Bu Blogda Ara

Museviler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Museviler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2015 Salı

Musik der osmanischen Juden

Im 15. Jahrhundert mussten mehr als 100 000 Juden die iberische Halbinsel verlassen. Viele dieser sephardischen Juden fanden im Osmanischen Reich unter der Herrschaft des Sultans Bayezid II eine neue Heimat. Sephardisch-jüdische Musiker und Komponisten bereicherten im Lauf der Jahrhunderte die Osmanische Kultur. Einflüsse der klassisch osmanischen Musik gelangten bis in die sakrale Musik, die in den Gebetshäusern der Synagogen gesungen wurde. Besonders begabte jüdische Musiker erhielten sogar die Erlaubnis, osmanische Musik am Hofe der Sultane zu lehren.

Einer der bekanntesten jüdischen Komponisten wurde "Ishak Fresco Romano" (auch "Tanburi İshak Efendi") genannt. 1745- 1814 unterrichtete er Sultan Selim III., der selbst ein begnadeter Musiker war. Ishak Frescos kompositorisches Erbe ist ein musikalischer Schatz, seine Musik beeindruckt auch heute noch durch der Verwendung der "Makame" (der türkischen Tonleiter) und Kompositionsformen.

Seit Ishak Fresco gab es keinen Musiker mehr in seiner Familie bis zu seinem Ur-Ur-Enkel Zohar Fresco. Der begnadete Perkussionist wird das Konzert gemeinsam mit dem Sänger Bora Uymaz, Murat Aydemir (Langhalslaute Tambur) und Mehmet Yalgın (Kemençe) aus Istanbul und Izmir gestalten, begleited vom Gesangsensemble der Orientalischen Musikakademie unter der Leitung von Muhittin Kemal Temel (Kanun). An diesem Abend werden Kompositionen von Tanburi Isak Fresco, Misirli Ibrahim Efendi und anderen Komponisten zu hören sein, verziert mit kleinen überlieferten Geschichten einer längst vergangenen Epoche.

25 Haziran 2015 Perşembe

Konstantinopol Djudyo | Jewish Constantinople

Konstantinopol Djudyo retrata la vida Djudia durante la epoka de transformasyon del Imperio Otomano a la moderna Republika de Turkiya. La ovra representa las doz generasyones anteriores de Estambol Djudyo. Las konsejas semi biografikas son sovre los antepasados Kohen, Benshoam, Levi i Romano. El livro inkluye fotografias de los arshivos de la famiya Kohen. Eyos fueron las ultimas jenerasyones ke bivyeron avlando Djudeo-Espanyol. Pudyeron preservar suz lengua maternala asta ke los trokamyentos provokados por las dos Gerras Mundialas trusheron fin a suz esforsoz. Kon suz konsejas pasyonadas de los evenimyentos de la jenerasyon de sus padres i el uso de proverbios en Djudeo-Espanyol, alkansaron a preserver no solo la lingua ma la istoria kultural ke representava.

* * *

Jewish Constantinople portrays Jewish life during the transition from the Ottoman Empire to the modern Republic of Turkey. It spans the two generations prior to the one depicted in Jewish İstanbul. The semi-biographical vignettes feature the Kohen, Benshoam, Levi and Romano family ancestors. The book includes photographs from the Kohen family archives. These were the last generations to grow up speaking Judeo-Spanish. They strove to preserve their native tongue until the changes brought by the two World Wars overwhelmed their efforts. Through the passionate retelling of the previous generation’s stories and the use of colorful Judeo-Spanish proverbs, they sought to preserve not only the language but the cultural history it embodied.

18 Mart 2015 Çarşamba

2. Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin Yahudi Politikası

SALT Galata'da 24 mart 2015 günü saat 18:30'da  Nora Şeni, İzzet Bahar ve Corry Guttstadt'ın katılımıyla "2. Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin Yahudi Politikası" başlıklı bir konferans düzenleniyor.

Avrupa ülkelerinin yaralı hafızalarıyla yüzleşme süreçlerine odaklanan "Hafıza Politikaları" serisinin sekizinci konferansı, tarihçiler İzzet Bahar ve Corry Guttstadt'ın katılımıyla gerçekleştiriliyor.

Programın bilimsel sorumlusu Nora Şeni'nin moderatörlüğünde düzenlenen konferansta Bahar, "II. Dünya Savaşı'nda Fransa'daki Türk Yahudilerine Ne Oldu?"; Guttstadt ise, "Türkiye, Holokost ve Hafıza" başlıklı birer konuşma yapıyor.

29 Ocak 2015 Perşembe

Osmanlı'da Musevi İskân Birliği Çiftlikleri

Toplumsal Tarih, Eylül 2014'te yayınlanan 249. sayısında Taylan Esin'in "Osmanlı'da Musevi İskân Birliği Çiftlikleri" başlıklı yazısını kapağa taşıyor.

Taylan Esin, 19. yüzyıl sonlarında Baron Maurice de Hirsh tarafından kurulan Musevi İskân Birliği'nin Güney Amerika ve Filistin'le beraber Osmanlı İmparatorluğu'nda da faaliyete geçirdiği çiftliklerin hangi koşullarda oluşturulduğunu, I. Dünya Savaşı ve daha sonraki yıllarda bu çiftliklerle ilgili gelişmeleri ele alıyor.

Şevket Pamuk, 2014'te yayınlanan Türkiye'nin 200 Yıllık İktisat Tarihi kitabında ortaya koyduğu argümanlara da dayanarak, Türkiye'de uzun vadeli iktisadi gelişmenin neden dünya ortalamasının üzerine çıkamadığını başka etmenlerin yanı sıra Türkiye'de kurumlarda egemen olan çalışma kültürü ile açıklıyor.

Mehmet Ö. Alkan, Osmanlı'dan Tek Parti'ye Türkiye'de Kapital çevirilerini ele aldığı yazılarının ilkinde 1912- 38 döneminde Bohor İsrael, Haydar Rifat Yorulmaz, Kerim Sadi, Suphi Nuri İleri ve Hikmet Kıvılcımlı'nın çeviri girişimlerini konu ediyor.

Zafer Toprak, II. Meşrutiyet yıllarında yeniliklerle gelenekçiler arasındaki tartışma başlıklarından ikisini; tesettür meselesi ile Darülfünun'a kız öğrencilerin kabulü konusunu inceliyor.

Ömer Özcan, hakkında az şey bilinen bir ara Teşkilat-ı Mahsusa'da görev alan sonraları eğitimci olarak çalışan Efendizade Mehmet Şerif Bilgehan'ın siyasi kimliğini ortaya koyan bilgileri okuyucuyla paylaşıyor.

Erol Ülker, Mütareke dönemi İstanbul'undaki direniş hareketinin bir parçası olan Mim Mim'ciler ile aynı dönemde gelişen komünist hareket arasındaki ilişkileri inceliyor.

Selçuk Aylar, Lidya Kralı ve Mermandlar hanedanının kurucusu olan Gyges'in yaptıklarından dolayı aynı hanedanın son kralı Kroisos'un üzerinde taşıdığı lanetin neticesinde başına gelen kötülüklerin hikâye edildiği Herodotos'un Historia'sını diğer antik kaynaklarla kıyaslayarak ele alıyor.

12 Eylül 2014 Cuma

Alberto Modiano - Zaman ve Mekan içinde Musevilik

"Zaman geçer fotoğraf kalır" [Alberto Modiano]

Alberto Modiano'nun üç yıllık bir çalışma sonucu gerçekleştirdiği "Zaman ve Mekan içinde Musevilik" konulu fotoğraf sergisi, Schneidertempel Sanat Merkezi'nde 11 - 28 eylül 2014 tarihleri arasında meraklısıyla buluşuyor.

Sergi açılışında bu çalışmanın fotoğraflarından oluşan geniş kapsamlı kitabın tanıtım lansmanı da yapılıyor, sanatçı kitaplarını imzalıyor.

Siyah beyaz fotoğraflardan oluşan bu sergide İstanbul'da yan yana yaşayan birçok din ve kültürün birbiri ile etkileşimlerine de tanık olunuyor.

Bu toprakların zenginliğini bir kez daha paylaşmak için sergi bir fırsat yaratıyor...

