Bu Blogda Ara

Antropoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antropoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2026 Perşembe

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Bağlamında İdeal İnsan - Grimm Masalları ile Bir Karşılaştırma

[İsmail Engin] Alevi antropolojisi perspektifinden ideal insan tasarımının; halk anlatıları, menkıbeler, şiirler, deyişler ve ritüeller aracılığıyla “nasıl kurulduğu” önemli bir sorun kümesidir. Jacob ve Wilhelm Grimm kardeşler tarafından derlenen Avrupa [Alman] halk masalları ile Alevi anlam dünyasında Hz. Ali, Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal ve Şah İsmail Hatâyî çevresinde şekillenen anlatılar arasında doğrudan bir köken veya aktarım ilişkisi kurmaktan ziyade, karşılaştırmalar yaparak, farklı kültürel sistemlerin insanı ahlâkî, toplumsal ve sembolik düzeylerde nasıl biçimlendirdiği sorusu üzerinde odaklanmak, ilgili sorun kümesini açabilmek ve bir model oluşturabilmek için ipuçları vermektedir.

İnsan, Alevi anlam dünyasında, bireysel bir varlık olmanın dışındadır; yol içerisinde öğrenen, toplulukla ilişki kuran, rızalık arayan, nefsini terbiye eden ve hakikate yönelen “ilişkisel bir özne” olarak ele alınmaktadır.

Dört Kapı - Kırk Makam, cem, musahiplik, ikrar ve görgü gibi kurum ve pratikler bu oluşumun başlıca alanlarını meydana getirmektedir. Hz. Ali’nin adalet ve yiğitlik imgesi, Hacı Bektaş Veli’nin erenlik ve rehberlik modeli, Pir Sultan Abdal’ın hakikat ve direniş söylemi ile Hatâyî’nin aşk, birlik ve Ehl-i Beyt merkezli şiir dünyası, bu idealin farklı boyutlarını görünür kılmaktadır.

Grimm masallarındaki orman, cadı, ejderha, sihirli obje ve kahramanın sınavı gibi motifler Alevi anlatılarıyla özdeşleştirilmemekte; eşik, sınav, dönüşüm ve toplumsal düzen kategorileri üzerinden karşılaştırılmaktadır.

Alevi anlam dünyasında ideal insan, bir kahraman figürü aracılığının “dışında”; anlatı, ritüel, bellek, topluluk ve gündelik pratiklerin kesişiminde sürekli olarak üretilmektedir.

* * *

Alevi antropolojisinin temel sorularından biri, insanın nasıl tanımlandığı ve hangi inanç odaklı kültürel süreçler aracılığıyla belirli bir insan idealine dönüştürüldüğüdür. Ve bu durum; inanç esaslarının ötesinde; gündelik hayat, topluluk ilişkileri, ritüel, ahlâk, sözlü kültür ve bellek bağlamında ele alınmaktadır.

19 Ağustos 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi ile Yaşlılığın ve Otoritenin Yeniden Düşünülmesi

[İsmail Engin] Yaşlılık; biyolojik yaşlanmanın sonucu ya da yaşam döngüsünün son aşaması olduğu gibi, toplumsal ilişkiler içerisinde şekillenen bir konum aynı zamanda ve kronolojik bir kategori olarak yaş; deneyim, bellek, bilgi, bakım, söz hakkı ve toplumsal tanınma ile anlam kazanıyor. Bununla birlikte, yaşlı olmak, her zaman bilgi sahibi olmak; bilgi sahibi olmak da otomatik olarak otorite sahibi olmak anlamına gelmiyor. Yaşlılığın toplumsal konumu, bireyin ait olduğu kültürel ve dini çevre içerisinde şekilleniyor.

Baştan ifade edilmelidir ki; Alevi antropolojisi, yaşlılığın anlamını kendi özgül toplumsal, tarihsel ve ritüel bağlamı içerisinde yeniden düşünmeyi mümkün kılıyor. Yaşlıların ne kadar yaşadıklarına değil; sahip oldukları deneyimlerin, bilgilerin ve ilişkilerin topluluk içerisinde nasıl bir değer kazandığına bakıyor.

Yine vurgulanmalıdır ki; Alevi antropolojisi, Alevi toplulukları homojen bir yapı olarak ele almıyor. Bölgesel farklılıklar, ocak ilişkileri, kentleşme, göç, eğitim, kuşak farklılıkları ve diaspora deneyimleri Alevi pratiklerinin ve kimliklerinin farklı biçimlerde yaşanmasına yol açıyor. O nedenle, yaşlılığı ve otoriteyi konu edinirken amacı, bütün Aleviler için geçerli tek bir yaşlılık modeli ortaya koymak değil, farklı Alevi bağlamlarında yaşlılığın nasıl anlamlandırıldığını ve deneyimlendiğini araştırmak oluyor.

Alevi antropolojisi açısından yaşlılık, toplumsal yaşamın dışında kalan pasif bir dönemin dışında;. Alevi belleğinin üretildiği, korunduğu ve yeni kuşaklara aktarıldığı bir alandır. Bu bağlamda, yaşlılar, geçmiş ile bugün arasında aracılık eden; yaşanmış deneyimleri, ritüel bilgileri ve topluluk değerlerini taşıyan aktörlerdir.

Ancak, Alevi antropolojisi, konuyu ele alırken, yaşlıların ne bildiğinden çok, bildikleri şeylerin hangi koşullarda geçerli bilgi olarak tanındığı ve ne zaman kültürel ve / veya dinî otoriteye dönüştüğü sorusundan hareket ediyor. Ona göre; bilmek, tanınmak ve otorite sahibi olmak farklı şeylerdir ve dernek idarecileri “henüz” “seçilmiş kültürel otorite” olarak değerlendirilebiliyor.

14 Ağustos 2026 Cuma

İsmail Engin : Alevi Antropolojisinde Yeniden Düşünmek

[İsmail Engin] “Re-thinking”, yani yeniden düşünmek, Alevi antropolojisi açısından sadece geçmişe yeniden bakma anlamına gelmiyor; Aleviliği bilme, yorumlama ve temsil etme biçimlerini sorgulamayı ifade ediyor.

