Bu Blogda Ara

Hasan Gürgenarazili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hasan Gürgenarazili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2013 Cuma

Hasan Gürgenarazili: Dünya Çapında Özlem ve Hüzün - La Paloma

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] -  Bugün size dünyanın en çok çalınan "hüznün, özlemin ve aşkın" aynı zamanda da protestonun şarkısından, ilk kez Julio Iglesias de la Cueva'nın yorumuyla tanıştığım daha sonra Elvis Presley, Dean Martin, Freddy Quinn ve Hans Albers'in yorumlarıyla dinlemekten bıkıp usanmadığım "trans-kültürel" bir şarkıdan, "La Paloma"dan söz etmek istiyorum: Sigrid Faltin'in yönettiği, "La Paloma. Sehnsucht. Weltweit. / La Paloma. The song. Longing. Worldwide. / La Paloma. Añoranza. Mundial." adlı; Almanca ve İngilizce sürümü 93 dk. 35mm Dolby Digital, İspanyolca versiyonu 86 dk. olan bir belgesel filmden de aynı zamanda.

Küba'da Sebastián de Yradier (ölm. 1865) tarafından bestelenen 150 yıllık bir şarkı, La Paloma.

İspanyol - Basklı müzisyen Sebastián de Yradier (Sebastián de Iradier y Salaverri), 1809 Lanciego'da (Rioja) doğmuş. Madrid ve Paris'e gitmiş. 1850 - 1860 yılları arasında Amerika turnesine çıkmış. Küba'dayken, "La Paloma"yı bestelediğine inanılıyor. Ardından Bask'a dönmüş ve 1865 yılında unutulmuş bir şekilde ölmüş.

Gelelim "La Paloma"ya:

Günümüzde Zanzibar'da bir düğün, Romanya'da ise bir cenaze töreni "La Paloma" ile nihayetlenirken; o, Meksika'da yeni seçilen Devlet Başkanı'na karşı "ideolojik" bir tepkiyi dile getiriyor. Aynı zamanda Almanların favori şarkısı. 2003, Bild gazetesi okuyucuları, "La Paloma"yı yüzyılın şarkıları arasında konumlandırdı. Kuzey Almanya'da bu Freddy Quinn ve Hans Albers'de ifade bulan denizci romantizmiyle ilgisi olmayan denizciliğe ve onun özgürlüğüne ait bir simge.

"La Paloma" niçin değişik tenlerdeki ve dinlerdeki insanlara gözyaşı, dahası hüzün ve özlem verir? Dünyada üçbinden fazla dörtbine yakın farklı sürümü bilinen bu şarkının sırrı nedir?

23 Eylül 2013 Pazartesi

Hasan Gürgenarazili: Hapı Yutmak...

 Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] -  Ne zaman işlerinden bunalıp tatil yapabilecek bir zaman bulabilse, Pasifik'teki o adaya giderdi. Yine öyle oldu...

Dünyanın en yaşlısı, aynı zamanda en genci olan yeni yetme; eski kulağı kesik "Yaşlı Adam", çok sevdiği yerde, küçük teknesi Hexagon'la Pasifik'teki o adada balık tutuyor; okyanusun açıklarında oynaşan balıkların peşine düşüyordu.

Kuşkusuz, elinde balıkçı yüzüğü olmasına karşın, bu amatör balıkçı, kılıç balığı avında değildi ama, köpekbalıklarıyla da sık sık karşılaşıyordu.

Hayatının muhakemesini yaptığı, belli bir süre için inzivaya çekildiği yerde, mutluydu mutlu olmasına ancak, geçmişle gelecek arasındaki anda akıp giden dalgalı suya, esip gelen fırtınaya çevirmeye yüz tutmuş rüzgara karşı kürek çekerken, öylece bir başınaydı...

Kıyıya ulaşıp, Hexagon'u sığınağına çekti. Yılların tecrübesiyle havanın bozmak üzere olduğunu artık anlayabiliyordu.

Kumsalda öbekleşip oturan bir grup adamın yanından kulübesine seyirtirken, rüzgarın yardımıyla artık sesleri duymaktan yorulmuş kulaklarına "hiç" yabancı olmadığı bir lisan çalınınca, "bunlar da nereden çıktı" dercesine dikkat kesildi. Öbekleşen adamları ve rüzgarı önüne alarak, belindeki deniz suyunun giremiyeceği torbasından bir çift kulaklık çıkardı ve kulaklarına takarak, altın rengine dönüşmüş kumsala oturuverdi. Rüzgar, sesleri müzik notaları gibi havada uçurup, ahengli bir şekilde kulaklıkların mekanik aksamından içeri taşıyordu...

"Evet, evet, bu seslerden ibaret lisan o" dedi, kendi kendine...

18 Eylül 2013 Çarşamba

Hasan Gürgenarazili: 'Uçkursuz Feylozof Meyder' Nicksiz Kalmış

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Bir süredir yoğun işlerim nedeniyle "Absurdistan"a gidemez, dağlarında ormanlarında, ovalarında yaylalarında, vadilerinde kanyonlarında dolaşamaz; 'Kahvehane -  Kıraathane' sohbetlerine katılamaz olmuştum.

Absurdistan vatandaşı bazı "user"ler, köyün delisinin dışında her nasılsa yokluğumu hissetmişlerki, e-posta kutuma gönderdikleri 'nâme'lerle ülkelerinin gidişatıyla ilgili, komşularının ve halet-i ruhiyelerinin ahvalleriyle ilgili havadisleri iletmeye başladılar.

'e-Nâme' adını verdiğim 'Absurdistan'ın çeşitli izahatlarını, orada gelişen olayları ve 'Absurd'larla 'Absurde'lerin psiko-analizlerini içeren e-postaları zaman buldukça sizlerle paylaşıyorum.

Bunlardan biri de bir 'zombi' tarafından kaleme alınan aşağıdaki e-Nâme.

