Bu Blogda Ara

Avrupa Kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2015 Salı

Rodos Müslümanları

Rodos Trablusgarp savaşı sonucu İtalya’nın eline geçene kadar 390 yıl Osmanlı toprağı olarak kaldı.

İtalyan döneminde, Adanın ikinci büyük nüfus grubunu oluşturan İslam cemaati azımsanmayacak sayıda esnaf kitlesine sahipti, yani Müslümanlar Rodos ekonomisinde önemli bir yer teşkil ediyordu.

İslam cemaati adanın yeni hakiminin koyduğu kurallara uyuyor ve getirdiği yenilikleri benimsiyordu.

1923’de Mario Lago gibi ılımlı bir kişinin On iki Adalar valiliğine tayin edilmesi Rodos Müslümanlarının, İtalyan hakimiyeti altında, dini ve kültürel olarak en özgür dönemlerinin başlamasını sağladı. 1926’ya gelindiğinde Lozan anlaşması gereğince Yunanistan Müslümanları mübadeleye tabi tutulurken Rodos Müslümanları zor bir tercihle karşı karşıya kaldı. Müslümanlar İtalyan toprağında yaşadıkları için zorunlu mübadeleye tabi değillerdi ama onlara seçim yapma hakkı tanınıyordu. İsterlerse Türk vatandaşlığını seçip Türkiye’ye gidebilirler veya İtalyan vatandaşlığını seçip Rodos’ta kalabilirlerdi.

12 Aralık 2014 Cuma

Handbuch Christentum und Islam in Deutschland

"So ist die Abhandlung über das Alevitentum die wohl beste Zusammenfassung zu dieser Thematik in deutscher Sprache, die sowohl auf die Geschichte, Lehren und rituelle Praxis als auch auf das Selbsverständnis als Muslime oder Nichtmuslime eingeht." [Prof. Dr. Dr. Peter Antes: "Rezension"]

Praktisches Arbeitsmittel und Grundlage für den Dialog: Im "Handbuch Christentum und Islam in Deutschland" analysieren christliche und muslimische Autoren, wie Zusammenleben gelingt.

Wie bestimmen die religiösen Grundhaltungen von Christen und Muslimen das Zusammenleben hierzulande? Wie ist die Situation der dauerhaft hier lebenden Muslime, die keine deutsche Staatsangehörigkeit besitzen? Was sagen Wissenschaftler zu den religiösen, sozialen und politischen Hintergründen konkreter Probleme und Konfliktfelder? Wo besteht akuter, wo langfristiger Handlungsbedarf? Gibt es gelungene und vorbildliche Integrationsprojekte - und was zeichnet sie aus? Experten muslimischer und christlicher Provenienz zeigen die gesellschaftlichen, rechtlichen und politischen Aspekte des Zusammenlebens von Muslimen und Christen aus muslimischer und christlicher Perspektive. Die grundlegende Orientierung.

Havva Engin, Mouhanad Khorchide, Mathias Rohe, Ömer Özsoy, Hansjörg Schmid (Hg.): Handbuch Christentum und Islam in Deutschland. Grundlagen, Erfahrungen und Perspektiven des Zusammenlebens. 1. Auflage, Verlag Herder, Freiburg im Breisgau 2014, 2 Bde., zus. 1297 Seiten, ISBN 978-3-451-31188-8

Weitere Informationen zum Buch erhalten Sie unter diesem Link: http://eugen-biser-stiftung.de/Handbuch_Christentum_und_Islam_in_Deutschland.594.0.html

Die Araber und der Islam in Spanien. Ein Modell für die Toleranz zwischen den Religionen? Eine psychohistorisch-tiefenpsychologische Interpretation

Die islamischen Araber kamen 711 nach Spanien auf Bitten der dort verfolgten Juden und eroberten den Süden des Landes.

Hier entwickelte sich nun eine jahrhundertelange kulturelle Hochblüte, in der eine gewisse Toleranz zwischen den drei monotheistischen Religionen herrschte. Das weibliche Prinzip des Eros drückte sich dabei besonders in der Verehrung und Wertschätzung der Frau durch Liebesdichtung und Mystik aus.

Die christlich regierten Regionen im Norden Spaniens gewannen im langen, zähen Glaubenskrieg der "Reconquista" den größten Teil des Landes zurück – mit Ausnahme von Granada, wo die Araber noch bis 1492 den Höhepunkt ihrer Kunst und Kultur im kristallenen Königspalast der Festung Alhambra voll entfalten konnten. Der Vortrag versucht diesen historischen Prozess zwischen 711 und 1492 mit tiefenpsychologischen Kategorien von C. G. Jung, Erich Neumann, Sigmund Freud und Erich Fromm, aber auch mit Elementen der Geistes-, Symbol-, Literatur- und Kunstgeschich...