Yeniden düşünmenin konusu, Alevilik ile onun hakkında üretilen bilgi, kullanılan kavramlar, temsil biçimleri ve araştırmacının bu süreçteki konumu da sorgulamanın parçası oluyor : “Re-thinking” ile değişmez ve “gerçek Alevilik” tanımı bulmakla uğraşılmıyor; Aleviliğin farklı tarihsel, toplumsal ve mekânsal bağlamlarda nasıl anlamlandırıldığı, yaşandığı, aktarıldığı, tartışıldığı ve yeniden kurulduğunu ortaya koymak amaçlıyor...

Bu yaklaşım, Aleviliği donmuş bir gelenek, tamamlanmış bir inanç sistemi veya homojen bir kimlik olmanın ötesinde; bellek, ritüel, söz, mekân, aidiyet, toplumsal ilişkiler ve iktidar içerisinde sürekli yeniden oluşan çoğul bir yaşam dünyası olarak ele alıyor.

“Alevilik nedir?” sorusuyla sınırlı kalmıyor; Aleviliğin kimler tarafından, hangi tarihsel koşullarda, hangi kavramlarla ve hangi anlamlar üzerinden tanımlandığı üzerinde duruyor.

Alevi antropolojisi de Aleviliği; onun nasıl bilindiği ve nasıl temsil edildiğini ele alıyor.

Bu noktada, anlamın nasıl anlaşılabileceğini ve yorumlanabileceğini sorgulayan bir düşünce geleneği olan hermenötik önemli bir teorik zemin sunuyor. Zira, insanın dünyası, yalnızca dışarıdan gözlemlenebilen davranışlardan oluşmuyor; insanlar, dünyalarını anlamlandırıyor ve bu anlamlar içerisinde yaşıyorlar. O nedenle, toplumsal gerçekliği anlamak, “ne oluyor?” ve beraberinde “bu, onu yaşayan insanlar açısından ne ifade ediyor?” sorularına cevap aramakla mümkün gözüküyor.

Alevi antropolojisi açısından bu ayrım özellikle önemlidir.

Bir cem gözlemlenebiliyor, bir semah kaydedilebiliyor, bir nefes yazıya geçirilebiliyor, bir ziyaret mekânı belgelenebiliyor. Ancak, bunların fiziksel biçimini kaydetmekle, kültürel anlamları açıklanamıyor. Çünkü, aynı davranış farklı bağlamlarda farklı anlamlar kazanabiliyor; aynı sembol farklı aktörler tarafından farklı biçimlerde yorumlanabiliyor. Dolayısıyla antropolog, davranışı kaydetmek ve davranışın anlamlı hâle geldiği tarihsel ve toplumsal bağlamı anlamakla mükellef oluyor.

6 Ağustos 2026 Perşembe

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Dijitalleşmede Alevi Bilgisi, Algoritmik Dijital Bellek ve Dedelik

[İsmail Engin] Alevilik, antropolojik açıdan yalnızca belirli inanç unsurlarının toplamı şeklinde açıklanamaz, O, aksine; insan, toplum, kutsal, bellek ve etik arasındaki ilişkileri düzenleyen bir anlam dünyasıdır. Ve Aleviliğin temel kavramları yol, ocak, ikrar, rızalık, musahiplik, cem ..  dini kurumlar; toplumsal varoluşu kuran ilişkisel pratikler olarak değerlendirilmelidir.

Aleviliği anlamak, teolojik unsurlarını incelemekten öte, “yol” olarak ifade edilen pratiğini, bu pratiğin hangi toplumsal kurumlar aracılığıyla sürdürüldüğünü ve değişen tarihsel koşullarda nasıl yeniden üretildiğini analiz etmeyi gerektirir.

Bu özellikleri nedeniyle dijitalleşme, Alevilik açısından yalnızca yeni iletişim araçlarının kullanılması olarak değerlendirilemez. Dijital platformlar; Aleviliğin bilgi üretme biçimini, Alevi bilgisinin dolaşımını, ritüel deneyimini, dinî otoritenin kuruluş biçimini ve kolektif belleğin aktarım yollarını dönüştüren yeni bir antropolojik alan yaratmaktadır.

Dijitalleşme, Aleviliğin görünürlüğünü arttıran teknolojik gelişme; Alevilik açısından yeni iletişim teknolojilerinin kullanılması; dinî bilginin dolaşımı, ritüellerin icrası, otoritenin meşruiyeti ve kolektif kimliğin yeniden üretilmesi anlamına gelen antropolojik bir dönüşümdür.

Dijital platformlar; kutsalın deneyimlenme biçimini, dinî  bilginin dolaşımını, ritüellerin icrasını ve topluluğun kendisini yeniden üretme süreçlerini dönüştürmektedir.

Alevi antropolojisi, “Aleviliğin dijital ortamda nasıl temsil edildiği değil; dijitalleşmenin Alevi ritüel ontolojisini ve toplumsal ilişkilerini nasıl yeniden yapılandırdığı” üzerine çalışmaktadır.

4 Ağustos 2026 Salı

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Açısından Din ve Dinî İnanç, İnanç ve Gelenek

[İsmail Engin] Alevi antropolojisi açısından Aleviliği anlamak için, öncelikle din, dini inanç, inanç ve gelenek kavramları arasındaki ayrım olup olmadığıan  bakmak gerekmektedir.

Bu kavramlar, “günlük alışkanlık”la çoğu zaman birbirinin yerine kullanılsa da antropolojik analiz açısından farklı toplumsal gerçekliklere karşılık gelmektedir.

Günümüzde Alevilik çoğunlukla iki “indirgemeci yaklaşım” arasında değerlendirilmektedir: 

İlki Aleviliği “dinî inanç sistemi” olarak ele alırken, ikincisi onu “kültürel gelenek” olarak nitelemektedir. 

Oysa, antropolojik yaklaşım, toplumsal olguların tek boyutlu olmadığını kabul etmektedir. Dolayısıyla, bir topluluk aynı anda kutsal anlam sistemlerine, toplumsal kurumlara, ritüellere ve geleneklere sahip olabilir.

Aleviliği anlamak için “din”, “dinî inanç”, “inanç” ve “gelenek” olmak üzere dört analitik düzey birbirinden ayrılmalıdır. 

