"Dost elinden gel olmazsa varılmaz /
Rızasız bahçanın gülü derilmez /
Kalpten kalbe bir Yol vardır görülmez /
Gönülden, gönüle Yar. Oy Yar Oy Yol gizli.." //
[© Celal Necati Üçyıldız - KanalKultur] - Bir köy vardı uzakta. Gidildi, görüldü. O köy "Kırtıllar" (Gırtıllar) köyü. Eski adı "Abdallar Köyü". Bir sel gelmiş, sonra birkaç km. öteye yeniden köy kurmuşlar. İşte ozanımız Neşet Ertaş bu köyde doğmuş. Eli saz tutan, keman tutan, zurna tutan çalmış, söylemiş. Ekmek tekneleri bunlar. Keskin'in bir köyü iken şimdilerde bir mahalle.
Açlık, yokluk. Göç etmişler: Kaman, Kırşehir, Çiçekdağı, İzmir, Ankara, İstanbul. Kaman'da belediye arsa vermiş, onları iskan etmişler. Her yıl Kaman'da "Abdallar Şenliği" yapıyorlar.
Geçen yıl katıldığım "2. Abdallar Şenliği"nde; pankart asılmıştı. Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Neşet Ertaş. Onlar İç Anadolu'da Dadaloğlu'nu yeniden yaşatmaya başlamışlardı. O yürekli sesleri Dalaoğlu'nun "bozlaklar"ından geliyordu. O kendilerine has; gırtlak namelerinin iç dünyasında Toroslar'da Türkmenlerin yaşamları sergileniyordu. Ağıtlar, bozlaklar İç Anadolu'dan Toroslar'a uzanıyor. Köyde, kentte yaşlı, genç onların türkülerinde kendini buluyordu.
Neşet Ertaş, don değiştirdi. Ama onun adı yaşıyor. Her kentte bir Neşet; her kente bir Ertaş var. Silifke'de Ali Topuz dostumuz, Neşet Ertaş sevgisi ile oğluna Neşet adını koydu. Gitti mahkeme kararı ile soyadını Ertaş yaptırdı. Şimdi oğlu Neşet Ertaş yaşamına devam ediyor. Onun sevgisi yüreklerinde.
Silifke demişken, bir gün Neşet Ertaş, Silifke'ye konsere geldi. Rahmi Doğanlar Sineması yeni yapılmıştı. Yaklaşık 1968-1969 yılları olmalı. Salon tıka basa dolu idi. O gece "ben otelde yatmam, beni topraklarım ile buluşturun" dedi. Say mahallesinde yaşayan Abdal hısımlarının yanına gitti. Hüseyin Say'ın (Foforlu Hüseyin) konuğu oldu. O dostlarını sevdi. Bir hafta kaldı. Akşamları oturuyorlardı; kemanını, gırnatasını alan geliyordu. Sabahlara kadar muhabbet ettiler. Sabahları kalkıyordu, Ağa'nın Kahvesi'nde kahvesini içiyor, sohbet burada devam ediyordu. Küçük Hüseyin Say onun mihmandarı idi. Yanından ayrılmıyordu. "Hüseyin oğlum, sazımı getir." Hüseyin bir çırpıda gidiyor, evden sazını alıp, geliyordu. Kahvede onlara saz çalıp, türkü çığırıyordu. Sonra birlikte eve gidiyorlardı. Bir hafta sonra Ankara'dan bir telefon geldi. "Artık gel gayri dediler" o da Ankara'nın yolunun tuttu. Sonra ne olsun biliyor musunuz? Hiç baba mesleği ile ilgilenmeyen oğul Hüseyin Say'a bir ilham geldi; saz çalıp, türkü çağırmaya başladı. Şimdi hâlâ çalıyor.