Alberto Modiano - Zaman ve Mekan içinde Musevilik / 11-28 eylül 2014; Schneidertempel Sanat Merkezi; Bankalar cd. Felek Sk. No:1, Karaköy - İstanbul

11 Mart 2014 Salı

Uygarlıkların Beşiğine Bir Bakış: Mezopotamya

Toplumsal Tarih'in mayıs 2006'da yayınlanan 149. sayında Dicle ve Fırat nehirlerinin hayat verdiği Mezopotamya'da şekillenen uzun bir tarih; Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmesinde Trabzon çetelerinin rolü; 2. Dünya Savaşı sırasında yok edilen Selanik Yahudilerinin öyküsü; Osmanlı muhaliflerinin korkulu rüyası Bekirağa Bölüğü'nde yaşananlar; 17. yüzyılda kalyonların Osmanlı donanmasına girişi; Afganistan'dan kaçırılan bir hazinenin çevresinde gelişen olaylar okurları bekliyor.

Toplumsal Tarih'in bu sayıdaki hediyesi, Mezopotamya Uygarlıkları Haritası. 87x62 cm boyutundaki harita, Mezopotamya topraklarında var olmuş pek çok uygarlık hakkında özet bilgiler içeriyor.

Uygarlıkların Beşiği Mezopotamya - Günümüzdeki Irak toprakları ve çevresindeki alanı tanımlayan "Mezopotamya" adı, geçmişle ilgilenen ve insanlığın yaşadığı uzun tarihin aşamaları konusunda soracak soruları olan herkes için, parlak uygarlıkları ve onların ürettiği görkemli eserleri çağrıştırır. Fırat ve Dicle nehirlerinin hayat verdiği bu coğrafyada yaşananlar, Önasya'daki tüm eski uygarlıkların gelişme sürecini etkilemiş ve zaman zaman da doğrudan yönlendirmiştir. Kentleşme, mimarlık, sanat anlayışı, din ve yazı sistemleri gibi alanlarda ortaya çıkan öncü düşünce ve uygulamalar, ticari veya siyasal ilişkilerin sonucunda Suriye, Anadolu ve İran gibi bölgelere ulaşmış ve buradaki uygarlıkların oluşumuna katkıda bulunmuştur. Pek çok uygarlığa beşiklik etmiş bu verimli toprakların bileşik bir kültürel kimlik oluşturma sürecine Kemalettin Köroğlu'nun kaleminden tanıklık ediliyor.

Trabzon'da Çeteciliğin Serüvenine Dair Küçük Bir Ufuk Turu: "Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe"  - Emrah Cilasun, Trabzon'da çeteciliğin kökenlerini irdelediği yazısında, Kurtuluş Savaşı'nı da içine alan önemli bir tarihsel süreci betimlerken Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesinin perde arkasını araştırıyor. "Trabzon ve çevresinde, çeteciliğin tarihsel perde arkasında Barutçuzade Ahmet Efendi, Yahya Kaptan ve Topal Osman gibi isimler vardır. Geçmişte de çeteler ve liderleri bir dönem devletin bekası için kullanılmışlardır. Sonraları, devlete rağmen devlet için hareket eden bu çeteler, devletin de başına bela olunca, tasfiye edilmişlerdir."

2. Dünya Savaşı'nda Yunanistan ve Selanik Yahudileri - Ulvi Keser'in 2. Dünya Savaşı'nda Yunanistan'ın Alman kuvvetleri tarafından işgalini anlattığı yazısına göre, "Savaş sırasında, ülkedeki Yahudi nüfusun % 87'sini oluşturan toplam 67 bin Yunan Yahudisi hayatını kaybeder. Sadece Atina'da Almanlar tarafından kamplara gönderilen veya değişik şekillerde öldürülen Yahudi sayısı ise, Selanik'in toplam nüfusunun beşte birini teşkil edecek şekilde 50 bine yakındır. Auschwitz toplama kampındaki kayıtlara göre, Yunanistan'dan getirilen Yahudilerin toplam sayısı 50 bini aşmıştır. Kampa getirilenlerden çoğu ya gaz odalarında ya da başka şekillerde hayatlarını kaybeder. Böylece, Avrupa kıtasında tarihi Bizans'tan da geriye giden en eski Yahudi cemaati neredeyse tamamen yok edilir."

20 Şubat 2014 Perşembe

Roz Kohen: Fotoğrafın göçü - 116 yaşındaki bir fotoğrafın St. Louis'e varışının öyküsü... - Balat'lı Baruh Romano

© Roz Kohen - Balat'lı Baruh Romano,
Abdullah Biraderler Fotoğraf Stüdyosu,  ~ 1897

Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - Rahmetli ablamın fotoğraf koleksiyonunda bizler doğmadan vefat etmiş olan büyük babamız Baruh Romano'nun daha önce görmediğim bir fotoğrafını buldum.

Fotoğrafta Baruh yirmi yaşlarında görünüyor. 1877 doğumlu olduğuna göre fotoğrafın 19. yüzyılın sonlarında, 1897 civarında çekildiğini tahmin ediyorum.

Fotoğrafın eski ve yıpranmış görünüşü, Osmanlıca ve Fransızca arka kapağı, bu belgeyi diğer aile fotoğraflarından ayrı ve özel kılıyor.

Baruh'un elimizde olan en eski fotoğrafı ve diğer gördüğüm fotoğraflarından çok farklı: Gözleri ışıldıyor, ümitli, kıyafeti özenli. Fotoğrafın ön yüzündeki "Abdullah Frères" (Abdullah Biraderler) adı özenle konmuş ve dikkati çekiyor.

Araştırdığımda umduğumdan çok daha fazlasını buluyorum:

21 Ocak 2014 Salı

Roz Kohen: Annemin Mektupları

© Roz Kohen
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - Mektup yazma alışkanlığını elektronik yazışmanın başlangıcı ile herkes gibi bende de yıllar önce kaybetmeğe başladım.

Postacının gelişini heyecanla beklediğim günleri hatırlarım...

O zamanlar mektup almak, dost ve yakınlardan haber almak anlamına gelirdi. Şimdi ise, postacının getirdiği fatura ve reklam evrakından ibaret.

Dost haberlerimizi, internet üzerinden yüzlerce kıymetsiz mesajın arasında, kısa haberler şeklinde ve anında alıyoruz.

Bu mesajların bir kısmı elden ele dolaşıp tekrarlanan fıkra, söylenti ve reklamlardan ibaret. Çoğunu da hiç okumadan siliyoruz.

Birkaç hafta önce temizlik yapma niyeti ile açtığım bir ayakkabı kutusunda, aile fertlerinden ve dostlardan seneler önce gönderilmiş mektupları buldum.

Her mektup, el yazısı ve değişik renk mürekkeplerle ve ayrı ayrı lisanlarda; kimisi Türkçe, kimisi İngilizce, kimisi de İbranice yazılmış... Mektupları geldikleri zarflarda tutmuşum. Hepsinde de özenle seçilmiş pullar var.

© Roz Kohen
Bu mektup koleksiyonu arasında Yahudi İspanyolcası ile yazılı olanlar tek anneminkiler.

Annemin yaşıtları, İstanbul'un Yahudileri arasında kendilerini Yahudi İspanyolcası ile en iyi ifade eden son nesil. O yüzden duygusal değerleri çok yüksek.

Annem üşenmeden bana İsrail ve Amerika'da yaşadığım uzun yıllar boyunca, mektup yazmaya devam etmişti.

Heyecanla benden mektup beklemiş; yıllarca postacının yolunu kollamıştı. Birbirimize her hafta bir mektup yazmağa söz vermiştik. Onun mektupları hep dualarla başlardı: "Sevgili kızım, Allah ne muradın varsa versin, bolluk içinde, mutlu olmanı diler hayırlı bayramlar temenni ederim."

Bu süre içinde ben, bir ülkeden ötekine göç ederken; arkadaş, komşu, okul, iş değiştirip, farklı lisanlar konuşup, değişik kültürlerde çocuk yetiştirirken; annem bana aynı temaları, annesinin kullandığı biçimde Musevi İspanyolcası ile aktardı. Konular onun ve benim için bu konuştuğumuz dilde duygusallığını da korudu.