Din, kutsal olanla ilişkiyi, sembolleri, ritüelleri, ahlâkî düzeni ve toplumsal kurumları kapsayan bütünsel anlam sistemidir. Dinî inanç, dinî sistemin kutsal, aşkın ve hakikat boyutudur. Topluluğun neyi kutsal kabul ettiğini ve varoluşu nasıl anlamlandırdığını açıklamaktadır. İnanç, daha geniş bir anlamlandırma biçimidir. İnsanların dünya, toplum, ahlâk ve kimlik hakkında sahip oldukları kabulleri kapsamaktadır. Dinî inanç, inanç olmakla birlikte, her inanç dinî inanç değildir. Gelenek, kabul gören anlam sistemlerinin tarih içinde aktarılması, uygulanması ve yeniden üretilmesi sürecidir.

3 Ağustos 2026 Pazartesi

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Aleviliği Varlık, Bilgi ve Bellek Alanı Olarak Anlamak

[İsmail Engin] Alevilik üzerine yapılan araştırmalar, uzun süre Alevi topluluklarının tarihsel ve kültürel özelliklerinin anlaşılmasına önemli katkılar sağlayan inanç sistemi, tarihsel kökenler, cem ritüeli, dedelik kurumu, ocak yapısı ve kimlik tartışmaları çevresinde yürütülmüştür.

Lâkin, Aleviliği kurumsal yapılar, ritüeller veya kimlik kategorileri üzerinden incelemek, onun insan, toplum ve hakikat anlayışının bütün ve farklı boyutlarını ortaya çıkarmakta sınırlıdır.

Ve Alevi antropolojisi, bu bağlamda, şu soruya yönelmektedir:

“Alevilik nasıl bir insan anlayışı, bilgi üretme biçimi ve toplumsal ilişki modeli ortaya koymaktadır?”

Bu yaklaşım, Aleviliği, geçmişten aktarılan bir “gelenek” şeklinde görmemektedir. Onu, tarihsel deneyimler, göç, diaspora ve toplumsal dönüşümler içinde sürekli yeniden şekillenen dinamik bir dinî inanç ve onunla ilintili sosyo-kültürel sistem olarak ele alır.

* * *

Alevi antropolojisine göre Alevilik, insanı “ilişkiler ağı” içinde var olan bir “can” olarak kavramakta; bilgiyi tutum ve davranış, ses, deneyim ve ritüel pratikler aracılığıyla üretmekte; toplumsal hayatı ise karşılıklı ilişkiler ve ortak deneyimler üzerinden sürekli yeniden ve yeniden kurmaktadır.

30 Temmuz 2026 Perşembe

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Dinî Otoritenin Yeniden Üretimi

[İsmail Engin] Alevi antropolojisi, Aleviliği tarihsel süreçler içerisinde şekillenen; toplumsal ilişkiler, ritüel pratikler, sözlü anlatılar, kolektif bellek ve sembolik temsil biçimleri aracılığıyla sürekli yeniden üretilen yaşayan bir [dinî] inanç ve buna dayalı sosyo-kültürel sistem olarak ele almaktadır. 

Ona göre; Aleviliği anlamak, yalnızca inanç esaslarını, ibadet biçimlerini veya kurumsal yapılarını incelemekle sınırlı tutulamaz. 

Alevi topluluklarının kendilerini nasıl tanımladığı, geçmişlerini nasıl hatırladığı, kutsalla nasıl ilişki kurduğu, toplumsal düzenlerini hangi değerler üzerinden inşa ettiği ve değişen koşullar karşısında kimliklerini nasıl ve yeniden oluşturduğu, Alevi antropolojisinin temel araştırma alanları arasında yer almaktadır.

Onun perspektifinden hareket eden bir çalışma, “Alevi dinî otoritesi”nin kuruluşunu, meşruiyet kaynaklarını ve toplumsal dönüşümler karşısındaki yeniden yapılanma süreçlerini incelemektedir.

Burada, “dinî otorite”, tek bir kurumun veya kişinin değişmez statüsünün dışında; tarihsel bellek, bilgi aktarımı, ritüel yeterlilik, toplumsal kabul ve sembolik temsil ilişkileri içerisinde sürekli kurulan “dinamik süreç” olarak değerlendirilmektedir.

O nedenle, Alevi antropolojisinin temel sorusu, ve “Aleviliğin gerçek temsilcisi kimdir?” sorularından ziyade; “Alevi toplulukları kimliklerini, belleklerini ve otorite biçimlerini hangi toplumsal pratikler, ritüeller ve ilişkiler aracılığıyla nasıl ve yeniden üretmektedir?” sorusudur.

* * *

Alevilikte önemli bir otorite biçimi olan dedelik kurumu, sadece soy ilişkileri veya ocak bağlantısı üzerinden açıklanamaz.

Dedelik; tarihsel süreklilik, erkân bilgisi, ritüel yetkinlik, ahlâkî temsil, toplulukla kurulan ilişki ve kabul süreçleri üzerinden meşruiyet kazanan çok boyutlu bir otorite biçimidir.

27 Temmuz 2026 Pazartesi

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi : Emic ve Etic Yaklaşım, Metodolojik Çerçeve - IV

[İsmail Engin] Alevi antropolojisinin metodolojisi, merkezinde yer alan “emic” - “etic” ayrımı, inanç pratiklerinin, kültürel olguların araştırmacının dışsal kategorileriyle mi yoksa topluluk üyelerinin kendi anlam dünyaları üzerinden mi incelenmesi gerektiği, inancın - kültürün nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin uzun süreli tartışmalarla yakından ilişkilidir.

Günümüzde Alevi antropolojisinin önemli metodolojik problemlerinden biri tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır:

“Alevilik, Alevilerin kendi kavramsal dünyasından hareketle nasıl anlaşılabilir ve bu içeriden bilgi üretimi nasıl [eleştirel] bir antropolojik analize dönüştürülebilir?”

Emic kavramı, Kenneth L. Pike [1912-2000] tarafından 1954’te dilbilimdeki phonemic ve phonetic ayrımından hareketle geliştirildi.

“Phonetic” yaklaşım, sesleri araştırmacının geliştirdiği evrensel kategorilerle incelerken, “phonemic” yaklaşım belirli bir dil topluluğunun hangi ses farklılıklarını anlamlı kabul ettiğini araştırmaktadır.

Bu ayrım, kültür çalışmalarına uygulandığında “emic”, bir kültürel sistemin o kültürün üyeleri tarafından nasıl sınıflandırıldığını ve anlamlandırıldığını; “etic” ise araştırmacının geliştirdiği karşılaştırmalı ve analitik açıklamaları ifade etmektedir.

