Seyit Ali Kahraman tarafından hazırlanan "Surre-i Hümâyûn", Osmanlı'da Hicaz ile İstanbul arasında beş yüz yıl köprü kurmuş Surre geleneğini ortaya koyuyor.
Osmanlı Devleti'nin ve halkının Hz. Peygamber'e bağlılığını, mukaddes topraklara olan saygısını gösteren bir âdet olan Surre Alayı, Mekke ve Medine'ye hac mevsiminde yollanan para ve hediyelerdir.
Kabul gören kanaat üzerine, Yıldırım Bayezid döneminde uygulanmaya başlanmış olan Surre-i Humayûn Alayı'na son derece önem veren Osmanlı Devleti, hazinesinden büyük harcamalar yapmış ve her dönem bu âdeti yerine getirmiştir. Her yıl Recep ayının on ikisinde, İstanbul'dan Mekke'ye uzanan bir gönül köprüsü olan Surre Alayı padişahın, saray mensuplarının, devlet erkânının ve halkın yolladığı paha biçilmez hediyelerden oluşan bir hayır kervanıdır. Halkın da katıldığı resmi bir tören olan Surre Alayı, hazırlanışı, uğurlanışı, kervanın geçtiği yerlerde yapılacak karşılamalar, geçilecek yolların bakımı ve onarımı, emniyetin sağlanması, konaklama hizmetleri gibi çok geniş hazırlıkları içeren bir yolculuktur. Bu yolculuk, bayramın birinci günü Kâbe’nin gülsuyu ve zemzemle yıkanarak, ipekten işli Kisve-i Şerif'inin giydirilmesiyle tamamlanırdı.
Arşiv kaynaklarına dayalı olarak hazırlanan eserde, surrenin tanımı, surre geleneğinin ortaya çıkışı bunun yanında İstanbul ve Mısır’daki surre törenleri, hac yollarının emniyeti ile ilgili belgeleri ve surre defterlerinin muhtevası, İstanbul’daki surre alayı teşrifatı, yaşanmış hatıralar ve yüzyıllar içinde yazılan kitaplarda yer alan Mekke ve Medine resimleri bulunuyor.
insan ve kültüre dair... : Alevi Arşivi... Alevi Antropolojisi ... Almancılar... Sanat
Bu Blogda Ara
İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Haziran 2016 Perşembe
3 Kasım 2015 Salı
Gelenekten Geleceğe: İslami Düşüncede Yenilik
İslam bir dindir, ideoloji değildir. Bu nedenle İslam, toplumsal ve siyasal bir sistem olarak tasarlanamaz. Bu yapıldığı takdirde İslam sadece kavramsal bir kurgu olarak kalır.
İdeoloji olarak tasarlanan İslam anlayışında İslamın kendisi ikincil değerdedir. İslamcılar, Tanrı’yı gözleme dayalı dünyanın bir parçası olarak gören insanbiçimci Tanrı anlayışının sosyal planda temsilcileri gibidirler. Çünkü onlar Tanrı’yı, alelade sosyal olayların ve toplumsal durumların ayrılmaz bir “parçası” olarak görmektedirler. İslamcılar, her şeyi kapsadığını ve her sorunu halledebileceğini düşündükleri din anlayışlarıyla “ilkel bir din” resmi çizmektedirler.
Tanrı varlığı doğal olgularla özdeşleştirilemeyeceği gibi sosyal ve siyasal düzen iddiasına da indirgenemez. Dini sadece kurallar demeti, yasaklar ve tabulardan ibaret görmek, primitif kabile dini anlayışlarını çağrıştırmaktadır. Dinden teselli, umut, ruhsal teşvik, irade, sorumluluk, insan haklarına saygı gibi ahlaki ilkeler beklenebilir. Ama ondan insanların gündelik hayatlarında kamu yararına yönelik pratik bir iyileştirme konusunda derin bir adanma beklenmemelidir. Din, başta yönetim olmak üzere eylemler dünyasının merkezine yerleşirse “hidayet” özelliğini sürdüremeyecek ve yozlaşarak belli kalıp ve tutumlarda katılaşacaktır.
İdeoloji olarak tasarlanan İslam anlayışında İslamın kendisi ikincil değerdedir. İslamcılar, Tanrı’yı gözleme dayalı dünyanın bir parçası olarak gören insanbiçimci Tanrı anlayışının sosyal planda temsilcileri gibidirler. Çünkü onlar Tanrı’yı, alelade sosyal olayların ve toplumsal durumların ayrılmaz bir “parçası” olarak görmektedirler. İslamcılar, her şeyi kapsadığını ve her sorunu halledebileceğini düşündükleri din anlayışlarıyla “ilkel bir din” resmi çizmektedirler.
Tanrı varlığı doğal olgularla özdeşleştirilemeyeceği gibi sosyal ve siyasal düzen iddiasına da indirgenemez. Dini sadece kurallar demeti, yasaklar ve tabulardan ibaret görmek, primitif kabile dini anlayışlarını çağrıştırmaktadır. Dinden teselli, umut, ruhsal teşvik, irade, sorumluluk, insan haklarına saygı gibi ahlaki ilkeler beklenebilir. Ama ondan insanların gündelik hayatlarında kamu yararına yönelik pratik bir iyileştirme konusunda derin bir adanma beklenmemelidir. Din, başta yönetim olmak üzere eylemler dünyasının merkezine yerleşirse “hidayet” özelliğini sürdüremeyecek ve yozlaşarak belli kalıp ve tutumlarda katılaşacaktır.
12 Ekim 2015 Pazartesi
Dinlerin Hak Din Olma İddiaları ve Çoğulculuk, Tarabya Konferansı 2015 | Religiöse Wahrheitsansprüche und Pluralität, Tarabya-Konferenz 2015
Almanya Federal Cumhuriyeti Büyükelçiliği ile Eugen Biser Vakfı ortaklaşa olarak 14.-15.10.2015 tarihleri arasında İstanbul Tarabya'da "Dinlerin Hak Din Olma İddiaları ve Çoğulculuk - Tarabya Konferansı 2015 | Religiöse Wahrheitsansprüche und Pluralität Tarabya-Konferenz 2015"i düzenliyor.