Dr. phil. Friedrich Schröder - Die Araber und der Islam in Spanien. Ein Modell für die Toleranz zwischen den Religionen? Eine psychohistorisch-tiefenpsychologische Interpretation / Freitag, 12. Dezember 2014, 19:00 Uhr, im Vortragsraum der Yavuz Sultan Moschee, Luisenring 28, 68159 Mannheim-Jungbusch; Eintritt frei

5 Mart 2014 Çarşamba

Bahar


Babasının karşı çıkmasına rağmen Türk erkek arkadaşıyla çocuk denecek yaşta evlenen Bahar, büyük bir hata yaptığını kısa sürede anlar. Babası ve eşine duyduğu sevgi arasında kalan genç kadın acısını sessizce göğüslemeye, evliliğinde maruz kaldığı şiddeti kimseye anlatmamaya karar verir. Utancını saklamak için mutluymuş gibi davranır. Bahar'ın hayatı ölümcül bir trajediyle sonuçlanır.

Hollanda'da geçen bu hüzünlü belgesel Bahar'ın ve bu büyük kaybın sonrasında yıkılan ailesinin hikâyesini anlatıyor. Bu sevgi dolu ailenin kalpleri kederle dolu her bireyi, yaşadıkları büyük acıyla başa çıkmaya çalışır ama duygularını birbirleriyle paylaşamazlar. "Bahar", aşk ve aşkın sizi nasıl öldürebileceğine dair bir hikâye.

* * *

After marrying her Turkish boyfriend despite her father's disapproval, Bahar quickly realizes that she has made a huge mistake. Caught between the love for her father and the love for her husband, she decides to suffer in silence and not tell anyone about the abuse in her marriage. Instead she puts on a happy face to cover up the shame. Her life ends in a deadly tragedy.

Taking place in The Netherlands this gripping documentary tells the story of Bahar but also of her family, which stays behind devastated by this great loss. Each member of this loving family is full of heartache, each dealing with this immense pain in their own way, not able to share their feelings. But ultimately Bahar tells a story about love and how it can kill you.

Bahar - Yön. | Dir.: Carin Goeijers, Hollanda | The Netherlands, 2013, 84'

19 Aralık 2013 Perşembe

Bir Hurdacının Hayatı | Epizoda u Životu Berača Željeza

"Bu film, gerçek olayları beyazperdeye taşımaktadır. Filmin asıl amacı, Bosna Hersek'te, Roman toplumu özelinde azınlıkların maruz kaldığı ayrımcılığı göz önüne sermektir. Aramızda iyi insanlar olduğu sürece hiçbir sistem insanlık dışı değildir." [Danis Tanovic]

Olağanüstü bir cesaret ve umut öyküsü anlatan, Danis Tanovic'in bu son dramının kahramanları, kendilerini oynayan amatör oyuncular...

Nazif hurda demir toplayarak hayatını güç bela kazanmaktadır. Eşi düşük yaptığında hastane, bebeğin alınması için gereken ameliyat için o kadar yüksek bir meblağ talep eder ki, sigortaları olmadığı için ameliyat olmadan kasabalarına dönmek zorunda kalırlar. Belli ki Nazif on gün boyunca daha çok çalışarak eşinin hayatını kurtarmak için daha fazla hurda demir toplayacaktır...

Nazif ve eşi Senada, on gün boyunca çağdaş dünyanın her türlü baskısına ve umursamazlığına maruz kalacaklardır.

Danis Tanovic'in 2001 yılında Oscar alan filmi "No Man's Land" | "Tarafsız Bölge" ve "Cirkus Colombia" | "Güzel Bir Hayat Düşlerken" ile "Hell" | "Cehennem"i izleyen bu dokunaklı dramı, şubat 2013'te yapılan Berlinale'de prömiyerini gerçekleştirdi.

Bir Hurdacının Hayatı | Epizoda u Životu Berača Željeza - Yönetmen: Danis Tanovic; Oyuncular: Senada Alimanovic, Nazif Mujic, Sandra Mujic, Semsa Mujic; Bosna Hersek - Fransa - Slovenya; Boşnakça; Türkçe altyazılı, Renkli, 2013, 74'

10 Kasım 2013 Pazar

Meraklısı için: Göçmen Edebiyatı, Melezleşme-Globalizasyon-Kimlikler, Minor Edebiyatlar, Sürgün Edebiyatı, Azınlık Edebiyatları ve Avrupa Yazarlar Parlamentosu İstanbul 2010 Deklarasyonu

[KanalKultur] - 25 - 27 kasım 2010 tarihleri arasında, 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul, Avrupa Yazarlar Parlamentosu'na ev sahipliği yaptı. Nobel ödüllü yazar Jose Saramago'nun fikir babası olduğu bu etkinlik kapsamında Avrupa'nın önde gelen yazarları, fikir adamları, eleştirmenleri ve akademisyenleri çeşitli yönleri ile Avrupa Edebiyatı'nı ele aldı. Türkiye'den de konu ile ilgili önemli isimlerin katıldığı etkinlik, İstanbul'un başat Avrupa kültür şehirleri arasında addedilmesi bakımından da önemli bir dönüm noktası oldu.