Kenneth L. Pike açısından söz konusu iki yaklaşım, birbirinin karşıtı değil, kültürü farklı düzeylerde anlamayı sağlayan tamamlayıcı yöntemlerdir.

Bununla birlikte, Pike tarafından geliştirilen kavramsal çerçeve, özellikle Marvin Harris [1927–2001] tarafından ciddi biçimde eleştirildi.

* * *

Marvin Harris, Annual Review of Anthropology’de 1976’da yayımlanan “History and Significance of the Emic/Etic Distinction” adlı hacimli makalesinde ve yanı sıra 1979’da yayımlanan “Cultural Materialism: The Struggle for a Science of Culture” [Random House, New York, 1979] adlı eserinde, kültürel materyalizm yaklaşımıyla “emic” bilgilerin önemini kabul etmekle birlikte, bunların tek başına bilimsel açıklama için yeterli olmadığını ileri sürdü.

25 Temmuz 2026 Cumartesi

İsmail Engin : Alevi Antropolojisinde Metodolojik Çerçeve - III : Bir Ön Hazırlık

"phonemic" vs "phonetic"

[İsmail Engin] Kenneth Lee Pike [1912 - 2000] antropoloji alanına önemli katkılar sundu: "emic" ve "etic" kavramlarını geliştirdi. 

1954'te Pike tarafından ortaya atılan bu iki terim, günümüzde antropologların terminolojisinde yaygın biçimde kullanılıyor. 

Karl J. Franklin 1997'de "K. L. Pike on Etic vs. Emic: A Review and Interview"de işaret ettiği üzere; "emic" ile "etic" arasındaki ayrım antropolojik analiz açısından son derece işlevsel kabul ediliyor. 

Ve artık uzunca bir süredir antropologlar, farklı kültürel grupların gerçekliği nasıl algıladıklarına ilişkin içgörüleri, disiplinlerinin temel kavramsal araçlarından biri olarak değerlendiriyor.

"emic" / "etic" ayrımı, farklı kültürleri kendi bağlamları içinde anlamaya yönelik yaklaşımın kuramsal temelini oluşturuyor. 

Antropologlar da büyük ölçüde, "emic" ve "etic" perspektiflerini birbirinden ayırt edebilme konusundaki uzmanlıkları sayesinde güçlü çalışmalar üretebiliyorlar.

Kenneth Lee Pike, Marvin Harris [1927 - 2001] tarafından kavramsal anlamda ciddi şekilde eleştirildi. 

Thomas N. Headland [1935–2024] "American Anthropologist"te 2001'de kaleme aldığı "Kenneth Lee Pike (1912-2000)" biyografisinin "Pike's Contribution to Anthropology" kısmında da [p. 507]  bahsettiği üzere:

23 Temmuz 2026 Perşembe

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Bağlamında Alevilerin Anlam Dünyasının İncelenmesi ve Clifford Geertz’in Yorumlayıcı Yaklaşımı : Metodolojik Çerçeve - II

[İsmail Engin] Endonezya’nın Java (1952-54, 1984, 1986, 1999) ve Bali (1957-58) adalarında alan araştırmaları yapan antropolog Clifford Geertz, [1926 – 2006], “yorumlayıcı antropoloji”nin [“Interpretive Anthropology”] en önemli temsilcisidir. 

1966’da M. Banton editörlüğünde hazırlanan “Anthropological approaches to the study of religion” [Tavistock, London] adlı eser için kaleme aldığı 46 sayfalık “Religion as a Cultural System” adlı makalesi ile 1971’de yayımlanan “Islam Observed - Religious Development in Morocco and Indonesia” [University Of Chicago Press, Chicago] ve 1973’te yayımladığı “The Interpretation of Cultures - Selected Essays” [ Basic Books, New York] adlı çalışmaları, antropoloji dünyasında önem taşımaktadır. 

Geertz, alan araştırmalarından hareketle, kültürü kataloglanacak davranışlar kümesi olarak değil, “yorumlanacak bir anlam ağı” olarak okumanın kendine özgü yolunu şekillendirdi. “Public meaning”in inşasında sembollerin rolüne odaklanan bir çerçeveye oturttuğu “sembolik antropoloji”nin de savunucusu oldu. 

Geertz, “The Interpretation of Cultures - Selected Essays” [1973] adlı eserinde, insanların “kültür” adı verilen kendi ördükleri “anlam ağları”nda [“webs of significance”] asılı durduğunu ifade etti ve kültürü, insanların yaşam hakkındaki bilgilerini ve tutumlarını ilettikleri, sürdürdükleri ve geliştirdikleri sembolik biçimlerde ifade edilen, miras alınan kavramlar sistemi olarak tanımladı. 

Ona göre, din, daha geniş kültürel ağ içindeki en güçlü alt sistemlerden biridir. Derinden gömülü bulunduğu ve şekillendirildiği - şekillendirdiği kültürden ayrı değildir. Semboller sistemi olarak din; ruh halleri ve motivasyon oluşturup, varoluşun genel düzenini formüle edip, kavramları gerçeklik havasıyla sarıp, duyguları ve motivasyonları benzersiz şekilde gerçekçi kılmaktadır. Bu bağlamda ritüel, dünya görüşü ve ahlâk anlayışının gerçekten buluştuğu ve birbirini güçlendirdiği yerdir. Ritüelde insanlar sadece kutsal olanı düşünmez; onu canlandırır, hisseder ve inançları güçlenmiş olarak sıradan hayata dönerler. 

22 Temmuz 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Alevi Antropolojisinin Metodolojik Çerçevesi

[İsmail Engin] Alevilik üzerine yürütülen antropolojik araştırmalar uzun süre, Aleviliğin hangi dinsel kategori içinde değerlendirilmesi gerektiği sorusu etrafında şekillenmiştir. Aleviliğin İslam’ın [heterodoks] bir yorumu mu, bağımsız bir tarihsel inanç sistemi mi veya farklı geleneklerin birleşiminden oluşan bir yapı mı olduğu yönündeki tartışmalar, araştırmaların önemli bir bölümünü belirlemiştir.

Yaklaşımların ortak noktası, çoğu zaman araştırma problemini Aleviliğin “özü”ne yöneltmeleri; buna karşılık Aleviliğin hangi yöntemlerle incelenmesi gerektiği sorusunu ikincil konuma bırakmalarıdır. 