'Satılmış Ruhlar Alemi'nin Zombisi' şunları yazıyor:
"Hiç kardeşim,
Bir süredir Absurdistan'da seni göremiyorum. Herhalde hayatla cebelleşiyorsun. Burada herşey daha da absurd oldu.
Anlatmaya nereden başlasam ki:
Absurdistan ahalisi, görülmemiş bir şekilde 'Absurd' kimliğine sahip çıkmaya başladı. Hatta 'Absurdistan'dan hikâyeler' köyü dahi kuruldu. Köyün muhtarlığına Absurdistanlı 1Absurd seçildi.
Absurdistanlı 1Absurd'un yaptığı ilk icraat, 'Absurdistan'dan hikâyeler' köyünün delisi 'DeliDivane'yi tımarhaneye attırmak oldu. En son, Akıllılar Tımarhanesi'nin 9. Hariciye Koğuşu'nda olduğu havadisini onu ziyarete giden birilerinden almıştım. O günden bugüne 'DeliDivane'den ses-seda yok. Akıbetini kimse bilmiyor, meçhul...

15 Eylül 2013 Pazar

Hasan Gürgenarazili: Biri birine birisi için 'ajan' dedi mi...

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Nice zamandır böyle bir yazı yazmak istiyordum. Nitekim gün bugünmüş...

Absurdistan'da biri birine birisi için "ajan" demiş. Demiş te kıyamet kopmamış. İşte hayat bu ya; malum biri, birine birisi için "ajan" dedi mi hep düşünürüm: "Bunu nereden ve nasıl biliyor?" diye... Ve aslında neyi 'de-şifre' ediyor?

* * *

Hafızamı şöyle bir yokladım. Absurdistan'da yıllar önceydi. Absurdistan Valisi'nin özde atadığı, sözde ise umuma seçtirdiği Absurdistan Sultanı tarafından, Absurdistan gundilerinin hâl ve ahvâllerinin nasıl olduğunu arzetmesi amacıyla fermanla görevlendirilen demokratik bir bilirkişi heyetinden olan, sonradan Absurdistan Kadısı tarafından rapora kaydettiği görüşleri nedeniyle yargılanan zat-ı muhteremlerden baskın şahsiyetiyle dikkatleri toplayan müstesna biriyle hasbihal ederken, söze her ne halt etmeye karıştıysa karışıp, lafımıza tabanca sıkan biri, bir başka biri için "o bir ajan" deyivermişti. Baskın şahsiyetli zat-ı muhterem de "One minute, sen nereden biliyorsun?" diye "hiç" duraksamadan soruverince, o, birisi için "ajan" diyen biri, anında yanımızdan uzaklaşıvermişti...

O günden bugüne yeri gelince düşünürüm, gerçekten birisi için "ajan" diyen biri, bunu nereden ve nasıl bilir diye?..

12 Eylül 2013 Perşembe

Hasan Gürgenarazili: Hiç yoktan iyidir

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - İş yükü başımdan aşınca yazamadım, kuşkusuz bir süre. Sakin bir pazar günü mümtaz okur için, yeniden bir şeyler kaleme alırken, yazma tembelliği daha da ağır bir şekilde hissettirirken kendini, geçen sürede nelerin değişip değişmediğine bir bakmak istedim. 

Dünyayı "domuz gribi" kasıp kavurmak üzereyken, "devletin malı deniz yemeyen domuz" diyerek de olsa domuz yâd eden memleketim insanı, yine "bir şey olmaz" havasında. Atalarımız "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" özlü sözünde, bu durumu ne güzel de açıklamış aslında...

Özde değişmediğini, ancak geçen yılların kendisini tabiatıyla değiştirdiğini, "evrildiğini" söylerken bugünkü liberal – muhafazakâr ve mağrur, dünkü devrimci – ilerici ve mağdur kardeşimin okuyacağını düşünmüyorum bu yazıyı! O bodoslama memleket meseleleriyle "tavizsiz" uğraşırken yine, ideoloji üniforması kuşanmış bir şekilde, "liberal – devrimci" kimliğiyle mücadele ediyor tekrar militarizmle. Bilinç altına işlemiş şu özlü sözle: "Köprüyü geçene kadar ayıya dayı de!"..

Hâl böyle olunca, TÜBA üyesi dostumun sık sık verdiği bir örnek geliverdi aklıma. "Hiç yoktan iyidir" deyip paylaşmak istedim, arada "ne şiş yansın ne kebap" diyen "aklı selim" okurla...

Birbiriyle geçinemeyen kentli – köylü ya da köy kentli yaşlı ve genç iki "huysuz" komşu – aynı zamanda akraba arasındaki ağız dalaşı veya "çiş yarışı", köy kahvesinde de devam eder.

Yaşlı olanı şöyle söyler:

11 Eylül 2013 Çarşamba

Hasan Gürgenarazili: Geçti

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Yalnızdı. "Gizli bir hazine"ydi, bilinmek istendi.

Onsekizbin âlemi yarattı. Büyük bir patlama oldu; her bir âlem bir tarafa savruldu.

Güzellikler içerisindeki Dünya'da o'nu yaratmaya ve "fanî" kılmaya karar verdi.

"Fanî"liğin bekâsı ve onun da harcı için Azrail'i görevlendirdi. Azrail yeryüzünü dolaştı. Dört bir taraftan toprak taşıdı. Magmanın ateşini ve deryanın suyunu getirdi. Ateşi ve suyu toprağa kattı, karıştırdı. Havaya savurdu, rüzgâr bir kez daha karıştırdı. Harcın mayası "ab", "bab", "nar" ve "hak" oldu.

Harc yoğruldu, balçık oldu; velâkinmaya tutmadı. O'na danışıldı. "Nur"undan "nur" verdi. Balçık maya tuttu.

Geldi balçığa "üfledi", bir "nefes" verdi. Balçık "can"landı. "Can" oldu, "Adem" oldu. "Nefes" aldı; "nefes" verdi. İlk "nefes" ilk "dem"di. "Dem" aldı, "dem" verdi. Her "nefes" bir "dem"di. Her "nefes" her "dem"di.

"Nefes" gönüldendi. Önce "gönül gözü" açıldı. "Gönül gözü", "gizli hazine"yi gördü. O'nu tanıdı, bildi. Her "nefes"te O'nunla hayat buldu. O'nu yüreğinde hissetti. "Kalb"ine nakşetti.