Avrupa Yazarlar Parlamentosu; "Endüstrileşme, Kitlesellik ve Edebiyat", "Avrupa Edebiyatının Sınırlarını Yeniden Tanımlama", "Dijital Çağda Edebiyat" ve "Edebiyat Coğrafyaları" başlıklı dört ayrı komisyon çalışmasından oluştu.

27 kasım 2010 günü, Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun "Deklarasyonu" yayınlandı. "İstanbul 2010 Deklarasyonu"nda: "Avrupa Yazarlar Parlamentosu'na katılan biz yazarlar, edebiyatı dünyamızın sınırlarını genişleten bir unsur olarak görüyoruz. Edebiyatın, metinler ve yazarlararası diyalog aracılığıyla farklı bakış açılarının yaratıcı bir biçimde buluştuğu ve çatıştığı bir alan olduğu inancını paylaşıyoruz. Dünyada, Avrupa'da ve Türkiye'de yükselen hoşgörüsüzlük çerçevesinde, V.S. Naipaul'un katılımının olanaksız kılınmasını kınıyoruz." denildi ve şu hususlar yer aldı:

"İstanbul 2010 Deklarasyonu
  • Her türlü kültürel ve edebî etkinliğin özgürlüğü esastır. İfade özgürlüğünün önüne çekilen doğrudan ya da dolaylı duvarlar ortadan kaldırılmalıdır. İfade özgürlüğüne karşı sansürün ve şiddetin engellenmesi için güçlü bir sivil toplum ve kamu desteği oluşturulmalıdır.
  • Yayınlama özgürlüğünü engellemeye yönelik uygulamalar kaldırılmalı; Avrupa'da ve Türkiye'de yazar, çevirmen ve yayıncıları korkutma ve sindirmeye yönelik ceza kanunları ve yasal düzenlemeler gibi tüm baskı yöntemlerine karşı çıkılmalıdır.
  • Diller üzerinde baskı kurulması kabul edilemez. Herkes kendini özgürce ve dilediği dilde ifade edebilmelidir. Merkez ile çevre arasında var olan hiyerarşiyi aşacak yöntemler bulunmalıdır. Edebî coğrafyanın belirlenmesinde çevirinin rolü çok önemlidir. Çeviri, sınır ötesi okuryazarlığın en önemli aracıdır. Bu amaçla azınlık dilleri ve 'küçük' diller daha çok desteklenmeli, bu diller arasında yapılacak çeviriye ayrılan fonlardan var olanlar korunmalı ve yeni kaynaklar yaratılmalıdır.
  • Ana akım dışı bağımsız edebiyatın üretilebilir ve erişilebilir olması için güçlü adımlar atılmalıdır. Yok olmakta olan edebî türler korunmalıdır. İfadenin "tektip"leşmesini önleyecek, yayın çeşitliliğini özendirecek politikalar üretilmelidir.
  • Dijital ortam, düşünce ve ifade özgürlüğü açısından önemlidir. Dijital ortam potansiyel bir demokratikleşme alanıdır. Devletler tarafından bilgi ve fikir akışını önleyici denetleme ve sansür stratejileri geliştirilmesine karşıyız. Doğru ve güvenilir bilgiye ulaşmak ve yazar haklarını korumak için yeni yöntemler oluşturulmalıdır.
  • Siyasi, etnik, dini ve milli sınırlar yazarları engellememelidir. Kültürel çeşitliliği ve kültürel etkileşimi destekliyoruz."
Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun "Endüstrileşme, Kitlesellik ve Edebiyat" başlıklı komisyonu Bülent Somay'ın moderatörlüğünde Andrej Blatnik, Cevat Çapan, Georgi Konstantinov, Jan Vilikovsky, Javier Montes, Ieva Kolmane, Laima Muktupavela, Maarjo Kangro, Michael March, Müge Sökmen, Mürsel Sönmez, Peeter Helme, Rui Zink, Sadık Yalsızuçanlar, Semih Gümüş, Sezer Duru ve Vlasta Brtníkova'nın iştirakiyle toplandı. Komisyonda; endüstrileşme, Kitlesellik ve Edebiyat başlığı altında "Kitabın kültürel endüstri materyaline dönüşmesi", "Kitle için üretimi yapılan edebiyat" ve "Post endüstriyel toplum ve edebiyat" gibi sorunlar tartışıldı.

"Avrupa Edebiyatının Sınırlarını Yeniden Tanımlama" başlıklı komisyon, Levent Yılmaz'ın moderatörlüğünde Alexandra Büchler, Anton Hykisch, Celil Oker, Christos Chrissopoulos, Esmahan Aykol, Fatih Özgüven, Glenn Meade, Gustaaf Peek, Gündüz Vassaf, Gwendoline Riley, Mehmet Yaşın, Nedim Gürsel, Paschalia Travlou, Roger Jon Ellory, Sema Kaygusuz, Sjon Sigurdsson, Süleyman Çelik, Tahsin Yücel, Torben Guldberg ve Vikram Seth'in iştirakiyle toplandı. Komisyonda; küreselleşmenin çağdaş Avrupa edebiyatı üzerindeki etkisi, farklı disiplin ve edebiyat türlerinin merceğinden incelendi, Avrupa edebiyatının sınırlarını yeniden anlamaya ve tanımlanmaya çalışıldı.