Antropolojik açıdan temel mesele, Aleviliğin belirli bir kategoriye yerleştirilmesinin ötesinde; bu kategorilerin hangi tarihsel ve siyasal koşullarda üretildiğinin, nasıl meşrulaştırıldığının ve topluluklar tarafından nasıl yeniden yorumlandığının incelenmesidir.

O nedenle, Alevi antropolojisinin temel amacı, Aleviliğin değişmez bir özünü ortaya koymaktan ziyade; tarihsel oluşumunu, ritüel pratiklerini, kolektif belleğini ve toplumsal ilişkilerini birlikte açıklayabilecek bir metodolojik yaklaşım geliştirmektir. 

Alevilik, tek bir tarihsel kaynağa indirgenebilecek durağan bir yapı değildir; farklı dönemlerde dinsel, ideolojik - siyasal ve sosyo-kültürel süreçlerin etkileşimiyle şekillenen tarihsel bir oluşumdur.

Alevi antropolojisi, bu çok katmanlı yapıyı açıklamak için, köken arayışından çok oluşum süreçlerine, doktriner yaklaşımlardan toplumsal pratiklere ve sabit kimlik anlayışlarından ilişkisel kimlik analizlerine yönelir. 

19 Temmuz 2026 Pazar

İsmail Engin : Humboldt, Gehlen ve Alevî-Bektaşî Düşüncesinde Doğa, İnsan ve Hakikat..

[İsmail Engin] Alexander von Humboldt, 1845 yılında Stuttgart ve Tübingen’de yayımlanan “Kosmos. Entwurf einer physischen Weltbeschreibung” adlı eserinde doğayı, “içsel ve ebedî yasalara göre var olan” [»Bestehens nach inneren ewigen Gesetzen«] canlı bir bütün olarak tanımlar.

Ona göre, doğa; “çokluk içinde birlik”tir; biçim ve yapı bakımından farklı görünen varlıkların birbirleriyle kurduğu organik ilişkinin bütünüdür.

Humboldt, doğanın yalnızca gözlemlenebilir olguların toplamı olmadığını, aynı zamanda görünüşlerin ardındaki düzeni ve bütünlüğü ifade eden bir varoluş alanı olduğunu vurgular. Fiziksel araştırmanın temel amacının, çeşitlilik içinde birliği keşfetmek; tekil olgulardan hareketle evrensel düzeni kavramak; ayrıntılar arasında kaybolmadan doğanın ruhuna ulaşabilmek olduğunu savunur.

Böylece, bilimsel araştırma, yalnızca duyusal dünyanın verilerini toplamakla yetinmez; ampirik gözlemi düşünsel kavrayışla birleştirerek doğanın içkin düzenini anlamaya yönelir.

Humboldt’un doğaya ilişkin bu bütüncül yaklaşımı, kaçınılmaz olarak insanın söz konusu bütün içindeki konumunu da sorgulamayı gerektirir.

Zira, doğanın birliği, insan bilincinden bağımsız olarak var olsa da, bu birliğin kavramsal olarak anlaşılması onu idrak edebilecek bir öznenin varlığını gerektirir.

Bu noktada, Arnold Gehlen’in felsefî antropolojisi önemli bir açıklama zemini sunar :

18 Temmuz 2026 Cumartesi

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi - Bellek, Yol, Erkân ve Toplumsal Yeniden Üretim Üzerinden Aleviliği Anlamak

 [İsmail Engin] Alevilik üzerine yürütülen tartışmaların temel açmazlarından biri, onu önceden tanımlanmış dinsel, kültürel veya siyasal kategoriler içine yerleştirme eğilimidir.

O nedenle, Alevilik, kimi zaman İslam içindeki “mezhepsel bir yorum - tasavvufî bir yapı veya eğilim”, kimi zaman Anadolu’nun “kadim kültürel mirası”nın devamı, kimi zaman ise modern dönemde şekillenen bir “kimlik hareketi” olarak tanımlanmaktadır.

Yaklaşımların her biri Aleviliğin belirli yönlerini açıklama gücüne sahip olmakla birlikte, Alevi topluluklarının tarihsel deneyimini, kendi anlam evrenlerini ve toplumsal yeniden üretim süreçlerini tek başına açıklamaya yetmemektedir.

Alevilik kuşkusuz bir “inanç sistemi”dir; ve fakat, yalnızca doktriner ilkelerden oluşan bir dinî yapı değildir. Aynı zamanda, tarih boyunca farklı topluluklar tarafından üretilen, aktarılan, yorumlanan ve yeniden kurulan kolektif bir bellek, ahlâkî bir yaşam düzeni ve özgün bir toplumsallık biçimidir.

Aleviliği anlamak, yalnızca inanç esaslarını veya teolojik sınıflandırmaları incelemekle sınırlı kalamaz; ritüellerin, sembollerin, anlatıların, otorite biçimlerinin ve gündelik pratiklerin nasıl işlediğini de araştırmayı gerektirir.

Bu çerçevede “Alevi antropolojisi”, Aleviliği bağımsız bir antropoloji alt disiplini olarak tanımlama iddiasından ziyade, Alevi dünyasını kendi tarihsel deneyimleri, kavramları ve anlam sistemleri üzerinden çözümlemeyi amaçlayan eleştirel bir antropolojik perspektifi ifade eder.

15 Temmuz 2026 Çarşamba

İsmail Engin : Yol, Can, Kozmos ve İnsan - Felsefî Antropoloji Perspektifinden Alevî İnsan Anlayışına ve Alevî Antropolojisine veya Alevînin Antropolojisine...

[İsmail Engin] "İnsan" sorunu, felsefenin ve esasen de Immanuel Kant’ın [(1724 – 1804] 1798’de yayımlanan ve 1772/73'ten 1795/96’ya kadar her kış döneminde Albertina Üniversitesi'nde verdiği antropoloji derslerinin nihayetinde kaleme aldığı, insanların özgürce hareket eden varlıklar olarak kendilerini nasıl şekillendirdikleri veya nasıl şekillendirebilecekleri ve şekillendirmeleri üzerinde durduğu “Anthropologie in pragmatischer Hinsicht” adlı eserinden bugüne, felsefi antropolojinin en temel sorularından biridir. 

Kant, burada sadece insanı, “ne olduğu”nun dışında, “kendini ne hâline getirebileceği” bakımından da ele alır.  