Bana arkadaş, komşu ve aile fertleri ile ilgili haberleri; beni ilgilendireceğini bildiği için haber verdi... Bazen de bana değişen İstanbul'u; gelip giden iklim değişikliklerini, açılan yeni sinemaları, kapanan eski pasajları; aileye katılan yeni fertleri ve kaybettiğimiz aile büyüklerini anlattı.

16 Ocak 2014 Perşembe

Roz Kohen: Bostancı'nın Eski Mendireği

© Roz Kohen - Annem Ester Kohen
Bostancı'da mendirek üzerinde,
bir kış ziyareti esnasında (mart 1960).
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - 1950'li ve 60'lı yılların yaz aylarını geçirdiğimiz Bostancı semtinde, bir de mendireğimiz vardı. Bugün, eski mendireğin bulunduğu yerde, yeni ve daha büyük bir mendirek var...

Son İstanbul ziyaretimde, yeni Bostancı mendireğini ancak şöyle uzaktan görebildim; ama ince ayrıntılarına kadar hatırladığım eski "Bostancı Mendireği"dir:

Mendireğe giriş, hemen kıyıda bir tepe üstünden idi.

Güneşten kararmış cildi ile genç bekçisi; özel kayık, motor ve yelkenlerini mendireğe bırakmış olanlara hizmet ederdi.

© Roz Kohen - Annem Ester Kohen,
ablam Dora ve ben -
Mendireğin uç kısmında
(19 temmuz 1959)
Önceleri sandal ve motor sahibi Rum ve Yahudi ahbaplarımızla sandal gezilerine çıkmaya gelirdik. Hafta arası sandal ve motorla gezinenler çoğunlukla hanımlar ve çocuklardı. Toprak tepeden iner, bekçinin mendireğe yürüyerek gidip kayığı girişe getirmesini beklerdik. Ondan sonra da aheste aheste kürek çekip Bostancı'nın "Kumru Yuvası" adı ile bilinen kumsala yollanırdık...

Aradan bir kaç yıl geçince, mendireğe yüzmeğe gelen babalarımızın peşine takılmağa başladık. Beton duvara tahta bir merdivenle tırmanır, tek sıra dar duvarın üzerinden mendireğin fenerine doğru dengemizi sağlıyarak bazen de el ele yürürdük.

Beton duvarın her iki yanında, yığılmış koca kayalar bulunur ve fenerin olduğu üç kısmından genellikle iyi yüzücüler denize atlardı. Buranın müdavimleri de artık kayaların  yerini bellemiş, belki de bir kısmını oynatıp neredeyse denize ulaşmayı rahat hale getirmişti.

Acemi yüzücüler ve biz gençler başlarda tutunarak, sonra da daha bir cesaretlenerek en kıyıdaki ve mendireğin adalara bakan yüzünden denize girmeğe başlamıştık. Burasını en çok tenha olduğu için seviyorduk. Uzaktan Bostancı'nın iki plajının ve vapur iskelesinin göründüğü bu uçtan denize girebilmek, hepimize ayrıcalık sağlıyordu sanki. Üstelik plajlara giriş ücreti ödemeden bu tertemiz kıyıyı kendimize mal etmiştik. Denize girdiğimiz kayalığın uzun ve derince oluşu; kumluk olmadığı gibi, yosunların arasında afacan arkadaşlarımızın elleri ile yengeç tutmuş olmaları da başka bir ayrıcalık sağlıyordu hepimize...

Derken, mendireğin daha girişine yakın olan beton küpleri keşfettik. Beton küplerden denize girenler, en çok 10-15 yaşındaki çocuklarıyla yüzmeğe gelen bir kaç ev hanımıydı. Hergün görüştüğümüz bu bir avuç Bostancılı, ya gayrimüslim ya da başka ülkeleri gezmiş görmüş Bostancılı ailelerdi.

© Roz Kohen - Mendireğin
beton küplerinin üstünde
(1960)
Mendireğe destek olan beton küpler, güneş altında yatıp bronzlaşmağa fazlası ile uygundu. Uçtaki sivri kayalardan ziyade temkinli yüzücülere başka imkanlar tanıyordu. Bayanlar rahatça yayılıp, kitaplarını okuyor, günün geç saatlerine kadar oturup, gelip geçen Ada vapurlarını, su kayağı yapanları, yelkenleri ile dolaşanları seyrediyorduk. Isındıkça da Marmara'nın serin sularına yosunlu kayalardan tutunarak giriyorduk.

Kış aylarında da bu mendireği özler, güneşli hafta sonlarında aynı yerlere gidip dolaşır, hasret giderirdik.

O zamanlar alelade gibi görünen Bostancı Mendireği günlerimize, geriye baktığımda, şunu görüyorum: Bir avuç insan, sanki her şeye meydan okuyorduk. Vapur ve motorların geçtiği derin sularda korkusuzca yüzüyor, sandal ve motorları, kıyıyı korumak için yapılmış mendireği kendimize mal edip, Bostancı'nın palaj sakinlerine burun kıvırıyorduk sanki... Belki de farklılığımızın sınırlarını zorluyor, bizim neslin keşfettiği yeni kapıları açıyorduk... [Roz Kohen - KanalKultur]

11 Ocak 2014 Cumartesi

Roz Kohen: İstanbul'un Romano'ları

© Roz Kohen
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - Hasköy, 1875 doğumlu Baruh Romano, ben doğmadan yıllar önce ölmüş.

Annemin babası olan Baruh 63 yaşında vefat etmiş, onunla ilgili bildiklerim, ancak annemin anlattıklarından kaynaklanıyor. Çok sevecen bir baba ve eşmiş. Karısına kızına hep sevgi ile hitap edermiş. Ama hiç bir zaman başarılı bir iş adamı olamamış. Geçimini zar zor sağlamış.

Son yıllarda büyükbabam Baruh Romano'ya duyduğum ilgi, bir tanıdığın Vitali Romano adlı bir kişi hakkında anlattıkları ile başlar.

Vitali ile Baruh'un akraba olup olmadıklarını merak ediyordum. İnternet üzerinden bir haberleştiğim kuzenimle yazışınca, Vitali'nin bir Romano ile evlenmiş halanın oğlu olduğu anlaşıldı.

Vitali'nin ömrü Kuzkuncuk'ta geçmiş. 1930'lu yıllarda ve daha sonraki otuz yılda Kuzkuncuk'ta yerleşik bir Yahudi cemaati vardı.

Vitali hiç evlenmemiş; ama genç yaşta dul kalmış olan annesine bakmayı üstlenmiş. Her türlü işi yapar, uzun saatler çalışırmış. Kendi halinde iddiasız, çekingen bir kişi olup, aile fertleri tarafından hor görülürmüş. Tahsili yokmuş; ama Fransızca konuşurmuş. İyi niyetli; ama biraz da saf, kimseye yük olmak istemediklerinden anne-oğul kıt kanaat geçinirlermiş. Vitali iş bulduğunda, o zamanlar Kuzkuncuk'taki Reji Sigara Fabrikası'nda da çalışmış.

7 Ocak 2014 Salı

Roz Kohen: Kasımpaşa Hamamı | Paseo de Hamam

© Roz Kohen - Kasımpaşa Hamamı
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - Bindokuzyüzelli yılları Türkiye'si genç demokrasinin getirdiği yenilikler, Musevi Cemaati üzerine de yansımıştı. İkinci Cihan Harbi sona ermiş; Türkiye'de hükümet, Demokrat Parti'nin eline geçmişti. Bu süre içinde İsrail devleti kurulmuş; İstanbul'un Musevi Cemaati, emniyet kazanmış ve geleceğe ümitle bakmaya başlamıştı.

Yaz aylarını Marmara Denizi kıyısındaki yazlıklarda, kalabalık plajlarda geçiren şehirliler yaz sonu, İstanbul'un Avrupa yakasındaki evlerine dönerlerdi.

Yaz mevsimi için kiraladığımız eski banyolu, kurnalı Bostancı evlerinde sular odun sobalarında ısıtılır; böylece "hamam"a gitmeye gerek kalmazdı. Ama kış aylarını geçirdiğimiz Kuledibi ve Şişhane'nin küçük dairelerde durum farklı idi...