Konferansın "Açılış Konuşması"nı Büyükelçi Martin Erdmann (Almanya Federal Cumhuriyeti Türkiye Büyükelçisi) ve Başkonsolos Georg Birgelen (Almanya Federal Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu); "Giriş Konuşması"nı Prof. Dr. Martin Thurner (Eugen Biser Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı) yapıyor. Konferansta Alman Katolikleri Merkez Komitesi Hristiyan-Müslüman Tartışma Grubu Üyesi Prof. Dr. Anja Middelbeck-Varwick'in yanı sıra Prof. Dr. Mehmet Görmez'in de (Diyanet İşleri Başkanı) konuşma yapması bekleniyor.
Konferansın "Açılış"ı Büyükelçi Martin Erdmann ile Prof. Dr. Martin Thurner (Eugen Biser Vakfı) tarafından yapılıyor.
Konferansta "Teolojik Bakış Açıları | Theologische Sichtweisen" başlığında "Musevilik | Judentum" (Prof. Dr. Walter Homolka, Potsdam Üniversitesi; Abraham Geiger Kolleg Berlin); "Hristiyanlık | Christentum" (Prof. em. Dr. Jürgen Werbick, Westfälische Wilhelm Üniversitesi Münster) ve "İslamiyet | Islam" (Prof. Dr. Özcan Taşçı, Onsekiz Mart Üniversitesi Çanakkale) ele alınıyor. Bu başlıkta Prof. Dr. Halis Albayrak (Ankara Üniversitesi) moderatörlüğünde her sunumun ardından birer "Panel | Diskussion zum Vortrag" yapılıyor ve sunumlar tartışmaya açılıyor.
Konferansın "Açılış Konuşması"nı Büyükelçi Martin Erdmann (Almanya Federal Cumhuriyeti Türkiye Büyükelçisi) ve Başkonsolos Georg Birgelen (Almanya Federal Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu); "Giriş Konuşması"nı Prof. Dr. Martin Thurner (Eugen Biser Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı) yapıyor. Konferansta Alman Katolikleri Merkez Komitesi Hristiyan-Müslüman Tartışma Grubu Üyesi Prof. Dr. Anja Middelbeck-Varwick'in yanı sıra Prof. Dr. Mehmet Görmez'in de (Diyanet İşleri Başkanı) konuşma yapması bekleniyor.
Konferansın "Açılış"ı Büyükelçi Martin Erdmann ile Prof. Dr. Martin Thurner (Eugen Biser Vakfı) tarafından yapılıyor.
Konferansta "Teolojik Bakış Açıları | Theologische Sichtweisen" başlığında "Musevilik | Judentum" (Prof. Dr. Walter Homolka, Potsdam Üniversitesi; Abraham Geiger Kolleg Berlin); "Hristiyanlık | Christentum" (Prof. em. Dr. Jürgen Werbick, Westfälische Wilhelm Üniversitesi Münster) ve "İslamiyet | Islam" (Prof. Dr. Özcan Taşçı, Onsekiz Mart Üniversitesi Çanakkale) ele alınıyor. Bu başlıkta Prof. Dr. Halis Albayrak (Ankara Üniversitesi) moderatörlüğünde her sunumun ardından birer "Panel | Diskussion zum Vortrag" yapılıyor ve sunumlar tartışmaya açılıyor.
21 Temmuz 2015 Salı
Fotoğraflarla Edirne Mevlevileri - 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başı -
17 Temmuz 2015 Cuma
Heidelberg'te DİTİB Yavuz Sultan Selim Camii'nde Ramazan Bayramı - Bayramlaşma
![]() |
| © Foto: DİTİB Yavuz Sultan Selim Moschee Heidelberg |
![]() |
| © Foto: DİTİB Yavuz Sultan Selim Moschee Heidelberg |
![]() |
| © Foto: DİTİB Yavuz Sultan Selim Moschee Heidelberg |
![]() |
| © Foto: DİTİB Yavuz Sultan Selim Moschee Heidelberg |
![]() |
| © Foto: DİTİB Yavuz Sultan Selim Moschee Heidelberg |
![]() |
| © Foto: DİTİB Yavuz Sultan Selim Moschee Heidelberg |
![]() |
| © Foto: DİTİB Yavuz Sultan Selim Moschee Heidelberg |
13 Temmuz 2015 Pazartesi
Kur'an-ı Kerim, Osmanlı, Kütahya, 19. yüzyıl - Nesih hat örneği
29 Haziran 2015 Pazartesi
Fazlullah Esterabâdî ve Hurufilik
14. yüzyılda yaşamış Müslüman dini önderlerden Fazlullah Esterabâdî kıyametin kopmak üzere olduğuna inanıyordu.
Rüyalarında Allah’ın doğrudan ilhamına mazhar olduğunu iddia ediyor, bu yüzden Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed ile aynı mertebede olduğunu düşünüyordu.
Ses ve harfin, âlemdeki tüm hakikati kapsadığını düşündükleri bir dili oluşturduğuna inanan takipçileri Hurufiler olarak anılıyordu.
Onlar, Fazlullah’ı Allah’ın insan bedenindeki tecessümü olarak görüyor ve hatta 1394’teki idamından sonra onun dünyaya bir kez daha gelip kıyametten önce dünyada adaleti tesis etmesini bekliyorlardı.
Fazlullah Esterabâdî’nin hayatı ve düşüncelerini ele alan bu kısa ve ilginç çalışma Hurufilik hareketinin tarihini ve Fazlullah’ın, kendisinden sonra yaşamış Müslümanlar üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor.
Rüyalarında Allah’ın doğrudan ilhamına mazhar olduğunu iddia ediyor, bu yüzden Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed ile aynı mertebede olduğunu düşünüyordu.
Ses ve harfin, âlemdeki tüm hakikati kapsadığını düşündükleri bir dili oluşturduğuna inanan takipçileri Hurufiler olarak anılıyordu.
Onlar, Fazlullah’ı Allah’ın insan bedenindeki tecessümü olarak görüyor ve hatta 1394’teki idamından sonra onun dünyaya bir kez daha gelip kıyametten önce dünyada adaleti tesis etmesini bekliyorlardı.