"Dijital Çağda Edebiyat" başlıklı komisyon, Cem Akaş'ın moderatörlüğünde Anna Kaleri, Elke Schmitter, Erik Vlaminck, Eva Moreda, Fatima Sharafeddine, Gustav Murin, Hakan Bıçakçı, Hakan Günday, Karl Martin Sinijarv, Kaya Genç, Lotte Garbers, Murat Gülsoy, Murat Menteş, Murat Uyurkulak, Nikola Madzirov, Nurettin Durman, Ola Larsmo Pat Kane, Pauls Bankovskis, Petur Gunarsson, Sevin Okyay, Şebnem İşigüzel, Tiziana Colusso, William Wall ve Yekta Kopan'ın iştirakiyle toplandı. Komisyonda; internetin ürettiği yeni alanları ve onların edebiyata nasıl bir etkisi olacağını tartışıldı. "Yeni teknolojik gerçekler ve değişimin akışında yeni kuşakların yazım teknikleri de değişecek mi", "Dijital çağın edebiyatı nasıl olacak" gibi soruların cevapları arandı.

"Edebiyat Coğrafyaları" başlıklı komisyon, Rüstem Arslan moderatörlüğünde Aamer Hussein, Adalet Ağaoğlu, Alek Popov, Alida Bremer, Anja Snellman, Buket Uzuner, Clare Azzopardi, Edvard Popovic, Gürsel Korat, Hari Kunzru, Haydar Ergülen, İskender Pala, Jamie O'Neill, Jason Goodwin, Jonas Hassen Khemiri, Mario Levi, Marjan Strojan, Mátyás Dunajcsik, Mehmet Doğan, Muhsin Kızılkaya, Sevengül Sönmez, Seyhmus Dagtekin, Tereza Brdeckova, Turan Koç, Wolfgang Schlott ve Xabier Montoia'nın iştirakiyle toplandı. Komisyonda; edebiyatın coğrafyasındaki değişimleri anlamaya, yorumlamaya çalışırken, göçmen edebiyatı, melezleşme-globalizasyon-kimlikler, minor edebiyatlar, sürgün edebiyatı, azınlık edebiyatları gibi kavramlar, adlandırmalar tartışma konuları oldu... [KanalKultur]

14 Ekim 2013 Pazartesi

Imre Adorján: Gül Baba Türbesi

Imre Adorján
[© Imre Adorján - KanalKultur] - Türbenin Bulunduğu Yer

Gül Baba'nın Türbesi Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de, Tuna nehrinin sağ tarafında yükselen Rózsadomb (Gültepe) semtinde, tepenin doğuya bakan yamacında bulunur. Peşte'den Buda'ya[1] Tuna üzerindeki Margit Köprüsü'nü geçtikten sonra, köprübaşından batıya doğru yaklaşık 100 m. yürüyerek, anayoldan (Margit körút) ayrılıp sağa doğru Török utca (Türk Sokağı) başlar. Küçük ve kısa sokak ucundan Gül Baba utca'dan (Gül Baba Sokağı) tam türbeye kadar gidilir.

Türbenin Mimari Özellikleri

Gül Baba türbesi 3. Budin beylerbeyi Yahyapaşazâde Mehmed Paşa'nın 1543-1548 tarihleri arasında süren beylerbeyliği döneminde yerli inşaat malzemesinden ve büyük ihtimalle yerli inşaat işçileri tarafından yapılmıştır.[2] Plâni çapı altı m.li[3] sekizgen temel üzerine ayaklığa yerleştirilmiş sekizgen düz gövdesi kesme (blok) kum taşlarındandır. Binanın her yüzeyi kare biçiminde nişlerle düzenlenmiştir. Binanın kubbe altındaki kenarı, kesme kireç taşlarındandır. Kubbe ile pandantifleri tuğladan yapılmıştır. Kubbenin çatısı eskiden kurşunla örtülmüştü. Kapısı segment (yayvan) kemerlidir. Aslında giriş kapısı, üzerinde tek bir "Bursa kemeri" biçiminde oluşturduğu demir parmaklı penceresiydi.

 Gül Baba Türbesi
Türbenin iç mekânının tek süslemesi sadece gövde duvarlarının sekiz "kör Bursa kemeri"dir. İç duvarları sıvalanmış; dış yüzeyi sıvalanmamıştır. Yazık ki sonraki tamirler sırasında, eski badanası tamamen bozuldu. Çünkü türbenin iç duvarlarında ziyaretçiler tarafından yazılmış güzel gazeller bulunduğunu yazılı kaynaklar bildirirler. [4] Mekân ortasında tek bir sanduka yerleştirildi. Türbede mihrab nişi yoktur.