© Roz Kohen - Kasımpaşa Hamamı
Bu apartmanların çoğunluğu, ondokuzuncu yüzyılda, Avrupa stilinde inşa edilmiş olup, banyoları yoktu. Apartman sakinleri koca leğenlerde yıkanabilmek için çaydanlıklarla su ısıtırdı. Cuma günleri ise, yıkanabilmek için Kasımpaşa'daki hamama gidilirdi...

Cuma sabahları Kasımpaşa'nın küçük hamamı kadınlara ve onlarla gelen çocuklara ayrılırdı. Cuma günleri, Yahudilerde yıkanma sevap olduğundan, soğuk kış günlerinde amaçlı bir gezi özelliğini taşırdı.

Kasımpaşa Hamamı'na bulunduğumuz Kıblelizade Sokak'tan yürüyerek 10 dakikada gidilirdi. Frej Han'ın karşısındaki Sarı Madam Kahvehanesi'nin yanındaki dar yokuştan bir an önce yıkanma hevesiyle küçük hamama varırdık.

Bir cuma sabahı annem, ablam ve ben hamama gitmek üzere hazırlanmaya başladık. Her zamanki gibi, eski valiz yüklükten çıkartıldı. Bornozlarımızı, taslarımızı, taraklarımızı ve levanta kokan temiz çamaşırlarımızı yerleştirdik.

O gün, Kasımpaşa Yokuşu'nu inip de hamamın önüne geldiğimizde, heyecanlı bir kadınlar grubu ile karşılaşmıştık. Meçhul birileri hamam kapısı üzerindeki "kadınlara mahsus" lehvasını ters çevirip kargaşaya sebep olmuştu. Bunu fırsat bilen mahallenin külhanbeyleri, hamama girişi kollarken; tellak Asiye hanım elinde takunyasıyla imdada yetişmiş, hamamın erkenci müşterilerini fazla sıkıntıya sokmadan mahallenin işsiz, güçsüz takımını kovalamıştı...

Sonradan mahallenin müstesna şahsiyeti Paytak Abdi suçu üstlenmiş ve lehvayı çevirdiğini itiraf etmişti.

Kadınlar, bu cuma sabahı sefasının ters başlamasına sinirlenmiş, tansiyonları yükselmiş, yanakları kızarmış ve ter içinde kalmışlardı: "Hay Allah, güne sol ayağımızla başladık. Hangi hıyar şu tabelayı çevirdi? Zaten erkek milletine güvenilmez. Demek hamama dalmak için fırsat kolluyorlarmış. Allah, beterinden korumuş. Allah, Asiye hanımdan razı olsun. Ne cesur kadın! Hızır gibi imdadımıza yetişti!" türünden konuşmalarla Geveze Dora, Tombul Berta, Şapkacı Allegra, Terzi Margorit, Berber Zimbul, Sümüklü Hürşi, Topal Janet, Şaşı Luna ve gelini, Arap Sara ve kızı kapı önünde bekleşiyorlardı.

Çoğunluk Kuledibi'nden valiz ve çantalarıyla kalkıp gelmişlerdi. Çöpçatan Sultana ta Balat'tan; Tombul Berta da Asmalımescit'ten geliyordu...

Ortalık yatışınca girişteki oturma odasına yerleşip hazırlandık. Takunya ve peştemallarımızla hamama girip kurnalarımıza yerleşir yerleşmez hamamın içinde gene sesler yükseldi:  "Allah artırsın, babanı da getirseydin bari!"

Hamam'ın Müslüman müşterileri Estreya'nın oğluyla dalga geçiyordu. Hala okula gitmediği halde, yaşına göre biraz olgunca gösteren Yasefatçi, yerin dibine geçiyor; göz ucuyla annesine bakıyordu. Annemse alçak sesle; "yahu niye bu afacanları babaları hamama götürmez" diye söyleniyordu...

3 Ocak 2014 Cuma

Roz Kohen: Kunduracı Müsyü Navon

© Roz Kohen - Mahallesinin Yahudi sakinleri
giderek azalmağa başlayınca Müsyü Navon da
Kuledibi'nin tarihinin bir parçası oldu...
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - İstanbul'un Kuledibi semtinde, çoğunlukla Yahudilerin yaşadığı 50'li yıllarda Bit Pazarı'nın karşısındaki eski binada kunduracılık yapan Müsyü Navon'u hatırlıyorum. O yıllarda, yüzyıllık eski binaların alt katlarında, Yahudi esnaflar türlü ticaretle geçinirlerdi.

Mahallenin havraları yanısıra, Musevi Birinci Karma İlkokulu, kendisi de bir Yahudi olan kasap Müsyü Dalva, manav, balıkçı ve kırtasiyeciler, sırtında torbaları ile dolaşan eskiciler, hep bu mahallede topuk aşındırırlardı.

Herkes gibi bizler de yürüyerek okula, Beyoğlu'na, Kuledibi'ndeki aile ziyaretlerine ve alışverişlere giderek, Beyoğlu'ndaki Sümerbank Mağazası'ndan aldığımız ayakkabılarımızı aşındırır dururduk.

Müsyü Navon'un dükkanı, daha doğrusu sokağa açılan tek kapısı ile bir kileri andırmasına rağmen, annemle ayakabılarımızı tamire götürdüğümüz yegâne kunduracı idi.

Navon adı "bilge" anlamına gelen İbranice bir kelime olup, İstanbul Yahudileri arasında yaygın bir soyadıydı. İsmi taşıyana epeyce gurur vesilesi olmasına rağmen annemin tercih nedeni "bilge"liginden ziyade, ucuza iş yaptığıydı...

Bu taş odaya giriş, yokuş olan sokaktan birkaç basamak ile mümkündü. İçerisi yarı loş olup, ağır bir küf ve ayakkabı kokusu taşırdı. Müsyü Navon, büyük ciddiyetle tahta çalışma masasında ayakkabı taban ve topuklarını değiştirir; bazen de eski deri diken makinesinin başında olurdu. Tahta çalışma tezgahından başka, Müsyü Navon bir dört ayaklı kısa haşır sandalyede oturur; tek ampullu basit bir lamba ışığında çalışırdı.

Tamirden sonra topuklara kalın kösele ve bir de demir parça takardı Müsyü Navon. Takılan kalın kösele topuklar ve demir koruyucu ile prestijimiz artar, kaldırımlarda adeta "tap dansı" edercesine okul koridorlarında ayakkabılarımızı takırdatarak dolanırdık...

Hiç başını kaldırmadan, hasır taburesinde iki büklüm, kolları sıvanmış gömleği ve önünde önlüğü, gözünde gözlüğü ile yaşlı Müsyü Navon, yıllarca aynı bodrum katında Büyük Hendek Caddesi'ne inen yol üstündeki bu küçük kilerde geçimini kazandı.

Mahallesinin Yahudi sakinleri giderek azalmağa başlayınca Müsyü Navon da Kuledibi'nin tarihinin bir parçası oldu... [KanalKultur]

30 Aralık 2013 Pazartesi

Roz Kohen: Değişen Şehir ve Rasel Elnekave

© Roz Kohen - En sağdaki Rasel Elnekave;
diğerleri eltisi, annem, ablam ve ben
(mayıs 1954, Soğuksu - İstanbul)
 
© Roz Kohen - En sağdaki Rasel Elnekave;
yanında babam, ben, annem, eltisi;
önde yeğenleri ve ablam
(aralık 1954, Beykoz - İstanbul)
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - 1950'li ve 1960'lı yıllarda Rasel Elnekave ile annem çok yakın arkadaştılar. Rasel, annemden muhtemelen on yaş gençti ve o yıllarda henüz evli olmadığı gibi, Bankalar Caddesi'ndeki Burla Biraderler'de muhasebeci olarak çalışır; annesi, babası ve ağabeyinin ailesiyle Azap Kapı Köprüsü'nün girişindeki kocaman bir apartman dairesinde otururdu. Bakımlıydı; genç kızlık kilosunun değişmemiş olmasından gurur duyardı...