Fazlullah Esterabâdî’nin hayatı ve düşüncelerini ele alan bu kısa ve ilginç çalışma Hurufilik hareketinin tarihini ve Fazlullah’ın, kendisinden sonra yaşamış Müslümanlar üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor.
15 Haziran 2015 Pazartesi
Almanya'dan Gençlerin Cihad'a Katılmaması İçin Ne Yapılabilir? | Was kann die Gesellschaft tun, damit keine Jugendlichen aus Deutschland in den Dschihad ziehen?
16 haziran 2015 günü saat 18'de Deutsch-Amerikanischen Institut Heidelberg'in (DAI) desteği ve uzmanların katılımıyla Heidelberg'te [Interkulturellen Zentrum (4.OG), Bergheimer Straße 147, 69115 Heidelberg] "Almanya'dan Gençlerin Cihad'a Katılmaması İçin Ne yapılabilir? | Was kann die Gesellschaft tun, damit keine Jugendlichen aus Deutschland in den Dschihad ziehen?" konulu bir panel düzenleniyor.
Panelin moderatörlüğünü Heidelberg'in Uyumdan Sorumlu Belediye Başkanı Wolfgang Erichson yapıyor.
Söz konusu panelin konuşmacıları arasında Thomas Köber (Präsident des Polizeipräsidiums Mannheim), Prof. Dr. Havva Engin (Leiterin des Heidelberger Zentrums für Migrationsforschung und Transkulturelle Pädagogik, Hei-MaT), İbrahim Etem Ebrem (Fachreferent für Extremismusprävention) ve Lamya Kaddor (slamwissenschaftlerin und Religionslehrerin) bulunuyor.
Panelin moderatörlüğünü Heidelberg'in Uyumdan Sorumlu Belediye Başkanı Wolfgang Erichson yapıyor.
Söz konusu panelin konuşmacıları arasında Thomas Köber (Präsident des Polizeipräsidiums Mannheim), Prof. Dr. Havva Engin (Leiterin des Heidelberger Zentrums für Migrationsforschung und Transkulturelle Pädagogik, Hei-MaT), İbrahim Etem Ebrem (Fachreferent für Extremismusprävention) ve Lamya Kaddor (slamwissenschaftlerin und Religionslehrerin) bulunuyor.
5 Haziran 2015 Cuma
İmam Hatip Okulları - İnanç, Siyaset ve Eğitim
Laik eğitim sisteminde en belirgin istisnayı temsil eden imam hatip okulları bugün hayli tartışmalı bir konumda bulunuyor.
Her ne kadar bu okullardaki öğrenci sayısı toplam öğrenci sayısının yüzde 8’ini oluşturuyor olsa da, çok sayıda meclis üyesinin imam hatip mezunu oluşu, son yıllarda milli eğitim, adalet ve içişleri bakanlıklarında imam hatip mezunlarının önemli mevkilere gelişi bu okulları Türkiye’de İslamcılık, laiklik ve modernite tartışmalarının odağına yerleştiriyor.
Okullar, özellikle Türkiye’nin laik ve muhafazakâr dindar olarak nitelendirilen kesimleri arasında görüş ayrılıkları yarattı.
Laik kesimin çoğunluğu, imam hatip mezunlarının ancak yüzde 15’i din görevlisi olduğundan, bu okulların din görevlisi eğitme amacından, cumhuriyetin temel ilkelerini çiğnemeye çalışan, tek tip bireyler yetiştirme amacına savrulduğuna inanıyor.
Öte yandan, birçok muhafazakâr dindar ise, imam hatip okullarını, öğrencilerin eğitimlerine devam ederken İslami kaideleri de öğrenebildikleri kurumlar olarak destekliyorlar.
Her ne kadar bu okullardaki öğrenci sayısı toplam öğrenci sayısının yüzde 8’ini oluşturuyor olsa da, çok sayıda meclis üyesinin imam hatip mezunu oluşu, son yıllarda milli eğitim, adalet ve içişleri bakanlıklarında imam hatip mezunlarının önemli mevkilere gelişi bu okulları Türkiye’de İslamcılık, laiklik ve modernite tartışmalarının odağına yerleştiriyor.
Okullar, özellikle Türkiye’nin laik ve muhafazakâr dindar olarak nitelendirilen kesimleri arasında görüş ayrılıkları yarattı.
Laik kesimin çoğunluğu, imam hatip mezunlarının ancak yüzde 15’i din görevlisi olduğundan, bu okulların din görevlisi eğitme amacından, cumhuriyetin temel ilkelerini çiğnemeye çalışan, tek tip bireyler yetiştirme amacına savrulduğuna inanıyor.
Öte yandan, birçok muhafazakâr dindar ise, imam hatip okullarını, öğrencilerin eğitimlerine devam ederken İslami kaideleri de öğrenebildikleri kurumlar olarak destekliyorlar.
2 Haziran 2015 Salı
Rodos Müslümanları
Rodos Trablusgarp savaşı sonucu İtalya’nın eline geçene kadar 390 yıl Osmanlı toprağı olarak kaldı.
İtalyan döneminde, Adanın ikinci büyük nüfus grubunu oluşturan İslam cemaati azımsanmayacak sayıda esnaf kitlesine sahipti, yani Müslümanlar Rodos ekonomisinde önemli bir yer teşkil ediyordu.
İslam cemaati adanın yeni hakiminin koyduğu kurallara uyuyor ve getirdiği yenilikleri benimsiyordu.
1923’de Mario Lago gibi ılımlı bir kişinin On iki Adalar valiliğine tayin edilmesi Rodos Müslümanlarının, İtalyan hakimiyeti altında, dini ve kültürel olarak en özgür dönemlerinin başlamasını sağladı. 1926’ya gelindiğinde Lozan anlaşması gereğince Yunanistan Müslümanları mübadeleye tabi tutulurken Rodos Müslümanları zor bir tercihle karşı karşıya kaldı. Müslümanlar İtalyan toprağında yaşadıkları için zorunlu mübadeleye tabi değillerdi ama onlara seçim yapma hakkı tanınıyordu. İsterlerse Türk vatandaşlığını seçip Türkiye’ye gidebilirler veya İtalyan vatandaşlığını seçip Rodos’ta kalabilirlerdi.
