Bu Blogda Ara

Sosyal Antropoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal Antropoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2017 Salı

İsmail Engin: Yaşam Memnuniyeti Araştırması'na göre Türkiye halkı giderek daha mutluymuş...

[İsmail Engin - @kanalkultur] Türkiye'de Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) tarafından gerçekleştirilen ve yıllık periyodlar halinde yürütülen "Yaşam Memnuniyeti Araştırması"nın 2016 yılına ait sonuçları açıklandı. TUİK'in verilere göre, Türkiye halkı giderek daha mutlu bir hayat sürüyor. Bireyler "mutlu", kadınlar daha "mutlu", gençler daha da "mutlu", en fazla evliler "mutlu", okulu bitirmeyen bireyler ise çok daha "mutlu"ymuş. Kadınlar ve erkekler, kısacası bireyler, geleceklerinden "umutlu"ymuş.

Bireyler "mutlu"

Türkiye'de mutlu olduğunu beyan eden bireylerin oranı 2014 yılında % 56,3, 2015 yılında % 56,6 iken; 2016 yılında % 61,3 olmuş. Mutsuz olduğunu beyan eden bireylerin oranı ise 2014'te %  %11,7’den 2015'te % 11,4’e ve 2016'da % 10,4’e düşmüş.

Kadınlar daha "mutlu"

Kadınlarda mutluluk oranı, 2014 yılında % 60,4 iken 2015 yılında % 60,2’ye düşmüş; 2016'da % 64,5’e yükselmiş. Erkeklerde bu oran 2014'e % 52 iken 2015'te % 52,9’a; 2016'da % 58,1’e yükselmiş.

Gençler daha da "mutlu"

Yaş gruplarına göre mutluluk düzeyine bakıldığında, en yüksek mutluluk oranı 2015'te % 63,8 ile 18-24 yaş grubunda, en düşük mutluluk oranı ise % 51,7 ile 45-54 yaş grubunda gerçekleşmiş. 2016'da ise, % 65,1 ile 18-24 yaş grubunda, en düşük mutluluk oranı ise % 58,2 ile 35-44 yaş grubunu içeriyormuş.

13 Nisan 2016 Çarşamba

Kanayan Yara: Çocuk Gelinler ya da Çocuk Evlilikleri

'15inde Gelin 16sında Anne 17sinde mutsuz ve umutsuz' [Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği]

@kanalkultur [i.e] - Birleşmiş Milletler, 0 - 18 yaş arasında bulunan herkesi çocuk olarak kabul ediyor. Literatüre 'erken evlilik – early marriage' olarak geçen; on sekiz yaşının altında yapılan her evliliğe 'çocuk evliliği'; evlenen kıza da 'çocuk gelin' deniliyor. Türkiye’de genelde bu tür evlilikler, genellikle, dinî nikâha (imam nikâhı) dayanan evlilikler olarak ortaya çıkıyor.

Diren Çakmak, 'Türkiye'de Çocuk Gelinler' başlıklı makalesinde, Türkiye’de Medeni Kanun'un öngördüğü şekilde hakim kararıyla yapılmış olan erken evliliklerin oranının yüzde 15,5; çocuk gelin oranının yüzde 30 ilâ yüzde 35 arasında seyrettiğini ve en az en az yüzde 30,6 olduğunu belirtiyor.

Çocuk yaşta resmî nikâhla evlendirilen kızların oranı 2013 yılında yüzde 3

TUİK verilerine göre, çocuk yaşta resmî nikâhla evlendirilen kızların oranı 2013 yılında yüzde 3. Çocuk yaşta resmî nikâhla evlendirilen bu kızların (16-17 yaş grubu) 2013 yılında yüzde 69,9’u kendisinden 6 ve daha büyük yaşta bir erkek ile evlen(diril)miş. Çocuk gelinlerin yüzde 15,2’sinin ise eşi ile arasındaki yaş farkı, 11 ve daha yukarı yaş. Akdeniz, Kuzeydoğu Anadolu ve Ortadoğu Anadolu Bölgelerinde bu oran yaklaşık olarak yüzde 20. Yani 18 yaş altında evlenen her 5 kız çocuğundan birinin eşi ile arasındaki yaş farkı 11 yaştan fazla...

Türkiye'de çocuklara karşı işlenen cinsel istismar ve sömürü suçları son beş yılda yüzde 50 oranında arttı!

2014 yılından beri çocuklara karşı işlenen cinsel istismar suçları nedeniyle mahkemelerde verilen toplam mahkûmiyet kararı sayısının 13.968 olması karanlık bir tabloyu gözler önüne seriyor. Ayrıca mahkemelere ulaşmadan üstü kapatılan çocuk gelinler, damatlar, çocuk işçiler ve çocuk yoksulluğu vakaları da Türkiye’deki çocuk istismarının boyutunun düşünülenden çok daha fazla olduğunu ortaya koyuyor.

2 Ocak 2016 Cumartesi

9/8 Roman Dansı: Kültür, Kimlik, Dönüşüm ve Yeniden İnşa

'Çingeneler, Çingeneliği sevenler, Çingene gibi olanlar, Çingene doğanlar sıklıkla popülist bir söylemin kaynağı olabiliyor. Çoğu zaman, ‘Keşke Çingene olsaydım,’ diyebiliyor ya da bu ve benzeri cümlelerle isterik bir öykünmeye şahit olabiliyoruz. Hangi Çingene gibi olmak istiyoruz peki? Bir moda yarışmasında kıyafet sunumu esnasında mutlaka ‘göbek attırılan’ o dolgun, egzotik, merak uyandıran, konuştuğunda komik olan Çingene gibi mi? Yoksa kentsel dönüşümle barınma hakkı elinden alınmış, kullanılmış, sahip olmadığı cümlelerle konuşturulmuş, yarınını bilmeyen Çingene gibi mi? Akademinin sadece bir malzeme ve kaynaktan ibaret gördüğü, içine girip tüm anlamlarını lime lime ettiği, zorla aydınlattığı, zorla sevdirdiği ya da nefret ettirdiği o mahallelerde mi yaşamak istiyoruz? Siyasi iktidarın demokratik açılım paketindeki tehlikeli ‘hevallere’ karşı sevimli ‘şoparlar, kızanlar’ mı bizi kendine yakın hissettiren?'

Gonca Girgin tarafından kaleme alınan 9/8 Roman Dansı, Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze Türkiye’deki Çingene-Roman toplulukların dönüşümünü irdeliyor. Bunu hem bireysel ve kolektif anlamlar taşıyan, hem nesne ve özne olabilen, hem de kültürel arşiv niteliğini her koşulda sürdürebilen 'bedenler' ve kültürel sermaye alanı olarak kimliklerin kurulmasında, yıkılmasında ve dönüşmesinde etkin role sahip 'dans' üzerinden yapıyor.

Son dönemde iyiden iyiye küresel ekonomilerin, hızlı kültürel ve toplumsal dönüşümlerin popüler kaynaklarından biri olan Çingene-Roman kimliği, karmaşık bir yapıya sahip. Bu karmaşık yapının sebepleri arasında, hem kimlikle ilgili konuların aidiyet merkezlerinden sapmış olması, hem de tarz ve tercihlerin kolektif görünümleri aracılığıyla üretilen söylemlerin bolluğu sayılabilir.

14 Ekim 2015 Çarşamba

Azınlık Hakları, Jeopolitik ve Seküler Yönetim

Boğaziçi Üniversitesi (Rektörlük Binası Konferans Salonu, 34342 İstanbul), dünyanın önde gelen akademisyenlerini konuk ettiği Boğaziçi Lectures’ta 19 ekim 2015 günü saat 16'da, University of California-Berkeley’den, din, sekülerizm ve toplumsal cinsiyet alanının en önemli düşünür ve araştırmacılarından Antropolog Prof. Saba Mahmood’u konuk ediyor.

 Saba Mahmood’un “Azınlık Hakları, Jeopolitik ve Seküler Yönetim” temalı konuşması, simultane olarak tercüme de ediliyor.