"Gönül gözü", "her ne ararsan kendinde ara" dedi. "Can" vuslata erdi. O'nunla hemhal oldu. "Nefes" "nefes"e, "dem" "dem"e karıştı. Âteşîn-dem oldu...

10 Eylül 2013 Salı

Hasan Gürgenarazili: Büyüklere masallar - Wiyanawanda - II

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Geçtiğimiz günlerde, zamandan, gerçekten ve tarihten bağımsız gibi düşünülen, lakin üçünü de birbirine sımsıkı bir zincirle bağlayan, kenetleyen ve hepsini içeren bir masal anlatalım dedik.

Küçükler için değil, siz büyükler için kaydıyla, tanrıların insan biçiminde olduğu, tanrılar tarafından yönetilen şehr-i Wiyanawanda'yı anlattığımız masalımıza başladık:

* * *

Baş tanrı "Tarhunt"a sunakta sunulacak "Wiyana"nın (şarap) hazırlanması amacıyla, onun adına sarayı yöneten Sultan tarafından "Gal gestın" (şarap başı) atanan kişi, "efendisini" korumak için "canla başla çalışacağına" ve hatta bunun için "ser"den bile geçeceğine, sadakatının bir köpekten dahi daha fazla olacağına, mutlak itaate dair yemin ettikten sonra, saraydaki makamına oturur; bir eli yağda, bir eli balda bir hayat sürermiş.

Sultan'ın önünde "Tarhunt" adına yapılan "Gal gestın" atama yemininin ve de töreninin adına "Köpekleşme" denirmiş.

"Gal gestın" bu yeminin ve törenin ardından, Sultan önünde köpek postundan bir entari giyer, onu bir daha hiç ama hiç çıkarmazmış. Köpek postundan yapılan bu entariyi giyme hakkı ise sadece "Gel gestın"e aitmiş. Herkes onu üzerindeki giysiden, entarisinden tanırmış.

6 Eylül 2013 Cuma

Hasan Gürgenarazili: Büyüklere masallar - Wiyanawanda

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Modern resmin peygamberi addedilen İspanyol ressam Francisco de Goya'nın (1746 — 1828) 1804'de bitirdiği "Zaman ve Tarih" adını taşıyan yağlıboya tablosunun "La verdad, el tiempo y la historia" adını taşıyan (Gerçek, Zaman ve Tarih) ve Museum of Fine Arts / Boston envanterinde yer alan ön çizimi (1797 — 1799) iki değişik yorum içerir.

Tablonun ilk yorumunda, elinde kum saati tutan ve kanatlı olan yaşlı çıplak erkeğin "Zaman"ı betimlediği, ayakta duran ve kıyafetleri "Zaman" tarafından soyulan bayanın "Gerçek"i temsil ettiği üzerinde durulur. Yerde devrilmiş sütun parçası üzerinde oturan ve resme bakana sol omuzunun üzerinden doğrudan karşılık verircesine anlamlı bakan çıplak kadın figürünün de "Tarih" olduğu söylenir. Bu yoruma göre, tabloda karanlık ve kanatlı bir gece yaratığı şeklinde betimlenen Zaman, iki güzel kadın olarak çizilen Gerçek'le Tarih'i tehdit eder. Bunun dayanağı, Zaman'ı temsil eden figürün hayvansal ve yarasaya benzeyen yüz hatlarıdır. Zaman, üzerinde uçuşan, karanlıktan gelen gece yaratıkları olan baykuş ve yarasalarla ortak çalışır; Gerçek'i ortaya çıkartmaktansa, karanlık gölgeler dünyasına çekerek, onu hayal ve yalanlar dünyasına dahil etmeye uğraşır. Gerçek'i temsil eden güzel kadın büyük bir korkuyla Zaman'a bakar, ancak Gerçek'in aydınlatıcı ışığı Zaman'ın kanatlarına da vurur.

Tablonun diğer yorumunda, devrilmiş sütun üzerinde oturan Tarih'in sol elinde gönye, sağ elinde karalama kağıdı vardır. Gönye ve karalama kağıdı, mimarlığın sembolleri olarak bilinir. Ayakta duran kadın, Zaman tarafından yenecek olan güzelliğin betimlenmesi olarak anlaşılabilir. Mimari boyuttan yola çıkılırsa, ayakta duran kadın, resim ve heykel sanatlarının bileşkesi şeklinde yorumlanabilir. Üç sanat da Zaman'a ve yok olmaya mahkumdur. Zaman, onlar için karanlık ve tehlikelidir.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Hasan Gürgenarazili: Sanatçı... nedir bu? - Chagall (1887 - 1985)

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Pazarola "akl-ı selim" okur!

Geçtiğimiz günlerde Türkiye'de Pera Müzesi'nde (İstanbul) bir Chagall sergisi açılınca, mümtaz Türk basınının şimdilerde sanatsever ve aksakallı "monşer" duayenlerinden birinin "fırçasıyla âşıkların uçuştuğu" ressam olarak nitelediği Marc Chagall'le ilgili kimi bilgilerimi eski-anakaranın karlı bir gününde sizinle paylaşırken, bu vesileyle bir kitabı "teğet" de geçsem anımsatmak istedim:

Chagall'in yapıtlarıyla yakından tanışmam, New Yort'taki Museum of Modern Art'ta (MoMA) yer alan iki tablosuyla başlar. Bunlardan biri Paris yıllarında "La Ruche"da 1911'de ürettiği insan ve hayvan, doğa ve köy / uygarlığı resmettiği radyal kompozisyonlu "Moi et le village / I and the Village / Ich und das Dorf" (Ben ve Köy) adlı tablosudur. Diğeri de 1915-1920 yılları arasında ürettiği elinde asası, sırtında çuvalıyla "uçan" bir insanı doğduğu kent üzerinde resmettiği, bir tür insan ve kültür, din ve insan-toplum ile mimari arasındaki ilintiyi verdiği "Au dessus de Vitebsk / Over Vitebsk / Über Witebsk" (Vitebsk semalarında) adlı yapıtıdır. Yine ressama ait "Exodus"un (1952 / 1966) yanı sıra The Art Institute of Chicago / Chicago'daki "Doğum" (1912) ve "Beyaz Çarmıha Germe" (1938), St. Louis Art Museum / St Louis'deki "Adem ve Havva" (1912), Stedelijk Museum / Amsterdam'daki "Kemancı" (1912 / 13) ile Kunstsammlung / Düssoldorf'taki (Nordrhein-Westfalen – NRW) "Kemancı" tablolarını da saymadan geçemeyeceğim.