Eserin Tarihi ve Onarımları

Alman Wernher 1551 tarihli Budin'i ve çevresini de değerlendirdiği yazısında ilk defa türbe ile zaviyeyi (tekke) anar, ama Gül Baba'nın şahsiyetinden hiç söz etmez. Bu kaynak Evliya Çelebi'nin "Seyahatnâme" eserinden yüz yıl önce yazılmıştır.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Harraga

Harraga / Yönetmen: Eva Patricia Fernández 
& Mario de la Torre; Senaryo:
Eva Patricia Fernández, Mario de la Torre;
Görüntü: Laura Sánchez-Vizcaino;
Montaj: Antonio Gómez-Escalonilla;
Yapım: Creta Producciones S.L.,
Uzala Films S.L., irene productionP;
2008, Renkli, 20', 35mm 1:1.85,
Dolby SR, İspanya
[KanalKultur] - Harraga karadan, denizden, havadan ülkeye giren illegal göçmenlerdir. Vize ve pasaport olmadan. Kanun dışı (...) Evet, anahtar sözcük bu: kanun kaçağı... peki ya bu harragalar çocuksa ne olur?

Mario de la Torre

Yönetmen ve senaryo yazarı. Chocolate con Churros (2005) adlı kısa filmini çekti. 14 ödül kazandı ve 100'den fazla uluslararası festivale seçildi. Tiyatro yönetmenliği yaptı Cannes Film Festivali'nde Prix de la Jeunesse ve Berlinale'de Talent Campus üyesiydi.

Eva Patricia Fernández

Bilişim Bilimleri doktorası sahibi. Film senaryosu asıl çalışma alanı. Mesleki kariyerine 2003'te Creta Prducciones ekibine katılarak reklam sektöründe başladı. Proje yönetiminin (El Chupinazo, 2005) yanı sıra, Érase Perdices canlandırma dizisinin senaryolarının koordinatörlüğünü yaptı.  Mesleki faaliyetlerini üniversitedeki öğretmenlik çalışmalarıyla birlikte sürdürüyor. [KanalKultur]

Harraga / Yönetmen: Eva Patricia Fernández  & Mario de la Torre; Senaryo: Eva Patricia Fernández, Mario de la Torre; Görüntü: Laura Sánchez-Vizcaino; Montaj: Antonio Gómez-Escalonilla; Yapım: Creta Producciones S.L., Uzala Films S.L., irene productionP; 2008, Renkli, 20', 35mm 1:1.85, Dolby SR, İspanya

14 Eylül 2013 Cumartesi

Zeynel Kozanoğlu: Danimarka'da Türk Dili Çalışmaları (2)

Zeynel Kozanoğlu
[© Zeynel Kozanoğlu - KanalKultur] - b) Thomsen'den Sonrakiler

Danimarka'da Türklük Bilimi 1893 yılında Thomsen tarafından kurulmuştur. Kopenhag Üniversitesi bünyesinde "İnsan Bilimleri Fakültesi / Humanistisk Fakultet"e bağlı olarak "Türklük Bilimi Kürsüsü" adı altında dar bir kadro ile çalışmaya başlayan bu bölümün elemanları kısa zamanda dünya çapında ses getiren çalışmalara imza attılar.

Thomsen'in emekliye ayrılmasından sonra bayrağı Prof. Dr. Kurt Vulff almıştı. Vilhelm Thomsen'le birlikte başladıkları Orhon ve Yenisey Yazıtları üzerinde yaptıkları çalışmayı tamamlayamadan Dr. Vulff da öldü.

Bu kez yarışı devam ettiren isim Dr. Peter Vilhelm Grønbech (1873-1948) oldu. Yunanca üzerinde sahip olduğu geniş bilgisiyle tanınan Vilhelm Grønbech de Vilhelm Thomsen'in öğrencilerindendi. Orhon yazıtlarının çözümü üzerine içinde Türk diliyle ilgilenme eğilimi belirmişti. 1902 yılında yayınladığı ilk eseriyle de Türk dillerinin -özellikle Yakut, Çuvaş, Kuman, Osmanlı- ses yapısını ortaya koymuştu[1].

Thomsen'in bir başka öğrencisi olan Holger Pedersen (1867-1953) ise baba Grønbech'in bu eserini Almanya'da yayınlanan bir dergide[2] "Türkçenin Ses Kuralları / Türkische Lautgesetze" başlığı altında eleştirimli olarak tanıttı. Böylece Türkçe'nin ses yapısı tümüyle ortaya konulmuş oldu.

Geniş alanlı bir dilci olan Prof. Dr. Holger Pedersen 1924 yılında Kopenhag'ta yayınladığı "XIX. Yüzyılda Dil Bilimi / Sprogvidenskab i det Nittende Aarhundrede" başlıklı eserinde Göktürk yazısına geniş yer ayırmıştır. Dr. Pedersen'in bu çalışması 1927 yılında Almanca'ya, 1938 yılında da Rusça'ya çevrilmiştir.