Rasel, annemin evli - barklı oluşuna; annem de Rasel'in çalışan bir kadın oluşuna hayranlık duyardı.

© Roz Kohen - Rasel Elnekave'nin yeni
evinde düğün sonrası
(22 şubat 1960, Doğruyol - İstanbul)
Rasel'in kardeşleri ve aileleriyle her hafta sonu buluşulur; Adalar, Beykoz, Hünkar, Büyükçekmece günü birlik gezilere gidilirdi. Ayrıca Hamursuz Bayramı da hep beraber kutlanırdı.

Topluca bütün arkadaş ve aile grubunun en büyük emeli, Rasel'e bir koca bulmaktı... Bu amaçla, ailece görücü gezmelerine çıkılırdı. Görücü karşılaşmalarının biri, Harbiye'de yeni açılan Hilton Oteli'nin çay salonunda planlanmıştı. Çoluk - çocuk, yaşlı - genç büyük bir grup buluşup müstakbel damatla tanışmaya gittiğimizi ve Rasel'in bir süre o kişiyle nişanlı kaldığını dün gibi hatırlarım.

Bir de Bostancı'daki Melahat Hanımın evinde bir pazar günü büyük bir yemek verilmiş; tüm aile fertleriyle, Musevi lisesindeki matematik hocamızı Rasel'e tanıştırmak üzere davet edişimizi hatırlarım...

Sonuçta Rasel, 1960 yılında kırkında iken görücü usulüyle evledi. Rasel'in annesi ve babası artık hayatta olmadığından, Karaköy'deki Zülfaris Sinagogu'nda yapılan dini törende, annemle babam Rasel'in dini ebeveynleri oldu.

© Roz Kohen - Rasel Elnekave ile
Barınyurt Yaşlılar Yurdu yemek odasında
(kasım 2007, Kuledibi - İstanbul)
Uzun yıllar yaşamını bildiği gibi süren Rasel, aslında bir nesil erken doğmuştu sanki. Bunca yıl saçının şekline, giydiğine yediğine içtiğine karışanı olmayan Rasel, şimdi kocasına boyun eğen bir ev kadını olmustu ve artık evin dışında çalışmıyordu.

On yıl gibi bir süre sonra, evliliği iyice bozulunca, Rasel gene kendi başına yaşamaya başladı. Annemle de araları bozuldu. Her biri kendi kabuğuna çekildi.

Türkiye'den ayrılınca, bu eski dostluklardan da iyice kopmuş oldum; ama eş - dosttan Rasel ile ilgili haberlerin bir kısmını almaya devam ettim.

Yaklaşık kırk yıl sonra, 2007 yılında ablamla yaptığımız İstanbul ziyareti sırasında eski dostları bulmaya niyetlenmiştik. Yeğenlerinden Rasel'in Kuledibi'ndeki Barınyurt adlı yaşlılar yurdunda olduğunu öğrendik. Barıyurt, yaşlılar yurdu olmadan önce 2. Karma Musevi Okulu idi.

Bir sonbahar akşamı Kuledibi'nin loş ışıkları ve dar sokaklarından geçerek Barınyurt'a vardık. Girdiğimizde Rasel Elnekave'yi ziyaret etmek istediğimizi bildirdik. Sorumluları yurtta sadece bir Rasel'in olduğunu söyleyerek bizi yemek odasında oturan yurt sakinlerine doğru yönetti.

Doksanyedi yaşında olmasına ve kırk yıl görüşmemiş olmamıza rağmen Rasel bizi, biz onu hemen tanıdık. Gülerek bize 50-60 yaşından sonra 2 kere daha evlendiğini, her seferinde de eşlerini kaybettiğini, ağabeyinin "her kocanı mezara" gönderdin şakasını anlattı. Taşınmalardan ötürü bütün gençlik fotoğraflarını kaybettiğini anlatınca, kendisine bendekileri göndereceğime söz verdim... Dönüşümden kısa bir süre sonra bu fotoğrafları gönderdimse de görüşmemizin ardından kendisini yitirdiğimizi öğrendim.

Fotoğraflardaki Rasel'i; alımlı, iş hayatında başarılı, kendine güvenli ve bir nesil öncesinden bağımsızlığını kazanmış bir iş kadını simgesi olarak görüyorum. Hepimizin özlediği ve imrendiği Rasel'i sizlerle paylaşıyorum... [KanalKultur]

Türkiye'de Kadın Hareketi; Balkan Harbi Yılları ve Rum Yerleşimlerine Muhacir İskanı...

[KanalKultur] - Toplumsal Tarih'in aralık 2006'da yayınlanan 156. sayısının kapak konusu, Osmanlı'nın son döneminden bu yana "Türkiye'de Kadın Hareketi". "Toplumsal Tarih", 19. yüzyıldan günümüze kadının toplumda ve siyasetteki yerini irdeliyor. Korkutularak kaçırılan Rumların bıraktığı yerleşimlere muhacirlerin yerleştirilmesi; Selanik'te giyim tarzı ve sosyal hayat; Evliya Çelebi'nin "Seyahatnâme"sinden, 16 ve 17. yüzyıllarda "Kürdistan" notları üzerine yazılar da "Toplumsal Tarih"in 156. sayısında yer alıyor.

Naim Güleryüz'ün kaleminden Yahudiler tarafından Osmanlı'da kurulan ilk matbaanın öyküsü, Dan Shapira'nın Karay Yahudilerinin matbaacılık tarihi ve Sacit Kutlu'nun Ermeni alfabesinin icadının 1500. ve Ermeni matbaacılığının 400. çifte jübileleri vesilesiyle 1912 yılında yapılan kutlamaları üzerine yazıları ile, Toplumsal Tarih 156. sayısında "matbaacılık tarihi"ne de geniş yer veriyor.

Dergide, Aydan Çelik'le yeni çıkan kitabı "miş'li geçmiş zaman" üzerine yapılan söyleşi de yer alıyor ve çizerin "İnsan Evrimi" başlıklı çizimi ek olarak veriliyor.

72 Yılın Ardından Kadını İçermeyen Siyaset - Ayşegül Yaraman, Türkiye'de kadınların siyasal haklarına kavuşmalarının tarihini sorguluyor: "Kadın hareketi, bilindiği gibi Osmanlı'da 19. yüzyılın ikinci yarısında başlamıştır. Miras ve eğitim alanlarında kadınlar lehine gelişen değişim sürecini; önce kadınların örgütlenmeleri, savaşların da etkisiyle erkek nüfusun alandan çekilmesine müteakip çalışma yaşamına girmeleri, Kurtuluş Savaşı sürecinde cephede yer almaları izler. Dolayısıyla bu hareketin temel hedefi olan ‘de jure' eşitlik, tüm dünyada olduğu gibi modernizasyonun bir parçasıdır. Siyasal hakların kadınlara da erkeklerle eşit olarak tanınması toplumsal dönüşümün zorunluluklarındandır; resmi tarihin iddia ettiği gibi kadınlara verilmiş bir ‘bağış' olarak nitelendirilemez."

28 Aralık 2013 Cumartesi

Roz Kohen: Değişen Şehir: Bostancı

© Roz Kohen - Dora, Roz, Metin ve Nejat
- Bostancı'nın camiye yakın, pazar yerinin
bulunduğu Dr. Melahat Yıldızay'ın evinde
(1955)
 
© Roz Kohen - Metin ve Roz (2007)

© Roz Kohen - Dr. Melahat Yıldızay'ın
evi önünde denize hazırlık
- soldan sağa: Dora, Nejat,
Çetin, Roz ve Metin (1955)

© Roz Kohen - Dr. Melahat Yıldızay'ın
evindeki merdiven girişindekiler:
Ben, annem, ziyaretcilerimiz ve
ablam - Bostancı (26 haziran 1955)
 
© Roz Kohen - Evin girişi (2007)
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - İstanbul'un Bostancı semti 1950'li yıllarda, İstanbulluların yazlığa gittiği yerlerken, 1960'ların sonuna doğru değişime uğramış; köşk ve evlerin yerini apartmanlar almaya başlamıştı.

Bense, her Bostancı ziyaretimde çocukluğumdaki Bostancı'dan arda kalanları bulma çabasıyla tekrar tekrar Melahat Hanım'ın evini görmeye giderim...