Sosyal ve kültürel antropoloji alanının dünyada önde gelen düşünürlerinden biri olarak kabul edilen Saba Mahmood, araştırmalarında din, sekülerlik, hukuk ve siyaset ilişkisi, İslamiyet, Ortadoğu ve Avrupa üzerine yoğunlaşıyor. Mahmood, bu konulardaki çalışmalarıyla din ve seküler siyaset ilişkisini kolonileşme sonrası toplumları ele alarak, kültürel yorumlama, hukuk ve toplumsal cinsiyet / cinsellik üzerinden inceliyor. Saba Mahmood araştırmalarında etik ve siyaset, özgürlük ve tutsaklık, din ve sekülerlik, faillik ve teslimiyet kavramlarının altında yatan liberal varsayımları sorguluyor.

Saba Mahmood 

Üniversite eğitimini mimarlık ve şehir planlama alanlarında tamamladı. Doktora çalışmalarını antropoloji alanında Stanford University’de yürüttü.

16 Ekim 2014 Perşembe

Apartman

Apartmanlar, birçok ailenin bir arada yaşadığı konutlar olarak geleneksel Osmanlı evinin gelişim süreci içinde ciddi bir kopuşun örnekleri olarak görülmüşlerdir.

Gerçekten de bu konutlar, bahçe içinde ahşap konaklara ilk bakışta hiç benzemezler.

Çok katlıdırlar, sıkışık kıvrımlı dar sokaklarda yükselirler, kimi zaman karanlık iç mekânlara sahiptirler, bahçeleri yoktur ama geniş teras çatıları vardır.

Çoğu sokağa veya caddeye yönlenmiştir, ama manzara imkânı varsa ondan da yararlanmayı ihmal etmezler.

Bilinen ve çoğu zaman kabul gören anlayışa göre ilk apartmanlar batı mimarisinden model transferi ile açıklanır ve geleneksel Osmanlı konutundan da bu nedenle ayrı tutulur. Ancak hiç kuşkusuz İstanbul'da konutlarda süregelen yaşam biçimlerini de sadece konaklar yansıtmamaktadır.

Birçok kültürün yüzyıllarca bir arada yaşadığı bu şehirde çok zengin bir konut birikimi olduğu açıktır. Ayrıca apartmanların ilk örneklerinin yapıldığı 19. yüzyılın ikinci yarısının, kent ve mekân algısında değişimlerin yaşandığı, yaşam biçimlerinde ilginç dönüşümlerin izlendiği bir süreç olduğu düşünüldüğünde, bu konut yapılarının daha detaylı bir incelemeyi hak ettiği ortadadır.

Derin Öncel, Apartman'da Galata'da belirli bir alanda ve süreçte yapılan ilk örnekler olarak tanımladığı binalardan yola çıkarak ve hiçbirini bulunduğu "yer" ve dönemin dinamiklerinden ayrı değerlendirmeyerek, bu "yeni" konut tipini tanımaya çalışıyor. Apartmanlarda süregelen yaşam biçimine Osmanlı toplumunun nasıl uyum sağladığını, bu yeni yaşam pratiğine hangi süreçlerden geçilerek gelindiğini sorguluyor. Genel kabullerin dışına çıkarak apartmanları Osmanlı konut kültürünün gelişiminde önemli bir evrenin örnekleri olarak görüyor ve kısa bir zamanda İstanbul'un birçok mahallesinde inşa edilecek olan bu yapılar üzerine daha çok araştırma yapılmadan 20. yüzyıl konutunun sağlıklı incelenemeyeceğini savunuyor.

Derin Öncel, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde öğretim üyesi. 19. yüzyıl Beyoğlu bölgesi kent morfolojisi ve Osmanlı konutu mekân organizasyonu üzerine makaleleri var.

Ayşe Derin Öncel: Apartman - Galata'da Yeni Bir Konut Tipi. Kitap Yayınevi, İstanbul 2010, 422 S., 978-605-105-053-9

4 Nisan 2014 Cuma

İsmail Engin: Nuran Elmacı ve Sağlık Antropolojisi veya Erkek Egemen Bir Toplumda / Kültürde Kadın Sorununa Analitik – Alternatif, Antropolojik Bir Bakış

[İsmail Engin] "Ülkemizde sağlık antropolojisi ile ilgili araştırmalar çok yenidir. Bu araştırmalar hızlı bir şekilde artacaktır. Çünkü bir taraftan yeni antropoloji bölümleri açılmakta, sağlığa duyulan ilgi artmakta, diğer taraftan değişen koşullara ve sosyal yapımıza uyan sağlık modelleri denenmektedir. Bu kitapta yer alan makaleler halk sağlığı sorunlarının antropolojik açıdan nasıl inceleneceğini gösteren örneklerdir. Aynı zamanda bu makaleler halk sağlığı sorunlarının köklerinin nerelerde olduğunu araştıran, sağlık sorunlarının toplumdaki hâkim davranış kalıplarından ve toplumsal değişmelerden nasıl etkilendiğini gösteren örneklerdir."

deniyor, Nuran Elmacı'nın hazırladığı "Sağlık Antropolojisi" adlı eserinin arka kapağında...

"Önsöz"de Nuran Elmacı,"toplumsal yapı ve kültürel anlayışlar sağlık hizmetlerinin kabul edilmesinde önemli rol oynamakta, hatta hizmetin ne kadar alınacağının / alınmayacağının sınırlarını belirlemektedir. Bazı makalelerde de hastalıklara karşı insan davranışını anlayabilmek için inanışların önemine değinilmektedir. Çünkü inanışlar hastalık ve sağlıkta önemlidir." (s. 5) görüşlerini kayda alıyor ve kitabın amacının "sağlıkçıların dikkatini içinde çalıştıkları toplumun yapısına ve kültürel etkenlere çekmek" olduğunu (s.6) vurguluyor. Yazara göre, "kitap içerisinde yer alan bilgiler, sağlıkçıların topluma hizmet verirlerken hizmeti engelleyen engellerden haberdar olmaları, farklı anlayışlarının olabileceğini akıllarında tutmaları gerektiğinin örnekleridir." (s. 6)

"Sağlık Antropolojisi" adlı eser, "Önsöz" ve "Giriş" kısmı hariç, "Antropoloji, Kültür, Sağlık Antropolojisi", "Tıbbı Antropoloji Araştırma Örnekleri", "Geleneksel Tedavinin Sosyal ve Kültürel Temelleri" ile "Sağlık Eğitimi: Sosyal ve Kültürel Kalıpların Önemi" başlıklı dört ana bölümden oluşuyor. "Sağlık - Hastalık - Kültür İlişkisini İnceleyen Sağlık Antropolojisi ile İlgili Türkçe Kaynaklar" da ekte okura sunuluyor.

Ana hatlarıyla Diyarbakır yöresini ele alan eserin, "Giriş" kısmında yer alan – kırsal kesimde bebeklere ilk altı ayda su verilmemesi, bebeklerin altına bez yerine toprak bağlanması, lohusalık dönemindeki "kırk basması", "al basması", "kırkı çıkma", köylülerin parazit tanısı için "gaitalarını" vermemeleri, kan vermeye karşı isteksizlik, kadınların gebeliklerini saklamaları, ishalli çocuklara ORS verilmemesi vb. – nedenlerin araştırmacının sağlık antropolojisi alanında yaptığı ilk incelemeler olduğunu öğreniyoruz. Kuşkusuz, bu hususlar, aynı zamanda Türkiye'de sağlık antropolojisi veya tıbbi antropolojinin bir bilim dalı olarak ortaya çıkış ve gelişim nedenleri de...