12 Eylül 2013 Perşembe

Zeynel Kozanoğlu: Danimarka'da Türk Dili Çalışmaları (1)

Zeynel Kozanoğlu
[© Zeynel Kozanoğlu - KanalKultur] - Danimarka'da hemen her alanda dünya çapında ünlü sanat ve bilim adamları yetiştiği görülüyor. Üstün yetenekli dilciler ve özellikle Türkologlar da bu arada epey yer tutuyor. Hind - Avrupa dilleri grubu üzerinde ilk olarak bilimsel araştırma yapan ve bu bilim dalını kuran bir Danimarkalı olmuştur. Bu nedenle bazı dill kuralları Danimarkalı dilcilerin adıyla anılıyor.[1]

a) Vilhelm Thomsen: Zoru Başaran Deha

Moğolistan'da Orhon Irmağı kıyısında üzerlerinde pek çok yazılar bulunan bir takım büyük taşların varlığı öteden beri biliniyordu. Rus ve Fin bilim heyetleri bu "andaç"ları incelemiş, fotoğraflarını ve kopya basımlarını da almıştı. Bu basımlar Finlandiya'da kurulu Fin-Uygur Cemiyeti aracılığıyla bilim dünyasına verilmişti.

Böylece "bilmece" ortaya konulmuş oluyordu. Şimdi sıra çözümdeydi.

Avrupa'da pek çok dilbilimci bu taşlar üzerindeki yazıyı çözmek üzere kafa yormaya koyulmuştu bile. Orhon Yazıtları diye anılan ve ne olduğu bilinmeyen bu yazılar üzerine eğilenlerden biri de Prof. Dr. Vilhelm Thomsen (1842-1927) idi.

Vilhelm Thomsen 1876 yılında İngiltere'de Oxford'ta dersler vermişti. Ve zaman içinde yüzyılın dünyaca ünlü bilginlerinden biri haline gelmişti. Bu arada Hind - Avrupa dilleri arasındaki ilişkiyi bulmuş ve fonetik sisteminin kurallarını belirlemişti. Ve bütün bu çalışmalarının bir çeşit ödülü olmak üzere 1876 yılında Danimarka Bilimler Akademisi üyeliğine getirilmişti. 1909 yılında da Akademi başkanı seçilecekti.

Ahmet Hezarfen: Bulgaristan'da Doğu Rodop Sıradağları Bölgesi'nde (Edirne'ye yakın) Bulunan Alevi-Bektaşi Tekke ve Türbeleri

[KanalKultur] - Bulgar araştırmacılardan Mariya P. Nikolçovska yukarıda adı geçen Doğu Rodop Sıradağları Bölgesi'nde birçok tekke ve türbe bulunduğunu; bunların çoğunun Alevi-Bektaşilere çok azının da Sünnilere ilişkin olduğunu; Sünnilerin köylerindeki Alevi-Bektaşi tekkelerinin pek bakımsız bulunduğunu, Bektaşilere de bakım ve onarımlarına izin vermediklerini; bu tekke ve türbelerde yılın belirli günlerinde Alevi-Bektaşilerin toplanarak Nevruz'da İmam Ali'nin doğum gününü, 10 Muharrem'de İmam Hüseyin'in Kerbela'da şehit edilmesini, "Aşure günü"nü, "Hıdırellez"i, "Kasım Doksanı-Acı-Su"yu, "Yedi Kızlar Aşı"nı, "Sayacılar-Camalcılar" (erkek karnavalı) törenlerini yaparken saz çalıp, nefes söylediğini belirtiyor.

a) Mestanlı (Momçilgrad / Момчилград) Yöresindeki Tekke ve Türbeler

1. Dambala (Damla Taş) Akçeli tepe eteğinde Akçeli Baba Türbesi

2. Şifalı kaplıcalara yakın Dambala'nın Yaran Baba Türbesi

3. Çomakovo (Broş) köyü arazisinde Balım Baba Türbesi

4. Bivolyane (Mandacılar) köyü civarında Kilise Tepe'de Hüseyin Baba

11 Eylül 2013 Çarşamba

Ali Lüftü Piroğlu: Deliorman ve Dobruca'da Alevilik - Aşk Ateşine Düşen Canlar

[KanalKultur] - Yüzyıllardan beri bir sır olarak tutulan Alevi-Bektaşi ayinlerimiz artık eşkarelenmiş, dünyaya açılmış bulunuyor. Bu konuda, ser veririm sır vermem, deyimi de görevini tamamlamıştır. Hani canlarımızın yüreğinde Hakk-Muhammed-Ali aşkı, Hasan, Hüseyin aşkı, Hünkâr Hacı Bektaş Veli aşkı olmasaydı, belki bu deyimin de hiç bir değeri kalmayacaktı. Zakirlerimiz bu aşkı sazıyla sesiyle, büyük Bektaşi ozanımız Yunus Emre'nin ağzından şöyle dile getirmiştir.

Ben bu yolu bilmez idim
Aşk oduna düştü gider
Aşk elinden dertli yürek
Kaynayayım ben taştı gider

...