* * *

Şair, hayalperest, egzot... Resim yasağını dikkate almayan Musevi, çok çocuklu gariban bir fakir ailenin oğlu olarak, hayatı boyunca Marc Chagall'in rolü, "yalnız sanatçı" ve "toplum dışında" yaşamak oldu. O, yaşadığı gerçeklerle toplumun içindeydi ama ona dışarıdan bakıyordu.

Hasan Gürgenarazili: Uyur idik uyardılar; uyanmış idik uyuttular...

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - "Tıknefes" olduk, "Nefes"siz kaldık, ama "türkü"süz kalmadık! Nenni de nenni...

Bir dostum sayesinde tanıştığımız ve "öbür dünya" olarak tanımladığımız, sanal âlemde ve orada kurulan chat odalarında, canlar türküler dinliyor, dinletiyor; kâh halaylar çekiyor, kâh zılgıtlar (tiyy veya teww) atıyor; bazan birbirlerine rakı kadehleri göndererek "aşk" ile mest oluyor.

"Okey" ve "kağıt oynama" illeti, özel programlar aracılığıyla canlar arasında rutin olduğu üzere, sadece kültür derneklerinde değil; "öbür dünya"da da devam ediyor; çifte gidip, okey dönmeler ve okey atmalar, bundan dolayı atışmalar da yaşanıyor.

Kısaca, "öbür dünya"daki yaşamın bu dünyadaki yaşamdan pek büyük bir farkı bulunmuyor. Canlar alışkanlıklarını ve yaşam stillerini hemen hemen birebir "öbür dünya"ya da taşımışlar. Sadece bir farkla, sınırları aşan bir şekle büründürerek. Ne de olsa kolay "adapte" oluyoruz. Lakin "biz bize benzeriz" düsturunu unutmadan.

* * *

Canların biraraya gelerek, kimilerinin zaman zaman hem sesli hem de yazılı olarak "gelin canlar bir olalım; başka yerde düşman yok düşman içimizdedir" dedikleri "kendilerince kendilerini aktardıkları" şu "türkü" odalarını sözlü, yazılı ve görüntülü chat odalarının bulunduğu bir sanal âlem programında geçen süre içinde belirleyebildik ve kaydedebildik:

@)>-->>-->-TuRKuLeR-DiYari-<--<<--<(@

28 Temmuz 2013 Pazar

Hasan Gürgenarazili: Müsvedde

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Hafta sonlarımı kendime ayırırım. Yazı yazma zamanımdır. Bunu gerçek bir Mephisto olan 'imalathatası'yla uğraşmaya başladığımdan beri yaparım.

Adam, yıllarca dernekçidir; hem de profesyonel dernekçi. Türlü derneklerde bulunur. O dernek senin, bu dernek benim, dolaşır durur. Her dernekte takkesini değiştirir. O dernekte küser, başka derneğe gider. Oradan ayrılır başkasına gider. Gene gelir, gene gider...

Herşeye yeniden başlar. Temiz sayfa açma rekortmenidir. Bakkal defterine dönmüş eski defterlerini görmeden.

Önce bir dernekte bulunur övgüler düzer; sonra takkesini aldığında eski dava arkadaşlarıyla ilgili tuttuğu notlarını yazar. Elinin kalem tuttuğunu düşünür. Küsünce, yazar da yazar...

"Fi tarihinde şöyleydi" diye başlar. İyi de takkesi başındayken ne haltlar karıştırdığını es geçer.  Birilerinin de onu yazdığından habersizdir. Yaşadıklarından ve yaşattıklarından habersiz göründüğü gibi.

Zeytinyağı gibidir. Bakar, "fi tarihinde öyleydi" der; bugünkü durumun sorumluluğundan sıyırır aklınca. Yağ gibi üste çıkar. Cıyaklamasının kalemi olduğunu düşünür. Düşünür de düşünür...

Yeri geldiğinde, araştırmacıdır, yeri geldiğinde edebiyatçı...

 Siyasetçidir ve dernekçi...

Eline-beline-diline düsturuna sahip olduğunu da düşünür.

Tarihçiliğe soyunur; aklı sıra a-tipiktir, ama aslında anakroniktir.

Ehh artık internet de icat olunca, orada da at oynatır. Partiden, dernekten arta kalan mesailerini internette gruplarda değerlendirir. Artık "intellektüel"dir ya. Elinde takkesiyle. Al takke, ver külâh; o grup senin bu grup benim yazar durur. Bir grupta yaşasın şu, öbür grupta ölsün şudur. Kaynamış şeker, şerbeti iyi bilir. Ne de olsa kadayıfı pişirmeyi öğrenmiştir. Nabza göre şerbet verir, ortama göre de söylev değiştirir. Hangi grupta ne söyleyeceğini iyi bilir. Takkesi elindedir. Ne de olsa söylevi dernekte, kulislerde ve de msn'de şekillenmiştir. Kendine ricâl-ı gayb "misyonu" yükleyip o'nu, bu'nu, şu'nu "sanal" diye itham eder; aklınca Hoca Nasreddin gibi göle maya çalar! Sonra bakarsınız, ortalıktan kaybolmuştur; hakikaten gayb olmuştur...

26 Temmuz 2013 Cuma

Hasan Gürgenarazili: Alıp başını gittiler...

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - 'Kün' dedi, üfledi. Ol anda, balçığa 'nefes' verdi. Oracıkta 'nefes' aldı, 'Adem' oldu. Dört bir yana göçtü. Bozkırdaydı; kondu, göçtü. Ekin ekti eyleşti, 'sürü' güttü göçtü...

* * *

Geldiler, akın akın... Oradan, buradan, şuradan... Ama 'doğu'dan...