Ahmet Gençler'in Diyarbakır Tıp Fakültesi'nde hazırladığı "Diyarbakır ve Çevresinde Sosyalleştirilmiş Sağlık Hizmetlerini Etkileyen Toplumsal ve Kültürel Faktörler" (1974) adlı doktora tezinin akabinde aynı fakültede hazırladığı ve savunduğu "Diyarbakır Kentinin Üç Farklı Köysel Grubunda Doğumla İlgili Değer ve Tutumlar" başlıklı doktora teziyle, Türkiye'da sağlık antropolojisi alanındaki çalışmaları başlatan ve geliştiren araştırmacı Nuran Elmacı, zaman içerisinde kadın sağlığını etkileyen sorunların, örneğin akraba evliliklerinin, erken yaş evliliklerinin, aile içi şiddetin, intiharların da irdelenen konular arasına girdiğini (s. 17); bunlara obezite, yaşlılık, cinsel hastalıkların, narkotik alışkanlıkların, alkolizmin eklemlendiğini belirtiyor.

İlk bölümde antropoloji, fizik antropoloji, sosyal antropoloji ve uygulamalı antropoloji hakkında bilgiler veren yazar, kültür kavramı ve kültür kavramının özellikleri, kültürel boşluk, bütünleşme ve foksiyonalist yaklaşım hakkında genel bilgileri okurla paylaşıyor. Keza, "kültür nasıl incelenir" alt başlığında katılarak gözlem tekniğine değinirken, karşılaştırmalı olarak niteliksel ve niceliksel araştırmaların özelliklerini tablolaştırarak veriyor. Antropologların bakış açılarına "Antropolojik ilkeler" alt başlığında yer veren yazar, bunları "etnosentrizm", "kültürel görelilik", "evrensellik" ve "bütüncül yaklaşım" olarak sıralayıp, ana hatlarıyla okura yansıtıyor.

13 Mart 2014 Perşembe

Ön-Asya Etnografyası - Köylerimiz: 1970'te Adıyaman'da Bir Kürt Köyü - Rezip ya da Bugünkü Adıyla, Kayatepe

Rezip [Kayatepe Köyü] - Kuyucak, Adıyaman (1970)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

[© KanalKultur] - Adıyaman merkez ilçesi Kuyucak bucağına bağlı Sünni bir Kürt köyü Rezip [Koord: 38° 16' 53'' D, 37° 52' 21'' K]. Temecük tepesinin güneyine bakan eteğinde, yaklaşık 350 yıl önce kurulduğu tahmin ediliyor. Köylünün anadili Kürtçe, tali dili Türkçe. "Rez" = "Bağ", "Rezip" = "Bağlık yer" anlamına geliyormuş.

Bir yerleşim birimi olması, köyde anlatılan Hasan Çelebi söylencesiyle örtüşüyor. Suriye'de kurak bir yerleşim yerinde Çelebikköyü'nde hayvancılıkla uğraşan Hasan Çelebi ve onun etrafında örülen söylencesi, köyün kuruluşunu anlatıyor:

Rezip [Kayatepe Köyü] - Kuyucak, Adıyaman (1970)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

Kuraklık ve susuzluk neticesinde göç eden Hasan Çelebi ve ailesinin yolu, önce Kuyucak  civarına düşer. Oradan Bağdat'a... Bağdat'tan tekrar Kuyucak yöresine dönen Hasan Çelebi, orada yeniden evlenir ve yeni eşinden beş çocuğu olur. Ailesiyle, bağlık bir yer olan Rezip köyünü kurar...

Kışları soğuk olan köy; Kır, Koda, Ömeran, Sıla ve Pir, Mumka, Cuma ve İrık mahallelerinden oluşuyor.

Sıcakpınar tepesinin eteğinde arada toprak kayması meydana geliyor...

Dağlık alandaki köy yerleşiminde evler, eski konutlar dışında genelde iki katlı. Konutlar ya birarada, bitişik ya da tek tek; ilk kat ahır, ikinci kat oturulacak alan şeklinde kullanılıyor.

Rezip Köyü'nün evlerinin dış duvarları tamamen taştan, iç duvarları kerpiçten yapılmış, yapılıyor...

Rezip [Kayatepe Köyü] - Kuyucak, Adıyaman (1970)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

Tek katlı olarak inşa edilmiş eski konutlar, tek odalı ve penceresiz... Pencere yerine bırakılmış iki veya üç delik, pencerenin işlevini görüyor. Ocak odanın ortasında bulunuyor ve bacada tabii ki, damın ortasında. Yavaş yavaş bu konutlar terkedilmeye başlanmış... Zahire ve araç-gereçin konulduğu yerler haline dönüştürülmüş.

İki katlı evlerde demir kafeslerle örülmüş pencereler var... İkinci kat genelde iki odalı yapılmış. Onun yanı sıra üç, dört odalı evler de göze çarpıyor...

Rezip [Kayatepe Köyü] - Kuyucak,
Adıyaman (1970)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

Konutların içinde hela nadiren görülüyor. Konuta bitişik bahçede helâ yer alıyor.

1955 yılından itibaren toprağın bölünmesi, kan davası gibi nedenlerle ova köylerine, Adıyaman, Adana ve Mersin'e göç veren köyün halkı rençberlikle yaşamını devam ettiriyor... Köyde ekime elverişli 350 dönüm toprak bulunuyor.

6 Mart 2014 Perşembe

Yıldırım B. Doğan: Örgütlü Yıldırma ve Kadın

[© Yıldırım B. Doğan - KanalKultur] - İnsan neden çalışır?

Avcı toplayıcı düzenden toprağa bağlı düzene doğru dönüşmesinde en önemli ayrıntı, kişinin gerek kendisi gerekse ait olduğu topluluk adına üretme zorunda olduğunu anlamasıdır. Bu dönüşüm, çalışmanın başlangıcıdır. Çalışma, yaşamsal kalım için adeta bir vazgeçilmez olmuştur. Toplumsal cinsiyet algısının çalışan / çalışmayan ayrımında işlevsel olup olmadığına dair bu dönemlere ait belge, bulgu yoktur.

Aslolan yaşamda kalım olduğuna göre, çalışma için gerek-koşul her iki cins için de aynı olmak zorundadır. Başka bir ifade ile kadın ve erkeği, çalışma bağlamında eşitleyen, ortaklaştıran unsur taşıdıkları güdünün aynı olmasıdır. Başlangıçta topluluğun kalımı için gerekli olan çalışma eylemi toprağa bağlı düzenin biçimlenmesiyle "iş" adı ile anılan toplumsal ifadesine kavuşmuştur. İş hangi gereksinimlere bağlı olarak ortaya çıkmıştır sorusunu bu biçimiyle –kısmen de olsa- yanıtlamış olmaktayız.

Çalışma eylemi toplumsal bir hal olarak giderek daha da ayrıntılı hale gelmiştir. Ayrıntılar artıkça ve insan neden çalışır sorusunun birden çok nedene bağlı olduğu ortaya çıkmıştır. İnsan 'neden çalışır' sorusunu karşılayan nedensellikler şu biçimde sıralanabilir:
  • Aidiyet duygusunun sağlanması ve sürekliliği,
  • Kişinin 'farkındalık yaratma' isteği,
  • Toplum tarafından sahiplenildiği inancı,
  • Toplumun 'onun' katkısına ihtiyacı olduğu duygusu,
  • Öz güveni pekiştiren yeterlilik duygusu,
  • Korunma ve kollanma beklentisi,
  • Güvenirlik arayışı ve karşılanması gibi özellikler insanın neden çalıştığını anlatan nedenselliği bir bütün olarak açıklamaktadır.
İfade edilen nedenselliklerin tekinden bile vazgeçmek söz konusu değildir. Her biri ayrı ayrı ve hepsi bir arada bireysel var oluşu doğrudan tarif etmektedir. Bireyin var olması şeklindeki kabulün en az üç-dört yüzyıla giden bir geçmişe sahip olduğunu bilmek zorundayız. Andığımız bu nedenlerin bir araya gelişleri kadın-erkek ayrımına göre şekillenmez. Kadınlar ve erkeklerin toplumsal hayata karışırken onları güdüleyen asal unsurlar aynıdır. Cinsiyete göre farklılaşmaz. İnsan varoluşuna katılan, çalışma eyleminin nedensellikleri bağlamında sıralanan bu unsurlar toplumsal cinsiyet rollerine bakarak farklı bir ağırlıkta değerlendirilemez.