İtalyan döneminde, Adanın ikinci büyük nüfus grubunu oluşturan İslam cemaati azımsanmayacak sayıda esnaf kitlesine sahipti, yani Müslümanlar Rodos ekonomisinde önemli bir yer teşkil ediyordu.
İslam cemaati adanın yeni hakiminin koyduğu kurallara uyuyor ve getirdiği yenilikleri benimsiyordu.
1923’de Mario Lago gibi ılımlı bir kişinin On iki Adalar valiliğine tayin edilmesi Rodos Müslümanlarının, İtalyan hakimiyeti altında, dini ve kültürel olarak en özgür dönemlerinin başlamasını sağladı. 1926’ya gelindiğinde Lozan anlaşması gereğince Yunanistan Müslümanları mübadeleye tabi tutulurken Rodos Müslümanları zor bir tercihle karşı karşıya kaldı. Müslümanlar İtalyan toprağında yaşadıkları için zorunlu mübadeleye tabi değillerdi ama onlara seçim yapma hakkı tanınıyordu. İsterlerse Türk vatandaşlığını seçip Türkiye’ye gidebilirler veya İtalyan vatandaşlığını seçip Rodos’ta kalabilirlerdi.
21 Mayıs 2015 Perşembe
Religion zwischen Satire und Blasphemie. Meinungs- und Religionsfreiheit in der demokratischen Gesellschaft
Handbuch Christentum und Islam in Deutschland“, herausgegeben von der Eugen-Biser-Stiftung
Seit dem Attentat auf Charlie Hebdo ist die Frage, was Satire darf, virulent. Zwar ist Gotteslästerung seit 1969 in Deutschland nicht mehr strafbar. Unter Strafe stehen aber Äußerungen im religiösen Kontext, die geeignet sind, den öffentlichen Frieden zu stören.
Ist Respektlosigkeit gegenüber Religion ein solcher Störfaktor?
Ist das Grundrecht der Meinungsfreiheit nicht höher zu veranschlagen als der Schutz religiöser Gefühle?
Sind Muslime einfach humorlos?
Sind Christen bereits religiös abgestumpft und deshalb gegenüber Gotteslästerung gleichgültig?
Programm
Einführung aus Sicht der Medien und Moderation des Podiumsgespräches
Dr. Dr. Alexander Görlach · Herausgeber und Chefredakteur der Zeitschrift „The European“
Statement aus juristischer Sicht
Prof. Dr. Mathias Rohe · Professor für Bürgerliches Recht, Internationales Privatrecht und Rechtsvergleichung an der Friedrich-Alexander-Universität Erlangen-Nürnberg · Direktor des Erlanger Zentrums Islam und Recht in Europa (EZIRE) · Mitherausgeber des „Handbuchs Christentum und Islam in Deutschland“
Statement aus muslimischer Sicht
Prof. Dr. Havva Engin · Professorin für Allgemeine Pädagogik, Schwerpunkt Interkulturelle Pädagogik an der Pädagogischen Hochschule in Heidelberg · Leiterin des Heidelberger Zentrums für Migrationsforschung und Transkulturelle Pädagogik (Hei-MaT) · Mitherausgeberin des „Handbuchs Christentum und Islam in Deutschland“
Donnerstag, 21.5.2015, 20.00 Uhr, Saal, Literaturhaus München, Salvatorplatz 1, 80333 München
Seit dem Attentat auf Charlie Hebdo ist die Frage, was Satire darf, virulent. Zwar ist Gotteslästerung seit 1969 in Deutschland nicht mehr strafbar. Unter Strafe stehen aber Äußerungen im religiösen Kontext, die geeignet sind, den öffentlichen Frieden zu stören.
Ist Respektlosigkeit gegenüber Religion ein solcher Störfaktor?
Ist das Grundrecht der Meinungsfreiheit nicht höher zu veranschlagen als der Schutz religiöser Gefühle?
Sind Muslime einfach humorlos?
Sind Christen bereits religiös abgestumpft und deshalb gegenüber Gotteslästerung gleichgültig?
Programm
Einführung aus Sicht der Medien und Moderation des Podiumsgespräches
Dr. Dr. Alexander Görlach · Herausgeber und Chefredakteur der Zeitschrift „The European“
Statement aus juristischer Sicht
Prof. Dr. Mathias Rohe · Professor für Bürgerliches Recht, Internationales Privatrecht und Rechtsvergleichung an der Friedrich-Alexander-Universität Erlangen-Nürnberg · Direktor des Erlanger Zentrums Islam und Recht in Europa (EZIRE) · Mitherausgeber des „Handbuchs Christentum und Islam in Deutschland“
Statement aus muslimischer Sicht
Prof. Dr. Havva Engin · Professorin für Allgemeine Pädagogik, Schwerpunkt Interkulturelle Pädagogik an der Pädagogischen Hochschule in Heidelberg · Leiterin des Heidelberger Zentrums für Migrationsforschung und Transkulturelle Pädagogik (Hei-MaT) · Mitherausgeberin des „Handbuchs Christentum und Islam in Deutschland“
Donnerstag, 21.5.2015, 20.00 Uhr, Saal, Literaturhaus München, Salvatorplatz 1, 80333 München
13 Mayıs 2015 Çarşamba
İsmail Engin: Haydar Kaya Alevilik Tanıtımı ve İlkeleri El Kitabı'nı yazmış..
[© İsmail Engin] Haydar Kaya tarafından, Türkiye'de ilk kez olarak Aleviliğin tanımını gerçekçi bir şekilde yapma ve ilkelerini de Kur'an-ı Kerim'deki esaslara göre açıklama iddiasıyla hazırlanmış olan bu eser, "Sunuş" kısmının dışında on bölümden oluşmaktadır.