Eserinin odak noktasında Kant, insanlığı “animal rationabile” [“erziehbares Naturwesen”] yani “eğitilebilir doğal varlıklar” olarak neyin oluşturduğu, hangi imkânlara sahip olduğu sorusunun üzerinde durur.

Kant’a göre; insan, aklı sayesinde diğer insanlarla birlikte toplumda var olmaya, sanat ve bilim yoluyla kendini geliştirmeye, medenileştirmeye ve ahlâkîleştirmeye mahkûmdur. Ve, doğasının hamlığından kaynaklanan engelleri aşarak insanlığa layık olmak için aktif olarak çaba göstermeli; buradan hareketle, iyilik yapmak için eğitilmelidir.

Öte yandan, felsefî antropolojinin temel sorusu, insanın yalnızca ne olduğuna ilişkin açılım yapmaz, aynı zamanda varlık düzeni içindeki yerinin nasıl anlaşılması gerektiğidir. Bu bağlamda, insan, doğanın karşısında duran özerk bir özne midir; yoksa doğa, toplum ve kozmosla kurduğu ilişkiler içinde anlam kazanan ilişkisel bir varlık mıdır? 

25 Ağustos 2025 Pazartesi

İsmail Engin : Medusa’nın Saçı [Video]

 

İsmail Engin : Medusa’nın Saçı, 2'24'' [24.08.2025]

https://youtube.com/shorts/Z9VZvO4cUjs

- Gananath Obeyesekere'den hafızaya dair antropoloji - 

Güneydoğu Sri Lanka’da, tütsü dumanlarıyla sarılmış kutsal topraklarda, Kataragama’da — tanrıların ayak sesini duyar gibi olur insan. 

Hindu-Budist adanmışlar sınıfının ruhani hac merkezi olan bu yerde, rahipler ve rahibeler tanrılara bağlılıklarını bedenleriyle ifade eder: diller delinir, çengeller kullanılır, ateşte yürünür, transa girilir. 

Keçeleşmiş saçlar, bu adanmışlığın dışa vurumudur. Karmaşık, düğümlü ve çözülmesi zor; görünmeyen bir dünyanın sembolü. Ama burada saç, sadece bir işaret değil — belki bir ağıt, belki de tanrıyla kurulan sessiz bir antlaşmadır. 

İnanç, ibadetten öte, acıyla bedenin üzerine yazılır. Medusa’nın saçı gibi, bu deneyim de bakışını çevirdiği her şeyi taşa çevirir. Fakat buradaki taş, ölüm değil; hafızadır — kültürün bireyden sızan yankısıdır. Özelin kamusala dönüştüğü o ince çizgidir: 

- Gananath Obeyesekere : Medusa's Hair - An Essay on Personal Symbols and Religions Experience. University of Chicago Press, 1981, 232 p. -

13 Aralık 2018 Perşembe

İsmail Engin: Bozkurt Güvenç [1926-2018]

Bozkurt Güvenç, Hacettepe Üniversitesi’nin kuruluşunda görevler aldı. 1965’te doktorasını Hacettepe Üniversitesi’nde tamamladı. Temel Bilimler Yüksek Okulu’nu, Nüfus Etütleri Enstitüsü’nü ve Sosyal Antropoloji Bölümü’nü kurdu. 1969’da doçent, 1977’de profesör, 1993’te emekli oldu. 1972 – 76’da Türk Sosyal Bilimler Derneği Başkanlığı; 1974’te Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı görevlerini üstlendi. 1979 – 81’de Tokyo Üniversitesi Asya Afrika Araştırmaları Enstitüsü’nde “Konuk Araştırma Profesörü”ydü. 1985 – 86’da Wilson Center Burslusu olarak Smithsonian Enstitüsü (Washington D.C. ABD)’de araştırmalar yaptı:  

22 Kasım 2016 Salı

Türkiye'deki Suriyeli 'İthal Gelinler' ve Alman 'İthal Damatlar'

[İsmail Engin - @kanalkulturTürkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2 Mart 2016 günü yayınladığı 21515 sayılı "Haber Bülteni"nde 2015 yılı "Evlenme ve Boşanma İstatistikleri"ni konu ediniyor.

Söz konusu istatistiklerde "Yabancı Gelinler"e (ya da "İthal Gelinler"e) ve "Yabancı Damatlar"a (ya da "İthal Damatlar"a) da yer veriliyor.

Buna göre, "İthal Gelinler" / "Yabancı Gelinler" arasında ilk sırada "Suriyeli Gelinler" bulunuyor.

Verilerde "Yabancı Gelin" olarak adlandırılan "İthal Gelinler"in sayısının 2015 yılında 18 bin 814 olduğu belirtiliyor. Bu sayı, toplam gelinlerin % 3,1’ini oluşturuyor.

Uyruklarına göre, "Yabancı Gelinler"in ("İthal Gelinler") % 19'unu Suriyeli gelinler (3 bin 569 kişi) % 14,3'ünü Alman gelinler (2 bin 695 kişi) ve % 8,8'ini de Azerbaycanlı gelinler (bin 653 kişi) oluşturuyor.

Öte yandan 2015 yılındaki 3 bin 566 "Yabancı Damat" / "İthal Damat" arasında Alman damatlar ilk sırada yer alıyor. Bu sayı 2015 yılındaki toplam damatların % 0,6’sına denk geliyor.

Uyruklarına göre, "Yabancı Damatlar"ın ("İthal Damatlar") % 38,4'ünü Alman damatlar (bin 368 kişi), % 7,9'unu Avusturyalı damatlar (282 kişi) ve % 6,8'ini Suriyeli damatlar (241 kişi) oluşturuyor.

Buna göre, Türkiye toplumu, erkek tarafından Suriyelilerle, Almanlarla, Azerbaycanlılarla ("İthal Gelinler"le); kadın tarafından da Almanlarla, Avusturyalılarla, Suriyelilerle ("İthal Damatlar"la) evlenme yoluyla birinci derecede akrabalık bağları kuruyor...