© Roz Kohen - Köşkün şimdiki hali (2007)
1992 yılına kadar köşk hala bakılıydı ve aile fertleri ayni evde oturuyordu. Yalnızca Vukela caddesindeki, bir uçtan bir uca uzanan geniş arsası parça parça satılmış, o çocukluğumuzda hatırladığımız koca arsanın yerinde, belki 10'a yakın çok katlı apartman yükselmişti.

Uzun yıllar süresince yaz aylarında ayni evde arkadaşlık ettiğimiz çocukları görmediğimiz halde, aile içinde hep kendilerini anar, onlarla ilgili duyduğumuz haberleri paylaşırdık.

2007 yılındaysa, eski köşkün bulunduğu yere geldiğimizde, köşkün metruk ve yeni apartmanların arasında sıkışıp kaldığını gördük. Köşkün hemen bitişiğinde bir apartman daha yükselmişti. Yeni apartmanın adı da Melahat Hanım'ın soyadını taşıyor. En üst katın zilinde de çocukluk arkadaşımızın adı kayıtlı...

© Roz Kohen - Ailenin yeni apartmanı (2007)
Kapının zilini çalıp seslendiğimizde yanıtlayan ses, hiç kuşkusuz çocukluk arkadaşımızınkiydi. Merdivenleri çıktığımızda, altmış yıl sonra da olsa, birbirimizi tanımamamız zor olmadı...

Ayılmamışcasına sohbete daldık ve Metin'in aile fertleri ile tanıştık, kahvelerini içtik. Eski ortak komşuların haberlerini aldık sonra da tekrar görüşmek için sözleşerek, her zamanki gibi çok iyi bildiğimiz Bostancı'nın tren raylarının üstünden geçen köprüsü üzerinde yürüyüp denize, eski mendireğin bulunduğu dut ve incir ağaçlı sokaklarına doğru, yolumuzu bilerek devam ettik... [KanalKultur]

26 Aralık 2013 Perşembe

Roz Kohen: Değişen Şehir: Büyükada - Rafael Benshoam'ın Evi

© Roz Kohen - Dora 13-14 aylık..
Katarina ve Rafael Benshoam'ın
Büyükada'daki evinde (1947)

© Roz Kohen - Ablam Dora
en eski hatırasındaki gibi...
Büyükada'daki eski sahibi Rafael Benshoam
olan evin girişinde, kasım 2007
 
© Roz Kohen - Rafael Benshoam,
evin avlusunda hindisini beslerken
(Büyükada, 1947)
 
© Roz Kohen - Sevil Parlak,
8 kasım 2007'de evin önünde
ablam ve benim bu
fotoğrafımızı çekti, Büyükada
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - Büyükada'daki Nizam mahallesinde bulunan Doğan Sokağı Yokuşu'ndaki Rafael ve Katarina Benshoam'ın, biz henüz doğmadan önce inşa ettirdiği deniz manzaralı eve, ailece en son 1960'lı yıllarda gitmiştik.

Rafael Benshoam vefat ettikten sonra, eski "Adalı"lardan olan dul eşi Katarina, bu evi satmış; daha yukarılarda küçük bir ada evine taşınmıştı...

İstanbul'u her ziyaretimde olmasa bile, fırsat buldukça, adayı eş-dost ve kızlarımla gezdiğim halde, doğrusu bu evi yeniden ziyaret etmeyi düşünmemiştim.

2007 yılının kasım ayında ablam Dora ile İstanbul'da 15 günlüğüne özel bir buluşma tertiplemiştik. O, İngiltere'den, bense halen yaşadığım A.B.D.'den birer saat arayla İstanbul'a varmıştık. İstanbul'daki zamanımızı, hep eski dost ve anılarımızın olduğu yerleri bularak ve anılarımızı da yeniden yaşayarak geçirecektik....

Dönüşümüze birkaç gün kala, Büyükada'ya gitmeye karar verdik. Soğuk ve yağmurlu bir kasım günüydü. Kabataş'tan kalkan ada vapuru tenhaydı... Adaya varır varmaz, İskele girişindeki kahvehanede sıcak çaylarımızı içip, ay çöreklerimizi paketledikten sonra, emin adımlarla bildiğimiz ve daha önce yaz tatillerini de geçirdiğimiz yerlere doğru yollandık. Önce annemin akrabası Musyu Bienveniste'nin Maden tarafındaki evini aradık. Evin yerinde yeller esiyordu. Boş bir arsayla karşılaştık. Evin bakımsızlıktan çöktüğünü, miras sorunlarından ötürü de kimsenin sahip çıkmadığını da öğrendik...

© Roz Kohen - Ablam Dora, Rafael Benshoam'ın
yaptırdığı evin yeni sahibi,
Sevil Parlak ve öğrencileri,
Büyükada, kasım 2007
Ardından Rafael Benshoam'ın Nizam mahallesindeki evine doğru yola koyulduk. Ablam evin yerini eliyle koymuş gibi buldu. Çiseleyen yağmurun altında kaldırım yokuşu tırmandık ve dar demir kapı önünde durduk. Ablam, "işte burası" dedi. Öylece kapının dışında dururken, ellerinde fotoğraf makineleriyle peyda olan 3-4 kişilik "Güzel Sanatlar" bölümünde okuyan bir öğrenci grubu ve eğitimcileriyle sohbete daldık. Bu esnada evin sahibi de kapı önündeki kalabalığı görünce dışarıya çıktı.

Grup, ziyaretimizin nedenini ilgiyle dinlerken, ev sahibi de bizi avluya aldı, eve buyur etti. Ablam, "işte burada çekilmiş fotoğraf, en eski anılarımdan biri" derken, aynı şekilde, o 1947 temmuzundaki, ondört aylık olduğu dönemdeki gibi, gayri ihtiyari poz vermişti.

© Roz Kohen - Evin önünden görünen manzara,
Büyükada, kasım 2007
Duvarın yanındaki anılarımızı süsleyen ortancalar, 60 yıl sonra da zamana meydan okuyarak yerli yerinde duruyordu.

"Yeni" ev sahibi, kendisinden önce evin dört kez el değiştirdiğini anlattı. Karısının vapurla gelirken evi görebilmesi için parlak bir sarıya boyattığını söyledi. Evin girişindeki tuvallerden ressam olduğu her halinden belliydi...

Pek çok yazar ve sanatçı, adanın artık "yeni" sakinleri arasında yerini alırken, eski sakinleri ya dünyadan göçmüşlerdi ya da başka yerlere, diyarlara, ülkelere göçmüşlerdi...

Adadan dönüşümüz, akşam 5 vapuruyla oldu: Alt kamarada palto ve şapkalarımıza sarılıp oturarak... Tıpkı, bir daha geri gelmeyen çocukluğumuzdaki gibi... [KanalKultur]

22 Aralık 2013 Pazar

Roz Kohen: Değişen Şehir

© Roz Kohen
- Kuledibi ve Galata Kulesi (2010)

© Roz Kohen - "Bizim mahalle"nin
1992 yılındaki görünümü (Altıncı Daire / Şişhane)

© Roz Kohen - Melek Apartman'ın
son çektiğim fotoğrafı (1992)
 
© Roz Kohen - Melek Apartman'ın bulunduğu arsa
(2010)
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - Bir zamanlar Yahudi esnafın sesleri ile çınlayan ve Ara Güler'in fotoğrafının yansıttığı Yahudi Kuledibi mahallesi, bugün çok değişik bir havaya ve sosyo - kültürel dokuya sahip.

Camisi, havrası yerli yerinde; ama eski Apollon sineması, sonradan Apollon Havrası'nın sadakacılarının yerinde Selçuk İş Merkezi var.

Bir zamanlar, sadece uzaktan seyrettiğimiz Galata Kulesi cıvıl cıvıl turistlerle kaynıyor.

© Roz Kohen - Meşhur fotoğrafçı Süreyya'nın
yerinde artık "Gloria Jean's Coffees" var (2011)
Ara Güler'in fotoğrafında görünen eski Kuledibi mahallesindeki tarihi apartmanların çoğuna artık "bir çeki düzen" verilmiş. Musa Morali'nin Kıbleli Zade Sokak'ındaki Melek Apartman'ının bir asır geçirdiği arsası da bir duvarla çevrilmiş; arsada bir de ağaç yeşermiş. Kıbleli Zade Sokak'ının tam karşısında şimdi bir metro istasyonu var...