4 Mart 2014 Salı

Ön-Asya Etnografyası - Köylerimiz: Filibe, Lofça, Eski Zağra ve Karlıova'dan Kırklareli'ye - Dolhan Köyü

Dolhan Köyü - İnece, Merkez, Kırklareli (1972)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

[© KanalKultur] - Kırklareli, Merkez İnece bucağına bağlı bir köy Dolhan [Koord: 27° 1' 26'' D, 41° 44' 58'' K].

"93 Harbi" olarak anılan Osmanlı - Rus Savaşı'nın akabinde (1878'den sonra) Bulgaristan'dan Filibe [Област Пловдив], Lofça [Област Ловеч], Eski Zağra [Стара Загора] ve Karlıova'dan [Карлово]; Balkanlar'dan Ön-Asya'ya ricat eden Türkler, "eski" Bulgaristan Türkleri, köyü kurmuş.

Dolhan Köyü - İnece, Merkez, Kırklareli (1972)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

Kökenlerinin Oğuzların Kayı Boyu'ndan geldiğini belirtiyorlar ya da buna "inanıyorlar"... Sünni ve Hanefiler...

İlk köyü kuranlar arasında Filibeli Mahmut Ağa ile Lofçalı Raşit Ağa sayılıyor... Sonra (Eski) Zağralı Eyüp Ağa ile Karlıovalı İsmail Ağa onlara ekleniyor...

Köyün yerleşim yerinde, önceleri "Dul Kadın Hanı" varmış. Kırklareli'den Edirne'ye giden veya Edirne'den Kırklareli'ye gelen yolcular, buradaki handa konaklarmış. Han da sahibiyle anılıyormuş... Mahmut ve Raşit Ağalar, Dul Kadın Hanı mevkiini yerleşim yeri olarak mesken tutunca, kurulan yeni köyün adını oradaki han vermiş. Zamanla "Dul Karı Hanı", "Dulhan"a dönüşmüş...

Dolhan Köyü - İnece, Merkez, Kırklareli (1972)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

Köy, "Milli Mücadele" esnasında Yunanlılar tarafından işgal edilince, Yunan çeteciler tarafından yakılmış. Bunun üzerine halkı veya ahalisi de köyü bir süre terketmiş; bir kısmı Anadolu'ya, Çanakkale'ye Biga kasabasının köylerine göçmüş... Kalan kısmı da ormanlık alanda geçici bir süre için barınmış; savaş sona erince yeniden köye dönmüş...

24 Şubat 2014 Pazartesi

Ön-Asya Etnografyası - Köylerimiz: Diyarbakır'da Bugünkü Bir Kürt Köyü - Seren

Seren [Köyü] - Hani, Diyarbakır (1980)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

[© KanalKultur] - Diyarbakır'ın Hani ilçesine bağlı, dağlık bir alanda kurulmuş bir köy Seren [Koord: 40° 30' 28'' D, 38° 24' 14'' K]. Bugün Sünnî - Şâfiî Kürtlerle meskûn… Seren'de konuşulan anadil "Kürtçe", tâlî dil "Türkçe"... Tâlî dil, okulda ve askerlik döneminde öğreniliyor...

Köy, 1925 yılındaki Şeyh Said İsyanı'na etkin olarak katılımıyla dikkati çekmiş.

Eski adı "Serder"miş ["Serdê"]... 1964 yılına gelindiğinde ismi Hükümet tarafından değiştirilmiş, "Seren" olmuş.

Aslında bir Ermeni yerleşimi...

İlk yerleşimin ne zaman olduğu, nasıl olduğu ve yerleşim yerinin kimler tarafından kurulduğu bilinmiyor. Bilinen şey; Ermenilerin köy halkını oluşturduğu; zamanla Sünnî - Şâfiî Kürtlerin de yerleşik nüfus arasına katıldığı.

Seren [Köyü] - Hani, Diyarbakır (1980)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

"Büyük Felaket" sonucunda Ermeni nüfus azalmış. 1921 yılına gelindiğinde Sünnî - Şâfiî Kürtlerle Ermeniler arasındaki "çatışmalar"ın ardından köyde Ermeni nüfustan sadece kimi "coğrafi" isimler dışında eser bile kalmamış... "Garo", "Sarkis", "Mahle" gibi Ermenice isimler, artık "yeni sahipleri"nce, "tarlaları"nın coğrafi  sınırlarını ve yerlerini belirtir olmuş.

1925 Şeyh Said İsyanı, köyde yeni bir göç dalgasını getirmiş. Şeyh Said'e aktif destek veren köy halkı, bu desteğinin bedelini de bir şekilde ödemiş. Köyün mâkûs tâlihi bu kez Hükümet güçlerinin müdahalesine maruz kalmış. Köy 3 kez ard arda yakılmış.

Hükümetin gazabına uğrayanlar, köy mezarlığında ebedî istirahatla cezalandırılmış. Kaçabilenler dağa sığınmış. İsyan yatıştıktan sonra, dağa sığınanların bir kısmı; köyüne geri dönmüş; yıkılan - yakılan konutlar yeniden yapılmış... Dağa sığınanlardan geriye dönmeyenleri de 1928'de Suriye'de ve Irak'ta soluğu almışlar. Günümüzde köyün Suriye ve Irak'taki birinci dereceden akrabaları da bu şekilde oluşmuş...

21 Şubat 2014 Cuma

Ön-Asya Etnografyası - Köylerimiz: Dobruca'dan Ankara'ya, Eski Bir Tatar Köyü - Ballıkpınar

Ballıkpınar [Köyü] - Gölbaşı, Ankara (1968)
/ Havva & İsmail Engin koleksiyonu

[© KanalKultur] - Kökenleri Kırım'a uzanan; Romanya'nın Dobruca [(Rumence: Dobrogea; Bulgarca: Dobrudja, Добруджа] yöresinden sökün edip Türkiye'ye İç Anadolu'ya, Ankara yöresine ulaşan Müslüman Tatarların oluşturduğu bir yerleşim birimi Ballıkpınar.

Kuzey Dobruca, 93 Harbi'nin akabinde; 1878'de imzalanan Berlin antlaşmasından sonra oluşan Romanya idaresine bağlandı. Burada azınlıkta kalan ve Türk unsurları olarak görülen / nitelenen Müslüman Tatarlar siyasi haklarından yoksun kaldı; Rumenceyi öğrenmede büyük sıkıntılar yaşadı.

Kuzey Dobruca'daki Müslüman Tatarların bir kısmı, gemilerle Köstence [Rumence: Constanța], Varna [Bulgarca: Варна], Balçık [Bulgarca: Балчик] ve Kavarna'ya [Bulgarca:  Каварна]; bir kısmı İstanbul, Sinop, Sansun, Zonguldak iskelelerine ulaştı.... Zaten sürekli göçler, Dobruca'nın yazgısı.

Ruslarla Osmanlılar arasındaki savaşlarda Dobruca'nın çoklukla el değiştirmesi; 15. yüzyıldan beri ahalisinin büyük çoğunluğunu oluşturan Müslüman Tatarların yağma, kundaklama ve baskınlar neticesinde sık sık Osmanlı ordusuyla birlikte güneye çekilmelerine yol açmış. Onların bir kısmı barış dönemlerinde tekrar Dobruca'nın kuzeyine dönmüş; dönmeyenler ise Rumeli'de ve orada kalmayanlar Anadolu içlerinde yerleşmiş. Tabii ki bunlar; tifo, tifüs, dizenteri ve uyuz gibi hastalıklardan da sağ kalanlarmış...

Dobruca'da henüz yok olmamış harabeler veya daha kırıl(a)mamış mezar taşları, tarihin ve göçlerin; ora(lar)da kimlerin yaşadıklarının ve göçlerin yol güzargahlarının tanıkları; savaşlardan, mübadelelerden, yangınlardan, yıkımlardan nasibini almış "göçmenlerin" abideleri olarak duruyor...