21 Kasım 2016 Pazartesi

Türkiye Toplumunun Tecavüzcüsünün ve Cinsel İstismarcısının Profili

[İsmail Engin - @kanalkulturGeçtiğimiz günlerde TBMM'ye bir grup Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekili tarafından "16/11/2016 tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçunda, mağdurla failin evlenmesi, mağdur ile failin evlenmesi halinde fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya cezanın ertelenmesine imkan veren düzenlemeye ilişkin (...)" yasa tasarısı önerisi verildi. Kamuoyunda "Cinsel İstismar Önergesi" olarak tanınan girişim, 15 yaşından küçük çocuklara yönelik "cinsel istismar suçu"nun faillerini "cezasız bırakacağı" ve mağdurla failin evlen(diril)mesine yasal zemin hazırlayacağı, "tecavüzü meşrulaştıracağı" düşünceleriyle toplumun değişik kesimlerinde tepki buldu.

Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) cinsel suçlar, kişilerin cinsel dokunulmazlığını ihlal eden fiiller ve kişisel değerlere yönelik tecavüzler olarak değerlendiriliyor. Kanunda cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar; cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı, reşit olmayanla cinsel ilişki ve cinsel taciz şeklinde düzenleniyor.

2010 yılında, İsmail Altan Tülü, Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Disiplinlerarası Adli Tıp Anabilim Dalı'nda Prof. Dr. Hatice Gülsen Erden danışmanlığında "Tecavüz Suçlularında ve Çocuk Cinsel İstismarcılarında Suç Analizi" başlıklı bir yüksek lisans tezi hazırladı.

Ankara L1 ve L2 Tipi, İstanbul Ümraniye T Tipi, Çankırı, Kırşehir, Konya, Nevşehir, Adıyaman, Malatya, Elazığ ve Mersin E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumlarında bulunan 106 tecavüz suçlusu ve 157 çocuk cinsel istismarı suçlusu olmak üzere, toplam 263 yetişkin erkek hükümlünün ve hiç suç işlememiş 100 yetişkin erkek bireyin konu edinildiği araştırmada, cinsel suç nedeniyle hüküm almış yetişkin erkek bireylerin, demografik özellikleri, gelişimsel ve ailesel faktörleri, adli geçmişleri ve suç davranışları, sosyal ilişkileri ve suça ilişkin bilişsel çarpıtmaları ile psikopati arasındaki olası ilişkileri irdeleniyor.

Araştırmanın sonuca göre, çocukluğunda cinsel istismar mağduru olmuş olma durumu ile daha sonra çocuk cinsel istismarcısı olma arasında bir ilişki bulunuyor. (s.108) Keza, çocuk cinsel istismarcısının çocukluğunda yaşadığı cinsel istismar mağduriyet yaşı ile daha sonra bir istismarcı olarak mağdur ettiği çocukların yaşı arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki var. (s.110, 142) Aratırmada, çocukluğunda cinsel istismar mağduru olmuş olma durumu ile daha sonra çocuk cinsel istismarcısı olma arasında ve yanı sıra çocukluğunda cinsel istismar mağduru olduğu yaş ile daha sonra cinsel istismar ettiği çocukların yaşı arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuş. (s.147)

Araştırma bulgularına göre:

1 Kasım 2016 Salı

Aleviler / Alewiten. Cilt 2 Band: İnanç ve Gelenekler / Glaube und Traditionen

İsmail Engin / Erhard Franz (Haz. | Hrsg.): 
Aleviler / Alewiten. Cilt 2 Band: 
İnanç ve Gelenekler / Glaube und Traditionen. 
Deutsches Orient-Institut, Mitteilungen 60, 
Hamburg 2001, 320 S., ISBN 3-89173-061-6
Deutsches Orient-Institut tarafından yayınlanan ve alanında uzman olan araştırmacıların makaleleriyle katkı yaptığı 3 ciltlik Türkçe ve Almanca (iki dilli) Aleviler / Alewiten adlı eserin 2. cildi, "İnanç Biçimleri ve Dini Hayat | Glaubensvorstellungen und religiöses Leben", "Halk İnançları ve Uygulamaları | Volkglaube und Riten", "Dini Yansıması Olarak Sanat ve Zanaat | Kunst und Handwerk als Spiegel des Glaubens" adlı üç ayrı bölümden ve toplam 22 makaleden oluşmaktadır.

Kitap, »Önsöz | Vorwort«un yanı sıra, makalelerde geçen kaynakların topluca sunulduğu »Kaynaklar | Bibliographie« kısmından sonra İsmail Engin ile Erhard Franz'ın kaleme aldığı »Alevilerde ve Bektaşilerde Dini Yapı | Zur religiösen Führungsstruktur bei Alewiten und Bektaschi« adlı bir detaylandırma; açıklamalı »Tarihsel Kişiler Dizini | Index historischer Persönlichkeiten« ve birinci cildin içindekilerle sona ermektedir. Çalışmada, yeri geldiğinde resimlere, çizimlere, tasarımlara ve karikatürlere yer verilmektedir.

"İnanç Biçimleri ve Dini Hayat | Glaubensvorstellungen und religiöses Leben" adını taşıyan ilk bölümde, beş makale vardır. Bu bölümde Musa Baran »Tahtacılarda Musahiplik Töreni | Die Musahiplik-Zeremonie bei den Tachtadschi« adlı makalesinde, genel bir girişten sonra, Tahtacılar üzerine kısa bilgiler vermekte; ardından musahiplik törenini betimlemektedir. Törende oniki hizmetliler üzerinde de duran yazar, "hayırlı" ve nefeslere açıklık getirmekte, örnekler sunmaktadır. Meydan döşeği, muhabbet ve erkân yetirmeyi de açıklayan yazar, aşına, peşine ve çiğildaş olma konularına da eğilmektedir. Mehmet Yaman, »Alevilikte Kurban Geleneği | Opferriten im Alewitentum« adını taşıyan makalesinde kurban ve dini özelliği ile Alevilikte içeri ve dışarı kurbanlarını, Kurban Bayramı'nın anlamını konu edinmektedir. »Alevi-Bektaşi Kültüründe Semahlar | Der Semah in der Kultur des Alewiten- und des Bektaschitums« başlığını taşıyan ve İlhan Cem Erseven tarafından yazılan makalede semah ve oyun, Anadolu kültürü ve oyun, İslam ve dans ilintilerini irdelenmekte; semahın çeşitleri, oynanışı ve türleriyle ilgili bilgiler verilmektedir...