Sürü sürüydüler... Sürüleriyle geldiler... Atlıydılar, göçebeydiler; atlı göçebeydiler; çobandılar... 'Azap çeken hayvanları' gördüler...

* * *

Bir kısrak başı görünümündeki yere, geldiler... Orada yeniden 'doğdular'; 'ölmeden öldüler'. Ve dahi ölmeden ölürken, yeniden doğarken O'na, 'Canan'a 'ikrar' verdiler. 'Sırra erdiler'.

* * *

Çakalın dahi giremeyeceği 'aslanlar yurdu'ndan gelip-geçtiler... 'Altın boynuz'un önlerine dayandılar. Zincirleri kırdılar... Diyâr-ı Rûm'u yurt tuttular.

* * *

'Derviş'tiler, 'alp'tiler, 'eren'diler. Misyonları vardı, 'misyoner'diler. 'Alp-eren' oldular. 'Tahta kılıç' kuşandılar. Kimileri, ellerinde 'tahta kılıç'la geldiler...

Hasan Gürgenarazili: Gölge oyununun kahramanları ve kapıkulları

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - O zihniyet böyledir:

Ajitasyon yapar, olayları çarpıtır. Epey yetenekli, kaşarlanmış, pişkindir. Yapay gündem yaratır. Strateji geliştirir ve stratejisini yıkılma, birlik-beraberliğin parçalanması fobisi üzerine kurar. Birilerinin birşeyleri yıkacağından, birlikten-beraberlikten dem vurarak, yönlendirme yapar. Yönlendirmeyle mevzi kazanmaya çalışır. Ama birlik ve beraberliği sistemli bir şekilde kendisi dinamitler. Sonra da ateşe düşmüş gibi avaz avaz bağırır... Bunun parçalanmış yapıdan ona destek sağlanacağı anlamına geldiğini bilir. En önemli taktiği budur.

"Bölücüdür". Bölünmekten güç alır. Ardından "yıkılmadık dimdik ayaktayız", "bizi kimse bölemez", "güçlenerek yolumuza devam ediyoruz" der. Fraksiyon kökenlidir. Hizibin âlâsını yapar; iyi hizipçidir ve bu anlamda "yolumuzda engel tanımayız" şiarını edinir. Bütünleştirici gibi görünür, ama aslında bölünmeye hizmet eder. Önce insanları birbirine kırdırır, sonra da "gelin canlar bir olalım" der. Aslında bu onun için hizibçiliğin birliği anlamını taşır. Böl-parçala-yönet taktiğinin piyonudur.

Sürekli demokrat olduğunu söyler. "Sözde" demokrasi havarisidir. Ancak kendisi gibi düşünmeyenleri tehdit olarak görür, uzaklaştırır. Bunun için her yolu mübah sayar. Aslında antidemokrattır ve totaliterdir.

Hep antidemokratik uygulamalardan bahseder, ama kendisi gibi düşünmeyenlerin düşüncelerine bile tahammül edemez; ona sansür koyar, hem de demokrasi adına. Kılıfı hazırdır: "Birlik ve beraberlik tehdit altındadır." Hakkını yememek gerekir ki, iyi hem de çok iyi bir sansürcüdür.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Hasan Gürgenarazili: Don Quijote / Don Kişot

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Çalışma masamın hemen yanında, bilgisayar ekranının her iki tarafında birer küçük heykel bulunuyor. Ekranın sol tarafında yuvarlak bir kaide üzerine oturmuş 23 cm. uzunluğunda beyaz mermerden Antakyalı heykeltraş Abdullah'ın yaptığı bir "Aphrodite" heykelciği var. Ekranın sağ tarafında da Córdoba'daki Plaza del Potro'dan aldığım Osmanlı'da da bir süre esir kalmış, İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra'nın (1547-1616) yeldeğirmenleriyle savaştırdığı ünlü kahramanı "Don Quijote"nin at üstünde bronzdan yapılmış bir figürü hep bana bakar.

"Don Quijote" ile tanışmam, çocukluk yıllarıma dayanır. Onun yeldeğirmenleriyle mücadelesi ile yardımcısını 7-8 yaşlarımdan beri hatırlarım. Çocukluğumun kahramanlarından "Don Quijote", sisli anıların arasından, yıllar sonra değişik vesilelerle sıyrılır; yeniden gözlerimin önünde canlanır. Resim merakım ve eğitimim gereği, ünlü kübist İspanyol ressam Pablo Ruiz y Picasso'nun (1881-1973) ve ünlü sürrealist çılgın İspanyol ressam Salvador Dali'nin (1904-1989) "Don Quijote"yi betimleyen iki tablosu, onun üzerine yeniden eğilmemi sağlar.

Miguel de Cervantes Saavedra, Córdoba'da Plaza del Potro'nun hemen yanıbaşında bulunan ve 15. yüzyıldan kalma Posada del Potro'da bir süre konaklamış ve burada edindiği bilgileri, iki bölüm halinde yayınladığı kısa adıyla "Don Quijote" olarak tanınan "El ingenioso hidalgo Don Quijote de la Mancha"da (1605; 1615) işlemişti.

İspanya'nın Mancha eyaletinin bir köyünde bir kaç tarla ve ufak da bir evinden ibaret alışılagelmeyen varlığıyla, zengin olmayan, şövalye kitapları tutkunu elli yaşlarında "Kesada" adında bir soylunun öyküsüdür, "El ingenioso hidalgo Don Quijote de la Mancha".