19 Şubat 2014 Çarşamba

Rafet Arslan - Bilinçaltı Mekanizması

Rafet Arslan - Bilinçaltı Mekanizması
[Rafet Arslan'ın 25 ocak – 22 şubat 2014 tarihleri
arasındaki G-art / Galleryrooms Kumbaracı Yokuşu'ndaki
(Tomtom Mah. Kumbaracı Yokuşu No: 37/A - 38/A,
Beyoğlu - İstanbul; Tel.: 0212 243 66 22) 

Babil Kitaplığı 2: Ardışık Totemler ve Diğer Hikâyeler
adlı kişisel sergisinden]

Rıfat Arsen: Rafet Arslan Hakkında 

Rafet Arslan; ilk kitabı "Çağdaş Sanat Manifestoları"nı 2010 yılında 6:45 yayın evinden çıkarmış, ilk kişisel sergisi "Şuuraltı Operasyonları"nı ise 2012 yılında Sanatorium'da gerçekleştirmişti. Arslan kurucuları arasında yer aldığı Periferi Kolektif, Sürrealist Eylem Grubu ile birlikte Yıkım 2011, Ubik Project, Gerçeklik Terörü gibi bir çok sergi, performans ve kolektif etkinliğin içinde ve koordinasyonunda yer almıştır. Ayrıca Siber Gnosis dergisinin editörlüğü yürütmektedir.

Arslan'a göre 21. yüzyılın "yeni" sanatçısı sürekli denemek, yeni ifade yolları bulmak, çağın akışkan ruhu ile uyum içinde olmalıdır. Bunun Arslan için neticesi; 21. yüzyıl sanatçısı "mutant" bir sınır ihlalcisi olmalı, hiç bir disipline bağlı kalmadan ruhsal ilişki kurduğu alanlarda üretmekten çekinmemelidir. Farkındalığın ve empatinin arttığı bir çağda sanatçı kendini gerçekleştirme düşü yanında, sanatın herkesçe yapılabileceği bir dünyanın da düşünü içinde büyütebilmelidir.

29 Ocak 2014 Çarşamba

Tören, Ulus-Devlet, İktidar

"Din antropolojisinin 'ayin' tahlilleri, modern, seküler devletlerin simgesel veçhelerini anlamada siyaset sosyolojisine yararlı gereçler sağlayabilir. Ancak, bu konuda ayinden salt modern devlet ve iktidarların 'irrasyonalitesi'ni sergileyecek bir şablon olarak yararlanmak yeterli olmayacaktır. Bunun yerine, siyaset sosyolojisinin sınıf, iktidar, ideoloji gibi (antropolojik tahlilin eksikliğini duyduğu) kavramsal araçları ile antropolojik odağın, yani kültürün simgesel yükünü birleştirmek, dinsel ile seküler, maddî ile simgesel, gösteren ile gösterilen, siyasal ile ideolojik arasındaki karmaşık ilişkilerin tahlilinde yeni olanaklar açacaktır." [Sibel Özbudun]
Sibel Özbudun'un katılımıyla 6 şubat 2014 günü saat 19'da Salt Ulus'da "Tören, ulus-devlet, iktidar" başlıklı bir konferans düzenleniyor.

Dinsel performanslar olarak ayin ile seküler performanslar olarak tören arasındaki ilişkilerin incelendiği konuşmada, ayinlerin yeniden dizilime uğratılmış biçimleri olarak resmî törenlerin iktidar-oluşturucu ve iktidar-sürdürücü işlevi tartışmaya açılıyor.

Köken Ergun'un Salt Ulus'ta devam eden sergisi "Kitle ve İktidar" bağlamında gerçekleştiriliyor.

Sibel Özbudun

Parix VIII ve Paris X üniversitelerinde sosyoloji eğitimi aldı, sendikacılık faaliyetlerinde bulundu. Hâlen Yeditepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde lisansüstü dersleri veriyor.

Sibel Özbudun - "Tören, ulus-devlet, iktidar" / 6 şubat 2014; 19:00, Salt Ulus [kurucu Garanti Bankası], Atatürk Bulvarı 12, Ulus - 06250 Ankara; Tel.: (0312) 324 30 24

23 Ocak 2014 Perşembe

Rafet Arslan - Babil Kitaplığı 2: Ardışık Totemler ve Diğer Hikâyeler veya Ayna Aksinde Bu-dünkü Gündelik Hayat

[KanalKultur] - Rafet Arslan'ın Babil Kitaplığı 2: "Ardışık Totemler ve Diğer Hikâyeler" adlı sergisi, 25 ocak – 22 şubat 2014 tarihleri arasında G-art'ın yeni sanat alanı Galleryrooms Kumbaracı Yokuşu'nda izleyiciyle buluşuyor.

Çağdaş sanat sahnesinin modern (ya da postmodern) bir hikâye anlatıcısı Rafet Arslan; 10 yılı aşkın süredir hikâyelerini kolajlarına, öykülerine, resimlerine, ses kayıtlarına, performanslara döküyor.

Arslan'ın birer imge formuna döktüğü "yeni" hikâyeleri Babil Kitaplığı serisi başlığıyla ve iki ayrı etkinlik şeklinde yeni izleyici ile buluşuyor.

Rafet Arslan'nın Babil Kitaplığı serisinin ilk ayağı, "Ziggurat Terbiyicesi" kitap lansmanı ve sergisi Çukurcuma HAYAKA ARTI'da gerçekleşiyor. İkinci "Babil Kitaplığı" sergisi "Ardışık Totemler ve Diğer Hikâyeler" ise G-Art / Galleryrooms'da...

"Ardışık Totemler ve Diğer Hikâyeler" sergisinin merkezinde sanatçının "ardışık totemler", "ayna aksinde bu-dünkü gündelik hayat", "Babil kitaplığına giriş" başlıklı 3 serisi ve onlara eşlik eden yeni Hikâye fragmanları / girizgahları olan yapıtları yer alıyor.

Arslan'ın sanatında totem kavramı sonsuzlukla ilişkideki kadim olan ile gündelik hayatı işgal eden bitimsiz tüketim arasındaki zıtlığı açığa çıkaran bir metafor. Ürettiği yapıtlar ile sanatçı şu soruyu soruyor; "Totem bir işaret, alamet ise 21. yüzyıl için tahayyül ettiği totemler neyin sembolüdür? Selametin mi kıyametin mi?"

Sonsuzluğun bengi döngüsü ile gündelik olanı sürekli tüketilip hemen çöpe dönüşü, sonra geri dönüşümü ve yeniden ve yeniden üretimi ve tüketimi- döngüsü...

Kadim olanın tinsel kutsiyeti ile ve sanatın onla kurduğu etik ilişkinin karşısında tüketimin atık olma hali, geçiciliği..

"Ardışık totemler" imgeleyerek sanatçı, insan uygarlığının ard arda gelişen, döngüsüne dair yeni sorular ortaya atıyor.

Sanatçı bu karşıtlığın arkeolojisine soyunurken, aynı zamanda gündelik hayatın insan ruhu üzerine çöken ağırlığının da bir hassas terazisi. Bugünü işgal eden dünün karanlık hayaletlerinin gezindiği köhne dehlizlere girmekten, karanlık içinde ışık aramaktan ve karanlığın kendisi ile dalga geçmekten ve estetik "kara mizah" ile kahkaha atmaktan çekinmiyor. "Ayna aksinde bu-dünkü gündelik hayat"larımızın aksini bize geri çeviriyor.

Sanatçı; son durağı belli bu hayatlar içinde, sonsuzluğa dair ışık huzmelerini de sürekli arıyor. Bu arayış sanatçıyı insan kültürünün tüm barbarlığı içinde parıldayan en naif arzularının kütüphaneciliğine soyunduruyor. Ansiklopedi ya da kitap ciltlerinden sonsuzluk ile iletişim kapısını çalmasını arzuladığı, kendi kitaplığını yaratmaya çalışıyor. Bu çabanın imkansızlığı ve sonsuzluğunun cazibesi ile büyülenerek, kendi "Babil kitaplığına giriş" yapıyor.