Aleviliği kapsayan o güne kadarki yayınları irdelediği "Sunuş" kısmında yazar, konu üzerine olan yayınları
a) yazarların kendi siyasi görüşlerini yansıtan ve Aleviliği kullanma yolunun seçildiği siyasi amaçlı;
b) gerçeklerden ziyade Alevilerin istemleri eğilimleri gözetilerek kaleme alınan kâr amaçlı ve
c) Alevilerin inancının, ibadetinin ve felsefesinin gözetilerek öz kaynaklara (Kur'an'a, Hz. Muhammede'e ve Ali'ye) dayanarak bilgilendirmeyi içeren gerçek amaçlı
olarak üçe ayırmakta (s. 5-9); eserini "gerçek amaçlı eserler" kategorisinde görmekte; Aleviliği "İslamın minhâc yolu, tasavvufu ve felsefesi" şeklinde algıladığını açıklamaktadır (s. 7).
Eserin birinci bölümünde (s. 11-30), Alevilikle ilgili kavramların genel bir tanımlamasını ve betimlemesini yapmaya çalışan Kaya, sırasıyla "Alevi", "Alevilik", "Kızılbaş", "Kızılbaşlık", "Râfizi", "Râfizilik", "Şii", ve "Şiilik" üzerinde durmaktadır.
Yazara göre "Alevi", Hz. Ali'nin soyundan gelip, onun tasavvufi yolunu izleyenle; onun soyundan gelen seyyid, şerif ve hacegân kollarından herhangi bir mürşide ikrar verip, bağlanandır (s. 11).
Alevileri a) soydan gelenler ve b) soy dışından gelenler şeklinde iki grupta değerlendiren Kaya, soydan gelenleri de 1) "Evlâd-ı Resûl" ve 2) "Haşimiler" olarak ikiye ayırmakta; "Evlâd-ı Resûl"leri şeriflerle (ki yazar onların Zeydiyye mezhebine bağlı olduğunu belirtmektedir) seyyidler (Hüseynî, Musayî vb. gibi onları da İmamiyye mezhebine bağlamaktadır); "Haşimileri" de Hanefiyye ya da Keysaniyye mezhebine bağlı hacegânlar (Ahmet Yesevi gibi) ve evlâdanlar (İmamiyyeye bağlı) diye sınıflandırmaktadır (s. 13-14).
Aleviliği kapsayan o güne kadarki yayınları irdelediği "Sunuş" kısmında yazar, konu üzerine olan yayınları
a) yazarların kendi siyasi görüşlerini yansıtan ve Aleviliği kullanma yolunun seçildiği siyasi amaçlı;
b) gerçeklerden ziyade Alevilerin istemleri eğilimleri gözetilerek kaleme alınan kâr amaçlı ve
c) Alevilerin inancının, ibadetinin ve felsefesinin gözetilerek öz kaynaklara (Kur'an'a, Hz. Muhammede'e ve Ali'ye) dayanarak bilgilendirmeyi içeren gerçek amaçlı
olarak üçe ayırmakta (s. 5-9); eserini "gerçek amaçlı eserler" kategorisinde görmekte; Aleviliği "İslamın minhâc yolu, tasavvufu ve felsefesi" şeklinde algıladığını açıklamaktadır (s. 7).
Eserin birinci bölümünde (s. 11-30), Alevilikle ilgili kavramların genel bir tanımlamasını ve betimlemesini yapmaya çalışan Kaya, sırasıyla "Alevi", "Alevilik", "Kızılbaş", "Kızılbaşlık", "Râfizi", "Râfizilik", "Şii", ve "Şiilik" üzerinde durmaktadır.
Yazara göre "Alevi", Hz. Ali'nin soyundan gelip, onun tasavvufi yolunu izleyenle; onun soyundan gelen seyyid, şerif ve hacegân kollarından herhangi bir mürşide ikrar verip, bağlanandır (s. 11).
Alevileri a) soydan gelenler ve b) soy dışından gelenler şeklinde iki grupta değerlendiren Kaya, soydan gelenleri de 1) "Evlâd-ı Resûl" ve 2) "Haşimiler" olarak ikiye ayırmakta; "Evlâd-ı Resûl"leri şeriflerle (ki yazar onların Zeydiyye mezhebine bağlı olduğunu belirtmektedir) seyyidler (Hüseynî, Musayî vb. gibi onları da İmamiyye mezhebine bağlamaktadır); "Haşimileri" de Hanefiyye ya da Keysaniyye mezhebine bağlı hacegânlar (Ahmet Yesevi gibi) ve evlâdanlar (İmamiyyeye bağlı) diye sınıflandırmaktadır (s. 13-14).
30 Mart 2015 Pazartesi
İslam ve Çin Medeniyeti
[KanalKultur] - Çin Pekin Üniversitesinde “İslam ve Çin Medeniyeti” sempozyumu düzenleniyor.
Çin Pekin Üniversitesi İleri Beşeri Bilimler Enstitüsü, Kerim Vakfı ve Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi ortak girişimi ile Pekin Üniversitesi'nde 2 - 8 nisan 2015 tarihleri arasında “İslam ve Çin Medeniyeti” uluslararası sempozyumu düzenleniyor.
Sempozyum, dünyanın çeşitli ülkelerinde, İslam ve Çin medeniyeti konularında çalışan uzman, akademisyen ve öğrenciyi bir araya getirerek karşılıklı anlayışı zenginleştirmek, iletişim ve etkileşim imkanlarını ilerletmek amacıyla gerçekleştiriliyor.
Çin’in en önemli ve en büyük üniversitesi olarak tanınan Pekin Üniversitesi, İslam konulu uluslararası bir toplantıya ilk kez ev sahipliği yapıyor.. Sempozyumun açılışını Cemalnur Sargut ve Tu Weimming yapıyor.
Sempozyumda Cemalnur Sargut “İslam Tasavvufu ve Kadim Konfiçyüs Anlayışının Mukayesesi”, Mahmud Erol Kılıç “Dinde Fanatizmin Kaynağı ve Modern Zamanlar”, Ekrem Demirli “İlmi talep ediniz, velev ki Çin’de olsun:’ Tasavvuf Metinlerinde Çin’e Dair Bazı Atıflar”, Osman Nuri Küçük “Lao Tzu'nun Önerdiği İdeal İnsan Nitelikleri ile Tasavvufi Düşüncedeki İnsan-ı Kamil Anlayışının Mukayesesi”, Semih Ceyhan “İnsanlığın Çinli Mührü: Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabi'ye göre mistik bir metafor ve gerçeklik olarak Çin” Mohammad Khalil, “İslâm ve Başkalarının Kaderi: Modern Dönem Öncesi Gayrimüslimlerin Selâmeti Değerlendirmelerine Dair Çağdaş Tashihler”, Kristian Peterson “Çin’de Kur’ân’a Yaklaşım” , Mohammad Rustom “Çin’li Müslümanlar”... başlıklı sunumlarını tartışmaya açıyor.