Don Quijote, ince-uzun, sakallı, çelimsiz ve sıska, şövalye romanları okuya okuya sonunda şövalye olmaya özenen bir karakterdir. Kargısı, kalkanı ve kılıcı hiçbir zaman işe yaramaz. Ancak, tek silahı ikna olan, bir hatiptir o. Nezaket olsun diye konuşmaz. Konuşmak bir tür eylemdir onun için. Laubaliliğe ve hataya karşı tahammülsüzdür. Tek başınadır. Alışılmış bütün sahteliklere savaş açar. Yel değirmeni ise onun nazarında insanlığı yok edecek kötü ve zalim bir şövalyedir. Çoktan geride kalmış Ortaçağ'ı ve şövalyelik ruhunu yeniden canlandırmaya girişen; yeldeğirmenlerine savaş açan bu âşık, sıradışı, uçuk yaşlı şövalye, Miguel de Cervantes Saavedra'nın yazdığı romanın başkahramanıdır.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Hasan Gürgenarazili: Den lille Havfrue / Küçük Denizkızı

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Yıllardır tatil yapamamaktan şikayetçiydim. Nihayetinde herşeyi ve çalışma masamı olduğu gibi terk-i diyar eyleyip, "lâmekân" bir şekilde kendimi uzaklara attım. Yorulduğum, bunaldığım anlarda, sığındığım yerlerden, limanlardan biri olan Kopenhag'a uzandım. Hani ünlü "Kopenhag kriterleri"nin kayda geçtiği; ardından 2004 yılının aralık ayında AB ile Türkiye ilişkilerinde gelinen noktayı protesto etmek amacıyla "Türkiye'nin yeri Avrupa Birliği mi?" yazılı bir pankartla donatılmış, Afgan kadınlarının giydiği "burka"lara benzer "kara çarşaf" giydirilen, şu "Küçük Denizkızı" adlı heykelin, bulunduğu yere...

Hoş, Nixe'nin ya da "Küçük Denizkızı"nın başına gelen ne ilk ne de son şey değildi bu. Daha sonra, 2007 yılının mayıs ayında ona Esma Abdülhamid adındaki Filistinli türbanlı bir genç kadının 2009'daki seçimlerde Birlik Partisi'nden milletvekili adayı gösterilmesi ve milletvekili seçilirse erkeklerle tokalaşmayacağını, türbanı çıkarmayacağını açıklaması üzerine türban ve tekrar çarşaf giydirildi.

"Küçük Denizkızı", Danimarka'da ulusal bilincin kurgulayıcılarından, Danimarka'yı Dünya'ya açan kültür insanı, "folklorcu" Hans Christian Andersen'in [1805 – 1875] "Den lille Havfrue" / "The Little Mermaid" adıyla 7 nisan 1837'de ilk kez yayınlanan ve Dünya çapında ünlenen, adına Çin'de dahi özel posta pulları çıkarılan masalın aynı zamanda trajik kahramanıdır.

Dönemin kraliçesi, "Küçük Denizkızı" anısına, bu ünlü heykeli yaptırır. Heykel, heykeltraş Edward Eriksen tarafından dört yılda yontulur ve yapımı 1913'te biter. 1 metre 65 santimetre boyundaki bronz heykeli yapmak için Eriksen, balerin olan karısını model olarak kullanır. Fakat masaldaki kahramanın trajedisi, heykele de yansır. 1963'te kafası, 1984'te de sağ kolu koparılan heykel, 1998'de onarılarak orijinal görünümüne tekrar kavuşur. Ve lâkin, kara çarşaftan önce de ona birkaç kez (örneğin 1992'de) iç çamaşırı giydirilir, bir kez boyanır, bir keresinde ise (2003'te) dinamit patlatılarak denize atılır.

23 Temmuz 2013 Salı

Hasan Gürgenarazili: Deli Dülü

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Pazarola "akl-ı selim" okur!

Bugün yoğun meşgalemin ardından 2009'un son, 2010'un ilk gününü geçirdiğim Viyana'yla ve nihayetinde Georges Prêtre yönetimindeki Viyana Filarmoni Orkestrası'nın yeni yıl (2010) konseriyle ilgili "deli dülü" birşeyleri sizlerle paylaşmak, Joseph Roth ile Radetzki Marşı'nından (Radetzkymarsch [Berlin 1932]) bahsetmek isterken, "gelişigüzel" yerine kullandığım "deli dülü" sözcükleri bir "delibazarı" gibi, bu haftaki yazı konusunun değişmesine yol açtı...

* * *

Yavuz Selim Karakışla, "Eski İstanbul'un Delileri: Pazarola Hasan Bey" (İstanbul 2006) adındaki eserine "Sunuş"tan sonra "Deme sen gaflet ile Ferhâd ü Mecnûn'a deli / Eyle sen halka nazar, her biri bir gûne deli" dizeleriyle başlar ve
"Eskiden İstanbul'un sokakları, kedileri ve sokak köpekleriyle olduğu kadar, delileriyle de ünlüydü. Sokaklarda yaşayan delilere dokunulmaz, ne yaptıklarına bakılmaz, sokaklarda sürdürdükleri garip hayatlara da pek ilişilmezdi. Delilik ermişlik ve bilgeliğin diğer bir hali olarak algılanır, asla yadırganmazdı. ... gençlerine 'delikanlı' diye seslenen Osmanlı toplumu, kendi içindeki delilerine de ... olağan davranıyordu." (Karakışla 2006: 9)
der. Bunu deliler hakkında üretilen atasözü ve deyimlerden verdiği bazı örnekler izler: "deli ile devletli bildiğini okur"; "deli deliden hoşlanır, imam ölüden"; "deli sarhoştan korkmuş"; "deli söylemiş akıllı inanmış, deli kazanmış akıllı yemiş"; "deliye çan anma boynuna takar, deliye taş anma başına atar"; "deli kız evde, delik boncuk yerde kalmaz"; "deli kız düğün yapmış, kendisi baş sedire geçmiş"; "deliye her gün bayram"; "delinin biri kuyuya taş atmış, bin akıllı çıkartamamış"...

* * *

Hakikaten "deliliği" konu edinen "ağlama ölü için, ağla deli için"; "alın pas tutmaz, deli yas tutmaz"; "gördün deli, savul geri"; "küçük deli, büyük deli, beşikteki başını sallar"; "yiz verdik deliye, çemrendi sıçtı halıya"; "aş deliye kalmak"; "deli divâne olmak"; "deli Raziye"; "deli saçması"; "deli saraylı"; "atın dorusu, yiğidin delisi"; "al Allah kulunu, zapteyle deliyle"; "delinin eline değnek vermek"... gibi atasözleri ve deyimler Türkçeye ayrı bir zenginlik katarken, toplum mentalitesine de bir şekilde ayna oluyor.