Yunus okur diller ile
Kumrular bülbüller ile
Hakkı sever kullar ile
Ol cennete düştü gider

Cemlerimize konuk ettiğimiz canların edindikleri izlenimlere göre Deliorman ve Dobruca'da Alevilik, yüzyılların ötesinden gelen ibadet kuralları ve gülbanklarıyla ayrıntılı olarak muhafaza edilmiş ve hiç değişmemiştir. Biz başka bir Alevi erkânı görmediğimiz için şimdiye dek böyle bir düşüncede bulunmamıştık. Sadece bazı yaşlılar Bektaşiliğin su katılmamışı, burada bizim yörelerde bulunduğu yargısına vardıkları zaman, onlara önem vermiyorduk. "Sivrisinek de kendini kırk okka tartıyormuş" atasözü ile onlara karşılık veriyorduk. Meğer artık aramızda olmayan bu dedelerimizin bir parça hakkı varmış.

Yörelerimizde Aleviliğin nispeten ayrıntılı bir biçimde ayakta kalabilmesi konusunu şöyle görüşelim:

10 Eylül 2013 Salı

Ali Lütfü Piroğlu: Deliorman Alevilerinde Musahiplik

[KanalKultur] - Önce mahallede bir dedikodu söylendi. Razgrat'tan bir işadamı, Halil Mümün ile Selman Ahmet musahip olacaklarmış diye. Halil, eşimin kardeşi olduğu için, ilk pazar gezisine gelmelerinde kendilerine soracaktık, sormaya kalmadı. Hafta sonunda gelinimiz Ümmügülsüm ile bize damlayı verdiler. Hoş beşe kalmadan Halil;

"Enişte, abla, biz Salman ile kafadar olmaya karar aldık, hem de bu iş hemen olacak. Hazırlık işlerinde siz de yardım edeceksiniz"

dediler.

Aslında musahip olan canlar, emeklilik yıllarını henüz tamamlamamış kimselerdir. İnsanlarımızın köyle kent arasında aralıksız harekette bulunmaları, birçoğunun ise memleketten uzak düşmesi, Aleviliğe vermek istedikleri hizmeti bir hayli aksatmış bulunuyor. Köyden ayrılanların Aleviliği umurunda bile değil, diyesi geliyor insanın. Ama er geç anlaşıldı ki hepten öyle değil. Şehirde oturup da köyde ceme girerek musahipliğe bağlanan yol ehlisi olan ve olmak isteyen sadece Halil ile Ümmügülsüm değil, bu gerek gençlerin gerek yaşlıların arasında bir gelenek durumuna gelmiş bulunuyor. Şu anda bile Türkiye'de oturan göçmen kardeşlerimizden Bulgaristan'a gelerek ceme giren, hatta musahipliğe bağlananlar var. Demek istediğim şu ki, bizim Halil kaynın Razgratlı olduğu halde köyde babadan dededen kalma Aliş Baba'nın cemine talip olması, sonra da musahipliğe bağlanması, bu koşullarımızda gayet normaldir. Hani Razgrat'ta cemevi olsa, istatistik verilere göre 150 Alevi ailenin buraya vereceği hizmetin ne değin büyük ve değerli olacağını bir tasavvur edelim.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Balkan Halkları Mozaiğinde Hayatın Döngüleri

 
[KanalKultur] - 2008 İstanbul Müzik Festivali Yaşam Boyu Başarı Ödülü sahibi Jordi Savall, kurucusu olduğu Hespèrion XXI ile zaman ve değişim temasına odaklanan yeni projesi "Hayatın Evreleri"ni sanatseverlerle paylaşıyor. Projede hayat döngüsünün farklı evrelerine dair şarkılar, kutlamalar ve ağıtları ele alan, Balkanlar'ın zengin müzikal birikiminden beslenerek kurgulanan büyüleyici müzik sanatseverlerle buluşuyor.

"Hayatın Evreleri" / Hespèrion XXI & Jordi Savall - Montserrat Figueras: konsept; Hespèrion XXI: Marc Mauillon, Lior Elmaleh, Gürsoy Dinçer, Irini Derebet: vokaller; Nedyalko Nedyalkov: kaval; Hakan Güngör: kanun; Yurdal Tokcan; ud; Haïg Sarikouyoumdjian: duduk; Dimitri Psonis: santur, morisca; Fahrettin Yarkin, Pedro Estevan: vurmalı çalgılar; Valeri Dimchev: tambur; Zacharias Spyridakis: lira; Jordi Savall: rebap, vielle, şef

"Balkan Halkları Mozaiğinde Hayatın Döngüleri"

Giriş: Evrenin Yaratılışı
1. Doğum, Bebeklik ve Bahar
2. Gençlik, Öğrenme ve Ergenlik
3. Aşk, Karşılaşma
4. Evlilik, Aile
5. İş, Olgunlaşma ve Sürgün
6. Tecrübe, Bilgelik
7. Maneviyat, Ölüm
Postlüd