"Babil Kitaplığı" serileri Borges'in aynı adlı öyküsündeki; sürekli yenilenen ve böylece sonsuza değin kendi içinde büyüyen bir kitap / hikâye evreninden esinleniyor. Arslan'ın yazar olarak yarattığı kitaplar yanında, kült bir nesne olarak "kitap" da kendi üretimi içinde önemli bir yere sahip. Kitapla, onun sayfaları, kağıdı, cildi, kokusu duyusal bir ilişkiye geçiyor ve onu kendi sezgisel üretimi içine yediriyor.

Sanatçı; sonsuzluk ile kurduğu bu bağlantıyı, yine sonsuzluğun birer simgeleri olan Ziggurat, Totem gibi yapıların kendisinde yarattığı tinsel çarpışmalar ve bu düş evreninin bir zuhuru olarak resimler, kolajlar, asamblaj ve heykeller ile ifade ediyor.

Basılı mataryeli yeniden kurgulayarak üretilen bir sanat olarak kolaj, bunu nesneler ile yeni ilişkiler kurarak yaratan asamblaj; montaj sanatı ustası olarak nitelendirilebilecek sanatçının Türkiye'de sanat içinde özgün konumunun altını çizen unsurlar. [KanalKultur]

Rafet Arslan - Babil Kitaplığı 2: Ardışık Totemler ve Diğer Hikâyeler / 25 ocak – 22 şubat 2014; G-art / Galleryrooms Kumbaracı Yokuşu, Tomtom Mah. Kumbaracı Yokuşu No: 37/A - 38/A, Beyoğlu - İstanbul; Tel.: (0212) 243 66 22

22 Ocak 2014 Çarşamba

Yakın Tarihten Notlar: Aile İçi Şiddet Kurbanları,'Aile İçi Şiddet ve Cinsel İstismarın Önlenmesi Sempozyumu'nda Tartışıldı

[KanalKultur] - Aksaray Barosu ve Adli Bilimciler Derneği tarafından ortaklaşa düzenlenen "Aile İçi Şiddet ve Cinsel İstismarın Önlenmesi Sempozyumu"nda (27 haziran 2009, Aksaray) "Şiddet ve Cinsel Tacizde Psişik Dinamikler", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Tacizde Yasal Düzenlemeler", "Aile İçi Şiddette Cezai Korumanın Yasal Çerçevesi", "Baroların Rolü", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Tacizin Önlenmesinde Çok Bilimli Yaklaşım", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Tacizin Önlenmesinde Kolluğun Rolü", "Çocuk İstismarını Tedavi ve Engelleme Merkezi", "Cinsel İstismar ve Şiddette Kriminal İncelemeler", "Muayeneler ve Otopsinin Rolü", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Tacizin Tespitinde Sağlık Profesyonellerinin Rolü", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Tacizin Tespitinde Hemşirenin Rolü", "Ev içi Şiddetin Tanınmasında Hekimin Rolü- Tanıma Testleri", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Taciz Mağdurlarına Acil Servis Personelini Yaklaşımı", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Taciz Nedenleri ve Rehabilitasyonu" konuları tartışıldı.

27 haziran 2009'da Aksaray Barosu ve Adli Bilimciler Derneği işbirliği ile Aksaray'da yapılan "Aile İçi Şiddet ve Cinsel İstismarın Önlenmesi Sempozyumu", "Sonuç Bildirgesi" ile önemli hususlara dikkat çekti.

Aile içi şiddetin, tüm sosyo-kültürel gruplarda, yaş gruplarına görüldüğüne atıf yapılan bildirgede; daha çok kadınların maruz kaldığına işaret edildi.

"Sonuç Bildirgesi" ile aile içi şiddete en çok kadınların, çocukların, sakatların ve yaşlıların maruz kaldığı vurgulandıktan sonra, hastane acil servislerinde tedavi edilen her 9 kadından birinin; ayaktan tedavi veren kurumların acil servislerinde muayene edilen her 7 kadından birinin; her 5 gebeden birinin; istismar nedeniyle başvuran çocukların yarısının annesinin; intihar girişiminde bulunan her 3 kadından birinin; psikiyatri hastalarının % 40-70'inin "aile içi şiddet kurbanı" olduğu belirtildi.

17 Ekim 2013 Perşembe

Vehbi Başer: Nostalji-Sonrası Bir Dünyada Nostaljiden Söz Açmak

[© Vehbi Başer] - Günümüzde popüler "eski güzel günler" retoriği olarak anlaşılsa da, nostalji terimi, uzayan askerlik münasebetiyle yaşanan sıla hasretinin doğurduğu psikopatolojilerin teşhisinde kullanılmak üzere, ilk kez 19. Yüzyılda, psikiyatride ortaya çıkmıştı. Modernliğin hızlı yayılma hamlelerinin başlangıcını oluşturan o dönemde bile, nostalji, mekan-merkezli geleneksel bir deneyim olarak yaşanmaktadır. Evinden yurdundan ayrı kalmanın kimileyin dayanılmaz hale gelen hasreti ile, değişen şiddetlerde yaşanan bu tür nostalji, geri dönünce yerli yerinde bulduklarına kavuşmanın sevinci ve giderek teskiniyle sıhhat bulan melankolik halleri anlatıyordu. Burada, nostaljiye geleneksellik damgasını vuran "yerli yerinde bulduklarına kavuşma" umut ve imkânıdır. Geleneksel insanın sıla özlemi (memleket hasreti), farklı gurbetlerde yaşansa bile, herkesin anlayabileceği, neye karşılık geldiğini öteki geleneksel insanların empati yoluyla kavrayıp hissedebileceği ve dindirmek için bir şeyler yapabileceği (dinlerin "yolda kalmışlara yardım"ı ahlâkî bir ödev gösterdiği dünyayı hatırlayalım), canlı, alenî (tabusal / kişisel / mahrem olmayan), paylaşılabilir, yekpare, kuşatıcı bir "yoksunluk deneyimi" idi.

Modernlik, yetkinlikten uzak ve hatta kötülük timsali saydığı şeyleri, en hafifinden ilga ederek (zira devrimlerin ani, kapsamlı ve radikal yıkıcılığı zorunlu bir bileşen değildir) yerine daha iyisini koyabileceğimizi (buna bağlı olarak da özgürlük, ilerleme ve barışa daha fazla yaklaşacağımızı) vaat eden yüzüyle umut parıltısı yaydığı kadar; modern performansın ikame ettikleri bu umudu boşa çıkardığı ölçüde, kaygı ve hayal kırıklığı doğuran yüzüyle, hüsran ve karamsarlık yaymakta; nostalji de, modern performansın yarattığı bu karamsarlıktan beslenmekteydi. Ancak nostaljik mekanizmayı harekete geçiren gerilimi açıklasa da, nostalji, sadece bu tarz bir karamsarlıktan ibaret değildir. Modern nostalji, şimdi ele geçenin yarattığı hüsrana ilaveten, bir zamanlar avuçlarımızda tuttuğumuz her neyse, hayatımıza onun kattığı asli değerin yitirilmesinden doğan hayıf kadar, ondan kalan "tatlı hatıralar"ın, karamsar veçhemize yansıttığı tebessümü birlikte içeriyordu. Bu da, geleneksel zaman-mekan deneyimini parçalamış olsa da, modernliğin yeni bir zaman-mekan nizamı ikame etmesinin bir fonksiyonuydu. Böylece, geleneksel olarak mekan merkezli nostaljik tutum, zaman merkezli hale gelmiş; geride bırakılan mekanda hala canlılığını koruyan bir yaşama yönelik geleneksel "sıla özlemi"nin yerini, artık yitirilmiş bir yaşama yönelik modern "geçmiş özlemi" almıştır.