Hasan Gürgenarazili: Şipşakçı Cukkaseven

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Banker Bilo'da Maho

"Banker Bilo", Yavuz Turgul'un senaryosunu birlikte yazdığı ve 1980'de yönetmen Erten Eğilmez tarafından çekilen, görüntü yönetmenliğini Ertunç Şenkay'ın yaptığı başrollerini Şener Şen (Maho), İlyas Salman (Bilo), Meral Zeren, Ahu Tuğba ve Münir Özkul'un oynadığı 35 mm formatında renkli bir film.

Almanya'da çalışmak amacıyla hemşerisi Maho'nun yardımıyla köyünden çıkan, onun kandırmasıyla Münih yerine kendini bir anda İstanbul'da bulan Bilo'nun ve üçkağıtçı Maho'nun öyküsüdür "Banker Bilo". Bu filmde Şener Şen, her dolandırıcılığından sonra "sor bakiim niye yaptım" diyerek söze başlayan ve yaptıklarından kendi çapında etik ve mantıklı sebepler bularak sıyrılmaya çalışan dolandırıcı tiplemesiyle sivrilir. "Banker Bilo" Türk sinema tarihinde "Maho"nun en içinden çıkamadığı durumlarda sarfettiği "tamam oldii", "yaptım ama niye bi sor", "yaptım ama neden yaptım hele bir sor" sözleriyle ve sistem eleştirisiyle yer edinir.

Dolap Beygiri'nde Banker Yakup

"Dolap Beygiri", Atıf Yılmaz ve Suphi Tekniker'in senaryosunu birlikte yazdığı ve 1982'de yönetmen Atıf Yılmaz tarafından çekilen, görüntü yönetmenliğini Salih Dikişçi'nin yaptığı başrollerini Şener Şen (Yakup), İlyas Salman (Ali), Ayşen Gruda (Hacer), Yaprak Özdemiroğlu'nun (Ayşe) oynadığı 35 mm formatında renkli bir film.

Sistemin yozlaştığı ve ilişkilerin giderek çürüdüğü o günün Türkiye'sinde, babasının öğüdünü tutup dürüst olmak için elinden geleni yapan bir memurun (Ali) hikayesi filmin konusudur. Ali yalnızdır ve kısa yoldan köşe dönmeyi hedeflemiş, bunun için her yolu mübah gören, bunun için de devleti ve memleket insanımı "cukkalayan" eniştesi (Yakup) Ali'nin başına olmadık işler açar.

Sonradan banker olan Yakup müessesesinin tanıtım ve reklam filmlerinde geçen "bizi seçin! sermaye piyasasında bir numarayız", "Bize güvenin! Bize gelin, size yasalar çerçevesinde nasıl en yüksek faizi vereceğimizi belee biiir biiir anlatalım", "Banker Yakup, yarınınızın güvencesi", "Banker Yakup, Banker Yakup!" sloganlarıyla da izleyicinin anılarında yer edinir.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Hasan Gürgenarazili: Absurdistanlı Absurd ve Absurde

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Üryanına püryanına, çıktım filketinin bir yanına; bilenin irfanına, bilmeyenin turp sıkayım bir yanına...

Masal masal matladı, iki sıçan atladı; kurbağa kanatlandı. Gelin çıktı çardağa, mart usurdu bardağa; bardak iki parça oldu, gelinin yüzü kara oldu.

Evvel evvelkene, ahir ahirkene, ezel ezelkene, deve dellalkana, sıçan berberkene, horoz imamkana, eşek âyankana, anamın babamın beşiğini tıngır mıngır sallarkana...

Bir varmış bir yokmuş; o, evvelde ve ahirde ve de ezelde beşte toklu, onda kuzu, yirmide aslan, otuzda kaplan, kırkta öküz, ellide deve, altmışta inek, yetmişte eşek, seksende horoz, doksanda koy çuvala as duvaraymış.

Ateş yanıp pişmeden, ruhu tene kavuşmadan, doğmadan öldü. Kara dağa kar yağdı, köyleri duman bürüdü, değirmeni kurt yedi; ayağı iki iken üç oldu.

Büyük baş, içi boş; tut kulağından çifte koş bir yerde ak kuş geldi, kara kuşu kovaladı; ak kuş bağrına girdi, bağrı ağladı, ondan sonra gözleri ağladı. "Benim bir şeyim var dünya içinde" dedi. O, et et içinde, et fit içinde, dünya dümeni onun içindeydi:

Gökten indi apıştı, cümle âleme yapıştı olan "Absurdistan" denen bir yerde, asurdlar ve absurdeler yaşardı. Bunlar kâh abazaydı, kâh marazaydı. Kâh deliydi, kâh divaneydi... Âlemi döndürür felekten, dünyayı geçirir elekten; her başta bulunmaz yüksek dilekteni gitmiş biçarelerdi.

"İp"li, "ipsiz" absurdlar ve absurdeler; bazen "cacık", bazen "yoğurt", bazen "uTopia" denilen yerlerde yaşarlar; gözle görülür elle tutulmaz olduğu an, "kara bakır tam takır" der, sarmısaklı işkembe çorbası içerlerdi.

Hasan Gürgenarazili: La pensée sauvage

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - En güzeli kıraç toprakta ve taşta büyüyen çiçektir. Mis gibi, burcu burcu kokar. Seher yeli bu kokuyu bize getirir.

"La pensée sauvage" iki anlama gelir. "Hercaimenekşe"dir, aynı zamanda da "yaban düşünce". O, gem vurulmamış, dizginlenmemiş şeyleri akla getirirse de Balzac'ın "La Comédie humane"nin 4. cildinde kaydettiği "yerkürede kimse yabanıllar kadar derinlemesine ve her yönüyle incelemez işlerini; düşünce'den iş'e geldiklerinde hiçbir eksik bulunmaz" tümcesi okunduğunda "doğa"da "doğallığın" tekâmülüne; milyonlarca yılın yanılmazlığının denenmesine ve dengesine; dizginlenememiş, alabildiğince azgın düşüncenin, ket vurulmamış ufkuna, tüm yalınlığıyla hayalle gerçek (Traum – Wirklichkeit) arasındaki sınırsızlığa tekabül eder.