Anılarımda anlattığım annemin teyzesi Tant Sarina, bu mahallede otururdu. Tanıdık ve akrabalarımızın büyük bir kısmı da Kuledibi, Şişhane, Tepebaşı ve Tozkoparan mahallelerinde yaşardı.

Birkaç nesil Yahudi'nin devam ettiği Mektep Sokak'daki Musevi Lisesi'nin binası günümüzde de bir eğitim - öğretim merkezi olmağa devam ediyor: Haliç Üniversitesi İşletme Fakültesi bu tarihi binada şimdi...

© Roz Kohen - Apollon Havrası yerinde
bugün Selçuk İş Merkezi bulunuyor (2011)
Simalar ve sosyo - kültürel doku değişmiş; ama "bizim eski mahalle" canlılığını koruyor...

Eski Evlendirme Daire'sinin köşesindeki Süreyya adlı fotoğrafçıda 1939 yılında annemle babam, bize yadigar kalan düğün fotoğraflarını çektirmişlerdi. Bundan tam 30 yıl sonra, ayni fotoğrafçıya Amerikan Kız Koleji'nin 1969 yılı mezunları olarak gelip, kepli fotoğraflarımızı çektirmiştik.

Şimdi, bu tarihi Süreyya fotoğrafçısının bulunduğu binanın köşesinde bir Gloria Jean's Coffees var...

İstanbul'un bu eski mahalleleri, artık benim gözümde anılarla dolu birer canlı müze... [KanalKultur]

17 Aralık 2013 Salı

Roz Kohen: Globalleşme - İki Kardeşe İki Ülke...

© Roz Kohen - O sıralarda 50 bin kişilik
Las Cruces üniversite kentinin pazar yerinde
- Las Cruces, New Mexico, 6 ağustos 1983
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - Yetmişli yıllarla birlikte, bizim çekirdek ailemizin hayatı değişti. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan eşim, Amerika Birleşik Devletleri'nde yüksek lisans eğitimi yapmak istiyor; İsrail'deki ailesi de onu A.B.D.'ye "göç" etmesi açısından teşvik ediyordu.

Tüm Türkiye'de olduğu gibi, İstanbul'da da siyasi olaylar, gündelik hayatın bir parçası haline gelmişti ve giderek daha tedirgin edici, ürkütücü bir yön almıştı. Öğrenci olayları, öldürülen öğrenciler, üniversitelerin zaman zaman eğitime ara vermesi, sağ - sol çatışmaları, siyasi tutukla(n)malar, grevler, gaz tüpü, benzin - mazot, deterjan ve yağ kuyrukları ülke gündeminden düşmüyordu.

Annemle babam ise, kiracı - ev sahibi çatışmaları içindeydi...

Eşim de bu arada doktorasını yapacağı bir üniversite arama çabasındaydı. Ve nihayet, 1981'de A.B.D.'nin New Mexico eyaletinin küçük bir üniversite kenti olan Las Cruces'e, onun doktorasını amaçlayarak göç ettik...

© Roz Kohen - 4 sene ayrılıktan sonra
kısa bir tatilde ablam Dora ile Londra'da
buluşmamız - 15 haziran 1985, fotoğraf
Trafalgar Square'de çekilmiş
İstanbul'da teknik ressamlık yaparak geçirdiğim beş yılda, ablam Dora tıp mesleğinin yanı sıra, ilerici siyasal akımlarda kendi meslektaşları, yakın arkadaslarıyla birlikte öncü pozisyonundaydı, siyasi faaliyetlerin bir parçası olmuştu. "12 Eylül 1980 Darbesi" ile onun da kendi çevresindeki pek çok meslek sahibi arkadaşları gibi ülkeden ayrılması gerekti ve ailesi ile İngiltere'ye yerleşti...

Ester ve İsak Kohen bir süre daha Bomonti'de kaldılar. Babam İsak Kohen'i aniden Şişli meydanında bir arabanın çarpması sonucunda talihsiz bir şekilde kaybettik. Annem Ester Kohen de dul ve yalnız kalınca, 80'li yıllarda İngiltere'de ablamın yanına yerleşti...

Kimisine göre, "Gezginci Yahudi" mitinin bir parçasıyızdır ama, bana sorarsanız eğer, Türkiye'den o yıllarda göç eden pek çok yurttaşlarımız gibi, globalleşmenin öncüleriydik...

Sonuçta, A.B.D.'nin dört ayrı eyaletinde yaşamama rağmen, Amerikan Yahudi toplumuyla pek bir iletişim içinde olmadım. Amerika'nın çalışma sistemine ve eğitimine adapte olabildim, ancak kültürüne uzun yıllar mesafeliydim... İş ve eğitim çevrelerinde aradığımı bulsam da sosyal hayatımda sadece görünüşte ayak uydurmuştum. En darda kaldığım zamanlarda da bir nebze rahatlayabilmek için İstanbul'da kökleşmiş en az beş asırlık Yahudi kültürüne sığınıp, "konuşulan Museviceyi" hatırlamaya başladım. Anılarımda huzur buldum... [KanalKultur]

10 Aralık 2013 Salı

Roz Kohen: Yahudi Kimliğimiz

© Roz Kohen -
Şişli'deki evde ben, annem Ester ve ablam Dora
 
© Roz Kohen
- Çapa Devlet Hastahanesi'nde
doktor olan ablam Dora
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - 1975'te İsrail'den İstanbul'a dönüşüm, benim açımdan bundan böyle Yahudi kimliğimin ön planda olmadığı anlamına geliyordu.

Altı sene İsrail'de bir Türk olarak yaşamış; oradaki kültüre intibak edememiş, yerel halkla kalıcı dostluklar kuramamıştım. İstanbul'a döner dönmez eski dostlarımı, sınıf arkadaşlarımı bıraktığım yerde bulmuştum.

Yabancı uyruklu olan eşim, Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretime başlamıştı. Bense, mimari bürolarda teknik ressamlık yaparak yeni yaşamımı ve İstanbul'un tadını doyasıya çıkarmaya başlamıştım. Edindiğimiz iş ve okul arkadaşları arasında Yahudi olanlar göreceli olarak azdı.

Annemler artık Şişli'de oturuyordu. Babam, en nihayet 1975 yılında 50 sene çalıştığı Safra Biraderler'den emekliye ayrılmıştı. Çevreleri daralıp, dağıldığından artık Yahudi bayramlarını da az kutluyor olmuşlardı. Keza, yazlığa da gidilmiyordu... Onlar da nihayetinde TV ve telefon edinmişti. Ve eve giren çıkan, "azalmıştı"...

Şişli, o sıralarda kozmopolit ve her mali seviyeden görüntüler sergileyen bir semtti. Şişhane'deki komşuluklar, Şişli'de pek yoktu..

© Roz Kohen
- 1975-80 yılları arasında çalıştığım
inşaat şirketinde iş arkadaşlarıyla..
Hamursuz bayramlarında kendi dar çevremizde toplansak da annemle babam eski canlılıklarında değildi. Cemiyetin saygıdeğer üyeleriyle ilişkileri olmadığı gibi, toplumsal kulüplere üye değildiler ve onların sosyal faaliyetlerine çok az katılıyorlardı.

Akrabalarla artık telefonla görüşülüyor ve davetsiz misafirliğe gidilmiyordu...

Ablam doktor olmuştu; arkadaş çevresi de kendi mesleğinden olanlar ve iş arkadaşlarından ibaretti.

Bense, bir mimari büroda teknik ressam olarak çalışıp, hem kolej arkadaşlarımın birkaçı hem de çalıştığım mimari firmalardaki yeni dostlarla görüşüyordum...

O sırada evli olduğum eşim de "İstanbul Yahudi kültürü"yle yetişmediğinden, sadece üniversite arkadaşlarıyla sağlam dostluklar kurabiliyordu.