2011 yılında Pekin Üniversitesi İleri Beşeri Bilimler Enstitüsünde Ken’an Rifai İslam Araştırmaları Kürsüsü kuruldu. Kürsünün ilk profesörleri tasavvuf alanında önemli çalışmalarıyla tanınan William Chittick ve Sachiko Murata. Çin Pekin Üniversitesi İleri Beşeri Bilimler Enstitüsü, tarihçi-filozof Tu Weiming tarafından yönetiliyor. Tu Weimming, Enstitü bünyesinde bulunmakta olan İslam Araştırmaları kürsüsünün çalışmalarını şöyle değerlendiriyor: “Yapılan bütün bu çalışmalar, Çin’in hali hazırdaki kendi içine bakma ve kendini anlamasına yönelik İslâm’ın ahlâki bakışını ve dini soruları ortaya çıkarma kabiliyetidir.” [KanalKultur]
Çin Pekin Üniversitesi İleri Beşeri Bilimler Enstitüsü, Kerim Vakfı ve Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi ortak girişimi ile Pekin Üniversitesi'nde 2 - 8 nisan 2015 tarihleri arasında “İslam ve Çin Medeniyeti” uluslararası sempozyumu düzenleniyor.
Sempozyum, dünyanın çeşitli ülkelerinde, İslam ve Çin medeniyeti konularında çalışan uzman, akademisyen ve öğrenciyi bir araya getirerek karşılıklı anlayışı zenginleştirmek, iletişim ve etkileşim imkanlarını ilerletmek amacıyla gerçekleştiriliyor.
Çin’in en önemli ve en büyük üniversitesi olarak tanınan Pekin Üniversitesi, İslam konulu uluslararası bir toplantıya ilk kez ev sahipliği yapıyor.. Sempozyumun açılışını Cemalnur Sargut ve Tu Weimming yapıyor.
Sempozyumda Cemalnur Sargut “İslam Tasavvufu ve Kadim Konfiçyüs Anlayışının Mukayesesi”, Mahmud Erol Kılıç “Dinde Fanatizmin Kaynağı ve Modern Zamanlar”, Ekrem Demirli “İlmi talep ediniz, velev ki Çin’de olsun:’ Tasavvuf Metinlerinde Çin’e Dair Bazı Atıflar”, Osman Nuri Küçük “Lao Tzu'nun Önerdiği İdeal İnsan Nitelikleri ile Tasavvufi Düşüncedeki İnsan-ı Kamil Anlayışının Mukayesesi”, Semih Ceyhan “İnsanlığın Çinli Mührü: Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabi'ye göre mistik bir metafor ve gerçeklik olarak Çin” Mohammad Khalil, “İslâm ve Başkalarının Kaderi: Modern Dönem Öncesi Gayrimüslimlerin Selâmeti Değerlendirmelerine Dair Çağdaş Tashihler”, Kristian Peterson “Çin’de Kur’ân’a Yaklaşım” , Mohammad Rustom “Çin’li Müslümanlar”... başlıklı sunumlarını tartışmaya açıyor.
2011 yılında Pekin Üniversitesi İleri Beşeri Bilimler Enstitüsünde Ken’an Rifai İslam Araştırmaları Kürsüsü kuruldu. Kürsünün ilk profesörleri tasavvuf alanında önemli çalışmalarıyla tanınan William Chittick ve Sachiko Murata. Çin Pekin Üniversitesi İleri Beşeri Bilimler Enstitüsü, tarihçi-filozof Tu Weiming tarafından yönetiliyor. Tu Weimming, Enstitü bünyesinde bulunmakta olan İslam Araştırmaları kürsüsünün çalışmalarını şöyle değerlendiriyor: “Yapılan bütün bu çalışmalar, Çin’in hali hazırdaki kendi içine bakma ve kendini anlamasına yönelik İslâm’ın ahlâki bakışını ve dini soruları ortaya çıkarma kabiliyetidir.” [KanalKultur]
17 Şubat 2015 Salı
Bir Osmanlı Risalesi - Tütün İçmek Haram mıdır?
Osmanlılar Batılıları afyon, kahve ve lalelerin verdiği zevkle tanıştırdılar. Buna karşılık Avrupalılar 17. yüzyıl başında Osmanlılara tütün ihraç etti.
Osmanlı İmparatorluğu sakinleri kısa bir süre içinde kelimenin tam anlamıyla “dumanaltı” olunca ulema bu yeni icat nesnenin tehlikelerini fark ederek tütün içmeye karşı çıktıysa da, bir işe yaramadı.
Tütün içenlerin sayısı hızla arttı, kahvehaneler açıldı.
Tütün içmeye karşı çıkanlardan biri de 1631 ya da 1634’te doğmuş olan Ahmed er-Rûmî el-Akhisârî’ydi.
19. yüzyılda Hindistan’da bile etkisi hissedilen Anadolulu bu âlim, kendi ülkesinde unutulup gitti.
Akhisârî’nin yazdığı risale tütün içme karşıtı Arapça en eski metinlerden biridir.
Savları Kuran’a, hadislere ve tıbba dayanır.
Yahya Michot, risaleye yazdığı sunuşta bu savları yazarın diğer eserleri ve yaşadığı çağ bağlamında ele alıyor, Akhisârî’nin kişiliğini, Birgivî ve Kadızade’den Kâtip Çelebi ve Nabulusî’ye kadar diğer Osmanlı ulemasının görüşleriyle karşılaştırarak inceliyor.
Kitapta er-Risâletü’d-duhâniye’nin Arapça tam metni ve Türkçeye çevirisi de yer alıyor.