14 Ekim 2013 Pazartesi

Aygen Erdentuğ: Kültür Biliminin (Kültürel Antropolojinin) İnceleme Alanı

Doç. Dr. Aygen Erdentuğ
[© Aygen Erdentuğ] - Son çalışmalarda, ülkemizde "insan bilimi" olarak da tanıtılmaya çalışılan "antropolojinin amacı, canlıların sınıflandırılmasında Homo sapiens terimini alan insan türünün çeşitli yönleriyle ve özellikleriyle incelenmesidir (Plog ve Bates, 1980: 5). Şüphesiz insanı inceleyen tek bilim dalı antropoloji değildir, insanı ve insan hayatını konu edinen sosyoloji, psikoloji, tarih, ekonomi, vb. gibi sosyal ve beşerî bilimler de bulunmaktadır. Ama antropoloji, insanı, bu bilimlerden farklı bir şekilde, genelde iki yaklaşımla ele almaktadır. Bunlardan biri, "biyolojik", diğeri de "kültürel" yaklaşımdır.

Biyolojik yaklaşımda, insan türünün evriminin incelenmesi yanı sıra insanın, bugünkü haliyle (yani Homo sapiens sapiens olarak), bir fizikî organizma şeklinde ele alınması söz konusudur. Ayrıca, bu yaklaşımda insan toplulukları arasındaki fizikî farklılıkların, sebepleriyle birlikte ortaya konulmasına da çaba gösterilmektedir (Hoijer ve Beals, 1956: 6-12; Barnouw, 1978: 3-5). İnsanı bu yaklaşımla ele alan antropoloji alt disiplinleri "paleoantropoloji" ile "fizik antropoloji"dir.

İkinci yaklaşımda ise insanoğlunun, onu diğer canlı türlerden ayıran ve yegâne kılan, "kültür yaratıcı varlık" özelliği (Herskovits, 1955: 111-112) ele alınmaktadır. Bu yaklaşımı benimseyen "kültürel antropoloji" ya da "kültür bilimi" ise, çağımızın bütün insan topluluklarının kültürlerini inceleyerek insan kültürüne ait birtakım kalıpları meydana çıkartma çabasındadır (Plog ve Bates, 1980: 5).

Kültür biliminin zaman içindeki gelişmesine baktığımızda, bunun, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa'da, özellikle bir bilim olarak ortaya çıktığı İngiltere'de, farklı yönlerde ve adlar altında gelişmiş olduğunu görmekteyiz (Epstein, 1967: xiv-xvii). Kültür bilimi, A.B.D. ve Avrupa'da "etnografya" ve "etnoloji" adları altında daha fazla farklılaşma ve uzmanlaşma imkânı bulmuştur. (Barnouw, 1978 : 5). Oysa, İngiltere'deki kültür bilimi çalışmaları, bu bilimin bu ülkedeki öncülerinden olan A. Radcliffe-Brown'un da etkisiyle, "sosyal antropoloji" adı altında gelişmiştir (I. Lewis, 1976: 55-59). Ülkemizde ise, kültür biliminin gelişme imkânı bulan alt disiplinleri, önce folklor ve etnoloji, daha sonraları ise sosyal antropoloji olmuştur (Acıpayamlı, 1973; N. Erdentuğ, 1982; Magnarella ve Türkdoğan, 1976).

16 Temmuz 2013 Salı

Erdentuğ, Nermin [Nermin Erdentuğ]

Prof. Dr. Nermin Erdentuğ
(1917 - 2000)
[KanalKultur] - Prof. Dr. Nermin Erdentuğ (1917 - 2000): Nermin (Asaf Aygen) Erdentuğ, Türk antropolog.* Birinci Dünya Savaşı'nda, Arabistan'da görevli doktor babasının İngiliz esiri olarak getirildiği Malta'da 25.12.1917'de doğdu.

İlkokul ve ortaokulu Çanakkale'de, liseyi İstanbul’da (İstanbul Kız Lisesi), 1936'da bitirdi. 1940 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi "Antropoloji Kürsüsü"nden mezun olduktan sonra, Atatürk'ün, ilk mezunlardan uygun olanların kürsülerde asistan kalması talimatı üzerine, asistanlığa atandı ve burada "fizik antropoloji" dalında doktorasını 1942'de tamamladı. Daha sonra da, aynı kürsüde, 1944'de, Türk üniversitelerinde "etnoloji" alanında "doçent" ünvanını alan ilk Türk bilim kadını oldu.

1949 - 1951 yılları arasında görgü ve bilgisini artırmak üzere İngiltere ve İskandinav ülkelerinde buldu. Oxford Üniversitesi Sosyal Antropoloji Enstitüsü'nde bir yıl, diğer İngiliz üniversitelerinde kısa sürelerle ve dokuz ay kadar da İskandinav (Kopenhag, Oslo, Stockholm) müze ve üniversitelerinde alanı ile ilgili araştırmalar yaptı. Türkiye'ye döndükten sonra, Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Antropoloji kürsüsünde ilk defa olarak "sosyal antropoloji" ve "alan araştırması" (field work) derslerini açarak, sosyal antropolojinin D.T.C.F.'de kurucusu oldu ve "uygulamalı antropoloji" şeklinde yorumladığı bu alanın "etnoloji"ye bağlı bir yan disiplin olarak gelişmesini sağladı.

1956'da gittiği Amerika Birleşik Devletleri'ndeki çeşitli üniversitelerde (Vanderbilt, Wichita, California ve Philadelphia) alanı ile ilgili incelemelerde bulundu, seminerler ve konferanslar verdi.

1959'da memlekete döndükten bir yıl kadar sonra da Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi'nde "etnoloji profesörlüğü"ne yükseldi.

1961'de bağımsız bir kürsüye dönüşen "Etnoloji Kürsüsü"ndeki ders programını, bu sefer Amerikan kültürel antropolojisinin özelliklerini ve yaklaşımlarını yansıtacak şekilde güncelleştirdi.

1960'lı yıllarda, Sosyal Hizmetler Akademisi'nin kuruluşuna katkı yaptı ve bu arada, Akademi'nin temel dersleri arasına alınmasını sağladığı "sosyal antropoloji" derslerini başlattı. Aynı şekilde, 1968'de A.Ü. Eğitim Fakültesi, 1970 yılında da Diyarbakır Tıp Fakültesi Halk Sağlığı kürsüsünde açtığı "sosyal antropoloji" derslerinin bu kuruluşların öğretim programlarına alınmasını sağladı. Daha sonraki yıllarda, bu konudaki bir dersin S.S.Y.B. Yüksek Sağlık Meslek Okulları ders programlarına dahil edilmesi de yine onun bu konudaki çabaları sonucu gerçekleşti.

Nermin Erdentuğ, 1952 - 1955 yıllarında yaptığı Hal ve Sün köyleri (Elazığ) incelemeleri ile Türkiye'de anket metodu dışında, "katılarak gözlem" tekniğini alan araştırmasında ilk uygulayan Türk bilim kadını oldu. Ayrıca, kendi zamanının geçerli ekolü olan fonksiyonalizm çerçevesinde, bu ülkedeki Türk kültürü ve köy incelemelerine önemli ölçüde katkılarda bulundu.

Hem kendi çalışmalarında hem de yönetmiş olduğu lisans, yüksek lisans ve doktora tezlerinde, Türkiye'de kırsal kesiminde kültür değişmesi ve sorunlarına, kültür-eğitim ilişkisine, kırsal kesimde kalkınma çalışmalarında hizmet ve personel açısından (özellikle sağlık hizmetleriyle ilgili olarak) sorunlara öncelik verdi.

Nermin Erdentuğ, 1960'lı yılların başından beri, Uluslararası Antropoloji ve Etnoloji Bilimleri Daimi Konseyi'nin, Şevket Aziz Kansu'dan sonra ikinci Türk üyesi oldu ve uluslararası düzeyde çeşitli ülkelerde düzenlenen toplantılarda ülkesini temsil etti.