© Roz Kohen - Şişli'deki apartman
dairesinden sokak görüntüsü -
O sıralarda şehir içi mahallelerde
"ayı oynatıcıları"na rastlamak mümkündü -.
Hem annemiz ve babamız hem de bizim nesil, sanki İstanbul'un Yahudi cemiyetinden iyice uzaklaşmıştı... Annemin nesli için, gelecekleri endişe yaratıyordu. Babam, emekliye ayrılmış, dolayısıyla geliri kısıtlıydı... Her ikisi de yetiştikleri toplumun dışında kalmışlardı. Onların, genç nesil gibi büyük topluma katılma imkanları kısıtlıydı.. Dile ve yeniliklere ayak uyduramıyorlar, geleceğe umutsuzlukla bakıyorlardı...

Bizlerse, "yeni" dostlarımızla rakı sofralarında politika hakkında tartışıp, İstanbul'un kültürel faaliyetlerini, günün olaylarını yakından takip eder hale gelmiştik.

Kısa tatillerimizi dostlarla Marmara Adası, Erdek ve Bursa'da geçiriyorduk... [KanalKultur]

6 Aralık 2013 Cuma

Roz Kohen: İsrail Yılları

© Roz Kohen - Kudüs yakınında bir yaz mevsiminde
çalıştığım Kibutz-Kiryat Haneviim.
Japon arkadaşımın ödünç verdiği kimonosuyla (1971)

© Roz Kohen - Kudüs Ağlama Duvarı -
Kudüs Ağlama Duvarı ve eski şehir 1967 savaşı
sırasında Ürdün'den alındı. Kudüs'ün sur içinde
kalan bölümü üç dinin en kutsal yapılarını içerir.
Ömer Camii ve İsa'nın çarmıha gerildiğinde
kat ettiği yol (Via Dolorosa) bu surların içindedir.

© Roz Kohen - Hz. Ömer Camii ve Mescid-i Aksa Camii
 
© Roz Kohen - Kudüs İbrani Üniversitesi
kampüsüne giden yol üzerinde (aralık 1971)
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - 1968 yazında, İsrail'de bir ay süren turistik gezimden sonra artık kararımı vermiştim:

Kolejden mezun olur olmaz İsrail'e gidecek; orada üniversitede okuyacak ve evin ağır baskısından da kurtulacaktım...

Nitekim, planladığım şekilde temmuz 1969'da İsrail'e öğrenci vizesiyle gidebildim. Bir önceki sene, uçak biletimi de alabilecek kadar parayı, karşı komşunun çocuklarına ders vererek kazanmıştım. Böylece babam bu yolculuğa itiraz etmeyecek; bir de gidişim bir kimlik arayışı gibi görünecek; annemle babamı İstanbul'daki Yahudi topluma karşı ezik hissettirmeyecekti.

O sıralarda, Yahudi gençlerden İsrail'e okumaya gidenler çoğalmaya başlamıştı. Benimkisiyse, bir kimlik arayışından ziyade, bir bağımsızlık arayışıydı...

© Roz Kohen - Kudüs'te Guzel Sanatlar Akademisi'nde
yaşadığım öğrenci yurdunun önünde
iki Polonyalı öğrenci arkadaşımla (1972)
O yıllarda, Amerikan toplumundaki yaşıtlarımız, liseden sonra evden uzak bir şehre gidip, ailesinden uzakta üniversiteye gidebiliyordu. Bizdeyse evden uzakta yaşamaya hala biraz kuşkuyla bakılıyordu.

O dönemde, İsrail 6 Gün Savaşı'ndan galip çıkmış ve kendine güveni artmış bir ülkeydi.

O yazı, İsrail'in kuzeyinde Hayfa'ya yakın Afula şehrinin eteklerinde Kibutz Merhavia'da geçirdim. Kibutz Merhavia, o zamanlar sosyalist-zionist gençler tarafından ve Sovyetler Birliği'nin eşitlik anlayışına göre 1929'da kurulmuştu ve üyeleri Kibutz için çalışır, her ihtiyaçları karşılanırdı.

800 kişilik bu toplum, hem tarımda hem de kitap baskı işinde üretken bir modern köydü.

Misafir gençler olarak bizler de 3 ay zarfında yarım gün çalışıp, geri kalan zamanımızda İbranice öğreniyorduk. Gençler çoğunlukla Orta-Doğu, Orta Avrupa ve Güney Amerika ülkelerinden gelen Yahudi gençlerdi...

© Roz Kohen - Kızıl Deniz Kıyısı'ndaki
Sharm El-Sheikh'ten bir görüntü.
İsrail Sina Yarımadası'nı 1967'deki
6 Gün Savaşı'nda işgal etmiş, sonra da
Mısır'la yaptığı anlaşma sonucunda,
1973 Harbi'nden sonra iade etmişti.
Eğlenceli geçen yaz mevsiminin sonunda bu 30-40 kişilik grup, İsrail'in değişik şehirlerindeki üniversitelerde hazırlık sınıflarına başvurmuş ve dağılmıştık.

Güzel sanatlara meraklı olduğumdan Kudüs şehrini seçmiş ve hazırlık sınıfını Kudüs İbrani Üniversitesi'nde yapmaya karar vermiştim.

Bir yılın sonunda, o sıralarda İsrail'in tek Güzel Sanatlar Okulu olan Bezalel'e kabul edilmiş ve endüstri tasarımı okumaya başlamıştım...

Bundan sonraki 4-5 sene umduğumdan çok daha zorlu geçti.

Bazan öğrenci yurtlarında ya da birkaç arkadaşla yaşadığım dairelerde hayatımı devam ettirirken, hem okula gittim, hem de değişik işlerde çalıştım.

Bu esnada, "kültürel farklılığımı" her geçen gün daha fazla hissettim ve yeni hayatıma alışmakta güçlük çektim. Birkaç yakın arkadaşım, yabancı ülkelerden gelen gençlerdi.... Birbirimizle anlaşıyorduk, ama İsrail'de uyum sağlamakta zorlanıyorduk.

© Roz Kohen - Sharm El-Sheikh'te
Güzel Sanatlar Okulu'nun öğrencileriyle
boyamaya gittiğimiz karavanlar (1972)
Nihayetinde, arkadaşlarım geçen yıllar içinde evlerine döndüler...

Akademideki eğitim sistemi çok farklıydı. Öğrenciler çok daha girişken ve cesaretliydi; hocalara isimleri ile hitap edip, kendilerini çok rahat ifade ediyorlardı. İsrailli kızlar askerlik görevi yapmış ve korkusuz, daha serbestlerdi.

Giderek dolaşmayı sevdiğim yerler, eski Kudüs şehriydi. Orada ellerinde tespihleri ile tavla oynayanları, seyyar satıcıları gördükçe, kendimi evde hissediyordum...

O yıllardan en çok İstanbul ziyaretlerimi hatırlarım. Genellikle bahara rastlayan Hamursuz Bayramı'nda ve yaz mevsiminde eve, yani İstanbul'a geliyor, eş-dost ile hasret gideriyordum.

Bu ziyaretlerimde eski dostlarla Bursa, Bodrum, Bozcaada ve Marmara Adası'na gidip, baharın ve yazın tadını çıkarıyorduk. Sonra tekrar Kudüs'e dönüyor, bir yandan okula gidiyor ve teknik ressam olarak Hebrew Union College'deki Arkeoloji Bölümü'nde ve mimari bürolarda çalışıyordum.

Bu arada yalnızlık da çekiyordum.

Artık tanıştığım yabancı kökenli arkadaşların çoğu ülkelerine dönmüş, dönecek ülkesi olmayan Orta Avrupa Doğu Blok'u ülkelerinden olanlar da Kanada, ABD ve Avustralya gibi ülkelere gitmenin yollarını arıyorlardı.

Nedense bir türlü dönmeyi göze alamıyordum, bu esnada artık Şişli'de yaşayan bizimkilerle bir çatı altında yaşayamayacağımı düşünüyordum.

Nitekim, ancak 1975 yılında, evledikten iki sene sonra İstanbul'a dönebildim...

İsrail'de tanıştığım yabancı arkadaşlarımın bir kısmıyla bulundukları ülkelerde haberleşmeye devam ettim... [KanalKultur]