Osmanlı İmparatorluğu sakinleri kısa bir süre içinde kelimenin tam anlamıyla “dumanaltı” olunca ulema bu yeni icat nesnenin tehlikelerini fark ederek tütün içmeye karşı çıktıysa da, bir işe yaramadı.
Tütün içenlerin sayısı hızla arttı, kahvehaneler açıldı.
Tütün içmeye karşı çıkanlardan biri de 1631 ya da 1634’te doğmuş olan Ahmed er-Rûmî el-Akhisârî’ydi.
19. yüzyılda Hindistan’da bile etkisi hissedilen Anadolulu bu âlim, kendi ülkesinde unutulup gitti.
Akhisârî’nin yazdığı risale tütün içme karşıtı Arapça en eski metinlerden biridir.
Savları Kuran’a, hadislere ve tıbba dayanır.
Yahya Michot, risaleye yazdığı sunuşta bu savları yazarın diğer eserleri ve yaşadığı çağ bağlamında ele alıyor, Akhisârî’nin kişiliğini, Birgivî ve Kadızade’den Kâtip Çelebi ve Nabulusî’ye kadar diğer Osmanlı ulemasının görüşleriyle karşılaştırarak inceliyor.
Kitapta er-Risâletü’d-duhâniye’nin Arapça tam metni ve Türkçeye çevirisi de yer alıyor.
12 Aralık 2014 Cuma
Handbuch Christentum und Islam in Deutschland
"So ist die Abhandlung über das Alevitentum die wohl beste Zusammenfassung zu dieser Thematik in deutscher Sprache, die sowohl auf die Geschichte, Lehren und rituelle Praxis als auch auf das Selbsverständnis als Muslime oder Nichtmuslime eingeht." [Prof. Dr. Dr. Peter Antes: "Rezension"]
Praktisches Arbeitsmittel und Grundlage für den Dialog: Im "Handbuch Christentum und Islam in Deutschland" analysieren christliche und muslimische Autoren, wie Zusammenleben gelingt.
Wie bestimmen die religiösen Grundhaltungen von Christen und Muslimen das Zusammenleben hierzulande? Wie ist die Situation der dauerhaft hier lebenden Muslime, die keine deutsche Staatsangehörigkeit besitzen? Was sagen Wissenschaftler zu den religiösen, sozialen und politischen Hintergründen konkreter Probleme und Konfliktfelder? Wo besteht akuter, wo langfristiger Handlungsbedarf? Gibt es gelungene und vorbildliche Integrationsprojekte - und was zeichnet sie aus? Experten muslimischer und christlicher Provenienz zeigen die gesellschaftlichen, rechtlichen und politischen Aspekte des Zusammenlebens von Muslimen und Christen aus muslimischer und christlicher Perspektive. Die grundlegende Orientierung.
Havva Engin, Mouhanad Khorchide, Mathias Rohe, Ömer Özsoy, Hansjörg Schmid (Hg.): Handbuch Christentum und Islam in Deutschland. Grundlagen, Erfahrungen und Perspektiven des Zusammenlebens. 1. Auflage, Verlag Herder, Freiburg im Breisgau 2014, 2 Bde., zus. 1297 Seiten, ISBN 978-3-451-31188-8
Weitere Informationen zum Buch erhalten Sie unter diesem Link: http://eugen-biser-stiftung.de/Handbuch_Christentum_und_Islam_in_Deutschland.594.0.html
Praktisches Arbeitsmittel und Grundlage für den Dialog: Im "Handbuch Christentum und Islam in Deutschland" analysieren christliche und muslimische Autoren, wie Zusammenleben gelingt.
Wie bestimmen die religiösen Grundhaltungen von Christen und Muslimen das Zusammenleben hierzulande? Wie ist die Situation der dauerhaft hier lebenden Muslime, die keine deutsche Staatsangehörigkeit besitzen? Was sagen Wissenschaftler zu den religiösen, sozialen und politischen Hintergründen konkreter Probleme und Konfliktfelder? Wo besteht akuter, wo langfristiger Handlungsbedarf? Gibt es gelungene und vorbildliche Integrationsprojekte - und was zeichnet sie aus? Experten muslimischer und christlicher Provenienz zeigen die gesellschaftlichen, rechtlichen und politischen Aspekte des Zusammenlebens von Muslimen und Christen aus muslimischer und christlicher Perspektive. Die grundlegende Orientierung.
Havva Engin, Mouhanad Khorchide, Mathias Rohe, Ömer Özsoy, Hansjörg Schmid (Hg.): Handbuch Christentum und Islam in Deutschland. Grundlagen, Erfahrungen und Perspektiven des Zusammenlebens. 1. Auflage, Verlag Herder, Freiburg im Breisgau 2014, 2 Bde., zus. 1297 Seiten, ISBN 978-3-451-31188-8
Weitere Informationen zum Buch erhalten Sie unter diesem Link: http://eugen-biser-stiftung.de/Handbuch_Christentum_und_Islam_in_Deutschland.594.0.html
Die Araber und der Islam in Spanien. Ein Modell für die Toleranz zwischen den Religionen? Eine psychohistorisch-tiefenpsychologische Interpretation
Die islamischen Araber kamen 711 nach Spanien auf Bitten der dort verfolgten Juden und eroberten den Süden des Landes.
Hier entwickelte sich nun eine jahrhundertelange kulturelle Hochblüte, in der eine gewisse Toleranz zwischen den drei monotheistischen Religionen herrschte. Das weibliche Prinzip des Eros drückte sich dabei besonders in der Verehrung und Wertschätzung der Frau durch Liebesdichtung und Mystik aus.
Die christlich regierten Regionen im Norden Spaniens gewannen im langen, zähen Glaubenskrieg der "Reconquista" den größten Teil des Landes zurück – mit Ausnahme von Granada, wo die Araber noch bis 1492 den Höhepunkt ihrer Kunst und Kultur im kristallenen Königspalast der Festung Alhambra voll entfalten konnten. Der Vortrag versucht diesen historischen Prozess zwischen 711 und 1492 mit tiefenpsychologischen Kategorien von C. G. Jung, Erich Neumann, Sigmund Freud und Erich Fromm, aber auch mit Elementen der Geistes-, Symbol-, Literatur- und Kunstgeschich...