A.Ü.D.T.C.F'deki Etnoloji kürsüsü, 1980 yılında "Sosyal Antropoloji Birimi" ve "Halkbilim" diye ikiye ayrılana kadar, 1961- 1980 yılları arasında bu kürsünün, bölünme ile de "Sosyal Antropoloji Birimi"nin başkanlığını üstlendi.

1981'de kurulan Yükseköğretim Kurulu'nun Türk üniversitelerine getirdiği yeni örgütlenme ile bu birimin "Antropoloji Bölümü"nün bir alt birimine dönüşmesi üzerine de 1982'de hem "Sosyal Antropoloji Anabilim Dalı" hem de "Antropoloji Bölümü" başkanlığına atandı. "Sosyal Antropoloji Anabilim Dalı" Başkanlığı’nı 1983'de, kendi isteği ile başkasına devretti; ama emekli olduğu Ocak 1985 tarihine kadar Bölüm’ünün başkanlığını sürdürdü.


Saran, Nephan [Nephan Saran]

Prof. Dr. Nephan Saran
(1924 - 2008)
[İsmail Engin - KanalKultur] - Prof. Dr. Nephan Saran (1924 - 2008): Türk antropolog. 1924 yılında İstanbul'da doğdu. İlk öğrenimini İstanbul'da, orta öğrenimini Ankara'da tamamladı. 1947'de Ankara Hukuk Fakültesinden mezun oldu.

2 yıl Avukatlık yaptıktan sonra, Amerika'da St. Louis Üniversitesi'nde yüksek lisans öğrenimine devam ederek, Amerika Çocuk Mahkemeleri sisteminin Türk Ceza hukukuna tatbiki konusundaki teziyle 1955'de Master derecesini aldı.

Türkiye'ye dönüşünde Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Asistanlık yaptı. St.Louis Üniversitesi'nin sağladığı bir bursla tekrar yüksek lisans öğrenimine döndü ve adı geçen üniversitede "Anomie" konusunda hazırladığı bir tezle 1960 yılında "Doktor" ünvanını aldı.

Yüksek lisans öğrenimi döneminde kendini tamamiyle Sosyal Antropoloji'ye verdi. 1961'de tekrar Türkiye'ye döndü ve o sırada İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde yeni ihdas edilen Sosyal Antropoloji Kürsüsü'ne asistan tayin edildi. Sosyal Antropoloji Kürsüsü'nün kuruluş ve gelişmesinde Prof. Hart'ın yanında önemli hizmetlerde bulundu. 1967 yılında da Doçent oldu. Doçentlik tezinin konusu "İstanbul Şehrinde Polis ile İlgisi Olan 18 Yaşından Küçük Çocukların Sosyo-Kültürel Özellikleri Hakkında Bir Araştırma"dır.

1961'den itibaren İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Kürsüsü'nde öğretim ve araştırmalar yaptı. Haftada 16 saat kadar ders verdi ve bu Kürsü'nün bütün yükünü uzun süre tek başına taşıdı. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde konferanslar verdi; Kanada'da iç göçler konusundaki bir seminere katıldı; 1973 yılında da Illinois Üniversitesi'nde toplanan Uluslararası Antropoloji Kongresi'nde bir panel yönetti.

31.05.1976 tarihinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü, Sosyal Antropoloji Anabilim Dalı'nda profesör oldu.

20.10.1987 tarihinde kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. 29.11.2008 tarihinde vefat etti.

Yayınları

Makale

"Korunmaya Muhtaç Çocuklar ve 6972 Sayılı Kanun" Yeni Ufuklar 11 (1962) 120: 36-38; "İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü Araştırma Faaliyeti" Türkiye'de Sosyal Araştırmaların Gelişmesi Semineri 1971: 115-124; "Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Bölümü" Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Dergisi 1 (1972): 1-4; "Antropoloji ve Kolları" Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Dergisi 1 (1972): 9-19; "Kan Grupları ve Türkiye'deki Dağılımı" Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Dergisi 2 (1975): 51-60; "Sosyal Antropolog Gözüyle Toplumumuzda Kadın" Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Dergisi 3 (1979): 1-12; "Çocuk Suçluluğu ve Parçalanmış Aileler" Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Dergisi 3 (1979) 25-30; "Aile Hayatı ve Toplum" Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Dergisi 3 (1979) 13-23; "Çağlayan, İstanbul'un Bir Gecekondu Bölgesinin Tarihi ve Gelişimi" Antropoloji, 12 (1985): 17-33; "Göç ve Kentleşme" Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Dergisi 4 (1986); 155-168; "Bilimsel Düşünüşün Doğuşu" Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Dergisi 4 (1986): 147-154.

Kitap

İstanbul Şehrinde Polisle İlgisi Olan Onsekiz Yaşından Küçük Çocukların Sosyo-Kültürel Özellikleri Hakkında Bir Araştırma. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları: 1362, Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Bölümü Yayını: 1, İstanbul 1968, 88 s.; İstatistik El Kitabı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları: 1630, Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Bölümü Yayınları: 2 İstanbul [1971?], VII + 78 s.; Üniversite Gençliği: Öğrencilerin Sosyo-Ekonomik Yapısı ile Öğrenci Hareketlerinin Teorik ve Deneysel Seviyede Açıklanması. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları: 2032, Sosyol Antropoloji ve Etnoloji Bölümü Yayınları: 3, İstanbul 1975, 163 s.; Köylerimiz. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları: 3222, İstanbul 1984, 179 s. ; (Taylan Akkayan ile birlikte) Çalışan Gençliğin İşbaşında Eğitimi Çıraklık, Kalfalık, Mesleğe Yönelme Sorunları. MEGSB, Ankara 1988, XXII + 526 s.; Antropoloji. İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1993, 324 s.[İsmail Engin - 30 kasım 2008; KaKuTS - KanalKultur]

Yalçın İzbul: Kültür ve Kültürel Süreçler

Doç. Dr. Yalçın İzbul
Giriş

Sosyal/kültürel antropolojinin ilk elli yılı sonunda, A.L. Kroeber ve C. Cluckhohn adlı iki ünlü Amerikalı insanbilimci yayınladıkları bir kitapta kültür kavramının yüzatmışdört farklı tanımını derlemişlerdi. (Culture: A Critical Review of Concepts and Definitions; Kültür: Kavram ve Tanımlara Eleştirisel Toplu Bakış, 1952.) Bozkurt Güvenç, bir sözcük ya da kavrama bu denli çok ve çeşitli anlam yüklenince, onun tanınmaz ya da tanımlanamaz duruma gelmiş olmasını doğal karşılamak gerekir, diyor (bknz. İnsan ve Kültür, ilgili bölümler).


Sözcük, Latince colere "ekin ekmek, yetiştirmek" fiilinin cultus "ekilen, ekilmiş" türevinden geliyor. Ne var ki, çağlar boyunca, değişik ülkelerde, farklı akım ve yaklaşımlarla yüklenen nüanslar bu denli bir anlam zenginliği -- ya da karmaşasına -- yol açmıştır.
Yüzatmışbeşinci öneride bulunmak gibi bir amaç gütmüyorsam da, vereceğim tanım ve açıklamalarda, numaralanmış anahtar sözcükler kullanarak, antropoloji literatüründeki "kültür" kavramı ve "kültürel süreçler" ile ilgili görüşler üstüne bir yorum sunmak istiyorum.

"Kültür" Tanımı

Kültür,
01 belli bir
02 topluluğun,
03 kişiden kişiye veya toplumsal iletişim, etkileşim yoluyla
04 sürdürdüğü ve
05 bireylere kazandırdığı
06 maddi ve/veya zihinsel
07 yaşam tarzı ve
08 dünya görüşü
09 bileşiği, bütünleşmesi olup,
10 varlık nedeni ve sonucu ise
11 çevreye uyarlanma,
12 giderek çevreyi kendi kuramsal amaçları doğrultusunda değiştirme
13 olgusu ve sürecidir.