Ve lâkin "hercaimenekşe" narin bir çiçektir. Doğal ortamından aldığınızda, hemencecik sörpür ve kurur.

Post-modern çağda "yaban düşünce" bilgisayarın klavyesinden "öbür dünya"nın içine, programlar olarak akarken; "hercaimenekşe" bu dünyada giderek kuruyor. "La pensée sauvage", dengeli doğallığı artık temsil etmekten uzak görünüyor.

Geçtiğimiz günlerde, yıllardır yapamadığım veya ihmal ettiğim bir şeyi gerçekleştirdim. Doğada yürüyüş! Metropolün dışında kıraç topraklara adım attım. Uçsuz bucaksız gelincik ve kolza tarlaları içinde yalın ayak gezindim. Bir tür J. J. Rousseau'nun "doğaya dönüş"ü gibi hissettim kendimi. "Bilgisayarın kölesi post-modern insanın (ya da bağımlı-kölenin) doğaya yeniden dönüşü, özgürlüğünü elde edebilmesi mümkün olabilecek mi acaba?" diye düşündüm.

İtalya'da Rönesans ve Reform hareketlerinin ardından, Fransa'da oluşmaya başlayan "Aydınlanma" döneminin, aslında "azgın düşünce"ye gem vurma anlamına geldiği ve "hercaimenekşe"yi soldurup, saksı çiçeği haline getirdiği halen farkedilebilmiş değil! Feodalitenin vahşi kapitalizme dönüşmesiyle aynı anda yaşanan bu sürecin, Charles Spencer Chaplin'in [1889-1977] "Modern Times" de (1936) ele aldığı modern ve hatta daha sonraki post-modern bağımlı-köleliğin yolunu açtığı, kaç kişi tarafından idrak edilebiliyor?

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Hasan Gürgenarazili: Öbür Dünya'nın Delileri

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] -  Bir süreden beri, rahatsızlığım nedeniyle "Öbür Dünya"dan yazılarıma ara vermiştim. Bu arada birkaç kez "imalathatasi"yla ilgili yazmaya niyetlendiysem de nedense elim bir türlü varmadı.

Geçtiğimiz aylar içinde imalathatasi'yla karşılaştığım bir gün, o hızla da ondan hemen uzaklaşmıştım. Bir yerlerde sayı sayıyordu imalathatasi: Günlerden cuma idi ve tarih de ayın 13ünü gösteriyordu. "13" deyip duruyordu. Ne var diye merak ettim, yanına yanaştım. Albenili bir şekilde sırıtıyordu. Şöyle bir baktım ve bakmamla hemen gerisin geriye kaçmam bir oldu. Tam bana doğru bir hamle yapmıştı ki; onu, kıvrak bir vücut çalımıyla savuşturdum. Gördüklerimden dehşete düşmüştüm. Baktığım yerde bir kazan yanıyordu ve her tarafı insanın genzini yakan iğrenç bir koku kaplamıştı. İnsana benzeyen ama keçi boynuzlarıyla etrafta dolaşan sürüyle yaratık da ellerindeki diğrenle kazanın altındaki ateşin harının daha da artması için uğraş içindeydi. Bazıları kollarından yakaladıkları insanları koltuklamış; değnek gibi taşıyor ve kocaman kazanın içine atıyordu. İnsanların avaz avaz çığlıkları dehşetengiz, tüğler ürperticiydi. İmalathatasi bulunduğu yerden bir taraftan insansı ama keçi boynuzlu yaratıklara komut verirken, diğer yandan da "13" diyor ve bana doğru sırıtıyordu. Dişlerindeki parıltı görülmeye değerdi. Son anda paçayı kurtardığımı oradan var gücümle kaçtığımda anlamıştım; nihayetinde o, Diaboli'nin ta kendisiydi. İmalathatasi'nın yabanıl sesi halen kulaklarımda çınlıyor; dişlerinin parıltısı ve kazana atılmak üzere olan insanların çırpınışı ise gözlerimin önünden gitmiyor...

Rahatsızlığım esnasında imalathatasi beni sürekli ziyaret etti; lakin bende "nanik" işaretinden başka birşey bulamadı. Ona külâhını ters giydirmeye kararlı bir "Âdem"in direnişi, "hic" iken "an_ i dem Adem" olan bir tarikat ehlinin taşı çatlatan sabrıyla mümkün olabilirdi ancak. Hoş, ona kapılıp cennetten kovularak cezalandırıldığı düşünülen, ama bana kalırsa, mükafatlandırılan "Âdem"in bu dünyadaki yaşama direncini imalathatasi'nın kırabilmesi de mümkün değildi.

Diaboli'nin ve yardımcılarının kol gezdiği "Öbür Dünya"yla ilgili bu yazımın kafasında huniyle dolaşanlar olabileceğini ise hiç düşünmemiştim. Ancak, imalathatasi'na nanik yapıp geri döndükten sonra anormalitenin trendinin ciddi bir artış gösterdiğini de gözlemlemenin ardından "Öbür Dünya"nın manyaklarına, sadistlerine, psikopatlarına hülasa tekmili birden delilerine ve tımarhane kaçkınlarına (kaçgunlarına) bir değineyim istedim. Bundan sonrası size ve psikiyatristlere kalmış bir şey...

Konu edindiğim "Öbür Dünya"nın, aslında bu dünyadan pek bir farkı olmadığını daha da ileri giderek, bizatihi önemli bir parçası olduğunu sürekli söyler dururum. Tabii ki, dinleyene!.. Bu dünyada ne varsa, o tarafa da aynen taşınmıştır veya yansımıştır, derim. İlginç olanının bu dünyada manyak olduğunu söyleyemeyen "manyak"ın, "sadist"in, "psikopat"ın ve dikkatinizi çekerim "sapık"ın, "subyancı"nın, "andaval"ın vb. "Öbür Dünya"da rahatlıkla bunu söyleyebilmesidir ve böyle hatta kendine "ot" diyerek / dedirterek dolaşabilmesidir, diye de eklerim.

Kuşkusuz, sosyal bir fenomen olarak bu durum analiz edilmelidir.