Doğuyoruz, büyüyoruz, yaş alıyoruz ve yitip gidiyoruz... Gerçekten yitip gidiyor muyuz, yoksa deneyimlerimiz zamana iz mi bırakıyor? İstanbul Müzik Festivali, "Zaman ve Değişim" temasını işlediği 41. yılında, bu konsept üzerine özel tasarlanmış bir program sunuyor: Konseptini iki yıl önce hayata gözlerini yuman Montserrat Figueras'ın tasarladığı "Hayatın Evreleri", 2008 yılında festivalin Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü alan Jordi Savall ve kurucusu olduğu "Hespèrion XXI" ile festivalde... Erken dönem müziğinin süper starı olarak tanımlanan, kurduğu üç müzik topluluğuyla da istisnai bir yere sahip olan Savall, tarihi müziğin günümüzde yeniden değerlenmesinin de başaktörleri arasında yer alıyor. Hespèrion XXI ise üyelerinin enerjisi ve tutkulu uğraşısı sayesinde Avrupa'nın müzik geleneklerinin cevherini keşfedip çıkaran, duygu ve güzellik dünyasını paylaşmasındaki samimiyeti ve dolaysızlığıyla tanınan bir topluluk. Jordi Savall ve Hespèrion XXI, çokkültürlü Balkanlar coğrafyasının müziğinde, kaynağından sonuna kadar hayatın tüm döngülerine odaklanıyor; güzellikleri ve ruhanilikleri ile büyüleyici müzikal gelenekleri keşfe çıkıyor. [KanalKultur]

16 Temmuz 2013 Salı

Multikulti Haberler: Alamanya Alamanya - Hem Alaman hemi Türk nereye gömülecek bizim kütük

Almanya'da Yarım Asır
[KanalKultur] - Âşık Metin Türköz (71) 50 yıl önce sazını da alarak Köln Ford Fabrikasına işçi olarak gider. Ancak zaman içinde çalıp söylediği türküler, şiirler Türkiyeli işçilerinin gurbetteki sesi olur. "Hem Alaman hemi Türk nereye gömülecek bizim kütük" diyen Âşık Metin Türköz'ün en büyük gururu çocuklarının aldığı iyi eğitim ve yaptıkları kariyerleridir.

Berlin Kreuzbergli Çağlar (29) Almanya doğumludur. İlk gençlik yıllarında çetelere karışır, hapse girer. Bir göçmen çocuğu olmanın verdiği sorunların çoğunu yaşar. Hapisten sonra, rap müzik ve brek dans aracılığıyla göçmenlerin sesi olmaya çalışır. Almanya'daki bütün göçmen çocuklara iyi örnek olmak ister ve bunun için gayret eder.

Berlin doğumlu Ceren (25) çocukken bozuk Almancası nedeniyle arkadaşlarının alay konusu olur. Ancak azmederek Almanca öğretmenliğini bitirir ve master yapmaya başlar. Hibrid kimliğinin ona kattığı pozitif ve negatif yaklaşımların farkındadır. Gerçek anlamda 'multikulti' bir Almanya'da yaşamak ister.

Türklerin 50 yıllık Almanya macerası... Bu macera, Hollywood filmlerindeki kadar eğlenceli değil...

"Almanya'da Yarım Asır Alamanya Alamanya", TRT'nin bu konuyu anlatan ve ses getiren belgesellerinden biri. Kimlik, aidiyet, göç, azınlıklar ve entegrasyon konularını, Almanya'da yaşayan bir saz sanatçısı, bir rap şarkıcısı ve bir de üniversite öğrencisi üç kuşağın ağzından dinlemek isteyenler için... Belgesel, Almanya'ya yaşayan 3 kuşağın hayatlarını anlatıyor... 30 ekim 1961'de Almanya ile imzalanan "İşçi Göçü" anlaşmasının 50. yılı anısına TRT tarafından hazırlanmış (Yapımcı: Semra Güzel Korver; Yönetmen: Semra Güzel Korver, Âyla Karlı Tezgören, Kamera: Tevfik Öber, Kamber Koytaviloğlu; Kurgu: Deniz Çankaya Salmanlı..). Genel yönetmenliğini ve yapımcılığını Semra Güzel Korver yapıyor...

Dört bölümlük seri, bugün en çok tartışılan konu olan entegrasyon ekseninde aidiyet, ekonomi, medya ve eğitim alanlarında Almanyalı Türklerin yaşamından önemli kesitler sunuyor. Serisinin ilki olarak hazırlanan "Alamanya Alamanya" farklı jenerasyondan ve sosyal gruptan gelen göçmen kökenli üç Türkiyeli'nin Almanya'daki yaşam öykülerinden kesitler sunuyor. Üç karakter, üç farklı Almanya algısı.

Belgeselde üç gerçek karakterin yaşam öyküleri eşliğinde göçmen olmak, entegrasyon, dil, aidiyet, çok kültürlülük gibi önemli konulara değiniliyor.