"Halk İnançları ve Uygulamaları | Volkglaube und Riten" adlı ikinci bölümde altı makale yer almaktadır. Konuyla ilgili ilk makale Kutlu Özen'in »Sivas Alevilerinde Kutsal Yerler ve Yatır İnancı | Heilige Orte und Gräber in der Provinz Sivas« adlı makalesidir. Özen, burada adak, adak adamak, cöher, kurban vb. kavramları açıklamakta; adak yerlerinin fonksiyonlarını değerlendirmekte; yer-su, dağ, taş-kaya, orman-ağaç, evliya kültlerine bağlı adak yerleri üzerinde durmakta; Sivas ve Divriği örneğinde de konuyu ele almaktadır. »Seyyid Battal Gazi Külliyesi'nde Adak ve İnanç Gelenekleri | Wallfahrtsbräuche am Grab des Seyyid Battal Gazi« adlı makalesinde İlyas Küçükcan Battal Gazi ile külliyesi etrafında kümelenen adak, inanç ve sağaltma uygulamalarını aktarmaktadır. »Balıkesir Yöresinde Sağaltma İşlevli Bazı Bektaşi Ocakları ve Bazı Alevi Köylerinde Yatırlar, Kutsal Ağaçlar ve Sağaltma Ocakları | Heiligengräber, Kultstätten und Heilpraktiken der Bektaschi und der Alewiten in der Gegend von Balıkesir« adlı makalesinde Aydın Ayhan Barak Baba, Gazi İnebey Subaşı, Garip Dede, Çırpılı Dede, Uzandede yatırları ile bu yatırlar etrafında kümelenen adak, sağaltma uygulamaları ile yöredeki Alevi-Çepni köylerindeki sağaltma ocaklarını konu edinmektedir. Veli Asan »Tahtacılarda Cenaze Törenleri | Bestattungs- und Totenbräuche bei den Tachtadschi« adlı makalede Tahtacı kültüründe ölüm üzerinde durmakta; ağıtları betimlemekte ve örneklemekte; ölünün kaldırılması, onun yıkanması, giydirilmesi konularını irdelemekte; cenaze töreni ve ölü yemeğine de açıklık getirmektedir. Kemal Astare, »Glaubensvorstellungen und religiöses Leben der Zaza-Alewiten | Zaza Alevilerinin İnanç Biçimleri« başlıklı makalesinde Zazaların dini inançları ve bu inançta dini görevlerdeki hiyerarşi, ocaklar, cem, sanal akrabalık türü kirvelik, oruç geleneksel bayramlar ile değişme üzerinde durulmaktadır...

28 Ekim 2016 Cuma

Alevilik

İsmail Engin / Havva Engin [Hazırlayanlar]: Alevilik. 
Kitap Yayınevi, İstanbul 2004, 581 S., 
ISBN: 975-8704-73-7
-Bu kitap Prof. Dr. Orhan Acıpayamlı'nın (1920-2003) aziz anısına yayınlandı-

“Babam Alevilik İslamdır, hatta hakiki  Müslüman biziz diyor. Ben Alevilik kendi başına bir inançtır, fakat İslamdan da etkilenmiştir diyorum. Oğlum da Alevilik yalnızca bir felsefe, bir yaşam biçimidir diyor. Ne yapacağız şimdi?”

1980’li yılların sonlarında dünyadaki hızlı siyasi ve ekonomik gelişmeler ile değişmelerden nasiplenen Alevilik bir yandan varsayılan “gizliliğini” parçalayıp “kamusal alana” taşınır, diğer yandan da buna paralel bir şekilde Alevilerde “kendini keşfetme süreci” yaşanırken, buna dayalı olarak da bir “kimlik bunalımı”yla karşı karşıya kalındı. Aleviler, giderek artan bir şekilde kendilerini, kim olduklarını; Aleviliğin de nereden gelip, nereye gittiğini, ne olduğunu sorgulamaya başladılar.

“Dışarıdan bakış” Alevilerin homojen ve kapalı olduğu yönündeydi. Aslında homojen değil, çoğulcu ve çeşitli (heterojen) bir yapıya, ilişkiler ağına / örüntüsüne, davranışlara ve doğal olarak siyasi tutumlara sahiptiler; ancak nedense “dışarıdan bakış” bunu bir türlü kavrayamıyordu veya kavramak istemiyordu. Her dinî yapıda görüldüğü üzere “cemaatlere” bölünmüşlerdi; cemaatler arası ilişkiler de stabil değil, kaygan bir zemine oturmuştu. Toplumdaki hızlı değişim ve dönüşüm, kamusallaşmaları / kamusal alanda tanınmaları açısından yeni olanaklar sağlarken, öbür taraftan cemaat içinde yaşanan farklılıkları ve bölünmüşlükleri de gözler önüne serdi. Cemaatler arası ilişkiler, siyasi tutumlardaki farklılaşmaların etkisiyle veya aleni bir şekilde ortaya çıkmasıyla daha da kayganlaştı. Kim oldukları ve ne olduklarına yönelik kendi içlerinde başlattıkları veya yürüttükleri tartışmalar da doğal olarak bun(lar)dan etkilendi / etkilenmektedir. “Dışarıdan bakış”ın Aleviler veya Alevi cemaatleri arasındaki farklılıkları keşfetmesi ve kavraması, uzun sürmediği gibi buna yeni bir ivme de verdi. Kuşkusuz, bu durum “paratonerlik”le açıklanamaz.

Kimlik bunalımının yaşandığı “kaos” döneminde ─ ki kendilerini siyasi hareket olarak gören ve siyasi hareketlerle dinî inancı özdeşleştiren kimi cemaatlerde, halen devam etmektedir ─ “kendilerinin” ne ve kim olduklarına yönelik cevaplar netleşmiş değil, bunun için ithal ideolojilere, ideolojik tezlere ve siyasi tutumlara başvurulmakta; onlardan “medet” umulmakta.

Kuşaklar arasında hayata bakıştaki farklılaşma, dine ve dolayısıyla inanca bakışa, onu değerlendirmeye de yansıyor. Bu bağlamda kim ve ne olduğuna yönelik sorun baba / anne, oğul / kız ve torunu kapsayan üç kuşakta had safhaya ulaşıyor. İnternet ortamında “post-modern Aleviliği” yaşayan ve onun dinamikleriyle haşir neşir olan bir e-mail grubunda, İsviçre’den katılan bir üyenin şu ifadeleri konuya yönelik dikkat çekici: