikiden öğrenimini terk etmişti. Erken gelen para, pul, kadın ve şöhret onu epeyce ukalalaştırmış, bilgiç yapmıştı. Futbol yaşamı bitince de, golü atamadığında yuhalayan tribünler gibi, sanki toplum da onu yuhalamış, yaşamın önemli kısmının dışına atıvermişti…

Bizim Önder, aklına ne gelse konuşur, her şeyi herkesten fazla bilirdi. Konu özel de olsa saklama gereği duymazdı. Bu tür konularda hep uyarma gereği duyardım.

Oturduğum çay bahçesinde, beni görür görmez yanıma geldi. Bu sefer onu epeyce telaşlı gördüm. Telaşla birlikte yüzünde, bir sorunun çözüm yolunu bulmanın yansıması vardı. Daha 'selam bile sabah' demeden, "Abi en az, bir buçuk milyon lazım" dedi.

"Ne oldu? Hayırdır? Nedir bu telaş?" demeye kalmadı, olan biteni bir çırpıda anlatıverdi:

9 Ekim 2013 Çarşamba

Ramazan Çakıroğlu: Sen Süavi Değilsin

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] Memed'in ailesi çok çilekeşti. Dedesi bin dokuz yüz otuzlu yılların sonunda Erzincan'ın bir ilçesinin bir köyünden, "taşı toprağı altın" denilen bu kömür kentine, iki avradı ve altı çocuğuyla göç etmişti. Göç ettiğine de değdi hani. Gelir gelmez, önce demir yolu inşaatında iş bulmuş, daha sonraki yıllarda da kömür ocağının dışındaki bir atölyeye kapağı atmıştı. Kırklı yıllarda beş erkekten ikisini vereme kurban etti. Diğer ikisini de madene. Altı kardeşten sağ kalan, halası ve Memed'in babasıydı…

Memed, yaşamını daha sekiz–dokuz yaşlarında kazanmaya başladı. Boyacılık, simitçilik, gazozculuk yaptı. Trenlerde su sattı. Lakin aldığını kovboy kitaplarına yatırıyordu. Babası baktı ki bu işler hayırsız, onu elinden tuttuğu gibi şehrin tek gazetesinin matbaasına çırak olarak verdi. Teslim ederken de gazete patronuna; "Abi eti senin, kemiği benim. Bu gidişle bundan adam olacağı yok. Simitten, gazozdan kazandığını kovboy kitaplarına yatırıyor. Ben nasıl yeteyim bunlara? Altı kardeş, iki de biz etti sekiz. Bir de nineleri, bir de halaları, on nüfusa benim işçi maaşım nasıl yetsin? Alın bunu adam edin. Canı okuyup yazmak isterse işte gazete, işte matbaa" deyip kolundan patrona doğru savuruverdi.

Gazete patronu "Merak etme sen Müslüm dayı. Biz onu adam ederiz. İsterse okuluna da göndeririz. Önce hele eli ayağı alışsın" dedi. Bu sözler, Hem Müslüm'ün içine su serpmiş, hem de Memed'in fıldır fıldır dönen gözlerinin endişesini biraz olsun almıştı…

Gerçekten de Memed gazeteye çok çabuk alıştı. Patronu onu, baskı yapılan yere hiç sokmadı. Gazeteleri koltuğuna verir vermez çıkıyor, daha saati dolmadan çıkıp geldiği oluyordu.