Dr. phil. Friedrich Schröder - Die Araber und der Islam in Spanien. Ein Modell für die Toleranz zwischen den Religionen? Eine psychohistorisch-tiefenpsychologische Interpretation / Freitag, 12. Dezember 2014, 19:00 Uhr, im Vortragsraum der Yavuz Sultan Moschee, Luisenring 28, 68159 Mannheim-Jungbusch; Eintritt frei
Hier entwickelte sich nun eine jahrhundertelange kulturelle Hochblüte, in der eine gewisse Toleranz zwischen den drei monotheistischen Religionen herrschte. Das weibliche Prinzip des Eros drückte sich dabei besonders in der Verehrung und Wertschätzung der Frau durch Liebesdichtung und Mystik aus.
Die christlich regierten Regionen im Norden Spaniens gewannen im langen, zähen Glaubenskrieg der "Reconquista" den größten Teil des Landes zurück – mit Ausnahme von Granada, wo die Araber noch bis 1492 den Höhepunkt ihrer Kunst und Kultur im kristallenen Königspalast der Festung Alhambra voll entfalten konnten. Der Vortrag versucht diesen historischen Prozess zwischen 711 und 1492 mit tiefenpsychologischen Kategorien von C. G. Jung, Erich Neumann, Sigmund Freud und Erich Fromm, aber auch mit Elementen der Geistes-, Symbol-, Literatur- und Kunstgeschich...
Dr. phil. Friedrich Schröder - Die Araber und der Islam in Spanien. Ein Modell für die Toleranz zwischen den Religionen? Eine psychohistorisch-tiefenpsychologische Interpretation / Freitag, 12. Dezember 2014, 19:00 Uhr, im Vortragsraum der Yavuz Sultan Moschee, Luisenring 28, 68159 Mannheim-Jungbusch; Eintritt frei
30 Ekim 2014 Perşembe
Wandel durch Dialog
Der vorliegende zweite Band der Schriftenreihe "Interreligiöser Dialog in gesellschaftlicher Verantwortung" der Eugen-Biser-Stiftung beleuchtet unterschiedliche Aspekte des Wandels der deutschen und europäischen Gesellschaft im Zuge der zunehmenden Präsenz des Islam in Europa. Es zeigt sich, dass die wachsenden Konfliktpotenziale, die sich nicht zuletzt in einer dezidierten und politisch organisierten Islamfeindlichkeit niederschlagen, langfristig nur auf dem Wege des Dialogs überwunden werden können. In dem Band werden Gesprächsangebote von muslimischer wie von christlicher Seite vorgelegt, die es anzunehmen und weiterzuführen gilt.
Engin, Havva; Reder, Michael (Hrsg.): Wandel durch Dialog: Gesellschaftliche, politische und theologische Aspekte des Dialogs zwischen Islam und Christentum. Reihe: Interreligiöser Dialog in gesellschaftlicher Verantwortung, Hrsg. von Heiner Köster im Auftrag der Eugen-Biser-Stiftung, Stuttgart 2014, 258 S., ISBN 978-3-17-025614-9.
Weitere Informationen zum Buch (Inhaltsverzeichnis, Vorwort und Leseprobe) erhalten Sie unter folgendem Link:
http://www.kohlhammer.de/wms/instances/KOB/appDE/Neuerscheinungen/Wandel-durch-Dialog/
Engin, Havva; Reder, Michael (Hrsg.): Wandel durch Dialog: Gesellschaftliche, politische und theologische Aspekte des Dialogs zwischen Islam und Christentum. Reihe: Interreligiöser Dialog in gesellschaftlicher Verantwortung, Hrsg. von Heiner Köster im Auftrag der Eugen-Biser-Stiftung, Stuttgart 2014, 258 S., ISBN 978-3-17-025614-9.
Weitere Informationen zum Buch (Inhaltsverzeichnis, Vorwort und Leseprobe) erhalten Sie unter folgendem Link:
http://www.kohlhammer.de/wms/instances/KOB/appDE/Neuerscheinungen/Wandel-durch-Dialog/
19 Eylül 2014 Cuma
Panel: Wandel durch Dialog | Diyalog Aracılığıyla Değişim
[KanalKultur] - Heidelberg Eğitim Bilimleri Üniversitesi (Pädagogische Hochschule Heidelberg) bünyesinde faaliyet gösteren Heidelberg Göç Araştırmaları ve Kültürleraşırı Pedagoji Merkezi (Hei-MaT) "Wandel durch Dialog | Diyalog Aracılığıyla Değişim" başlığıyla 1 ekim 2014 günü saat 15 - 18 arasında "Pädagogische Hochschule Heidelberg, AULA, Keplerstr. 87, 69120 Heidelberg" adresinde bir panel düzenliyor.
Panele ilgi duyan herkes ücret ödemeden katılabiliyor.
Toplantının hedefi, "Wandel durch Dialog" [Diyalog Aracılığıyla Değişim] (Verlag Kohlhammer, Stuttgart 2014, ISBN 978-3-17-025614-9) adlı kitap başlığından yola çıkarak, toplumdaki kültürel ve inançsal çoğulcu yapıyı içeren aktüel duruma yönelik ipuçlarını tespit etmek ve barış içinde beraber yaşamanın çerçevesinin muhtevasını çizmek olarak belirlenmiş.
Toplantının moderatörlüğünü Dr. Katja Thörner (Eugen-Biser-Stiftung, München) ve Prof. Dr. Havva Engin (PH Heidelberg) yürütüyor.
Panelle ilgili duyuruda şu hususlara yer veriliyor:
"Son zamanda, Müslümanlık ve Müslümanlar; a) bir yandan değişik Müslüman ülkelerinde başgösteren politik – toplumsal değişimlerden, çatışma ve savaşlardan dolayı, b) diğer yandan Müslüman gençler arasında Musevilere yönelik olumsuz önyargıların arttığı savıyla, c) birkaç Alman kentinde kimi "Müslüman grupların" sokaklarda "Şeriat Polisi" olarak devriye gezmeye başlaması ve d) Selefiler tarafından işlenen suçlardan dolayı, medyanın odağında bulunuyor. Kısaca, Müslümanlık ve Müslümanlara yönelik olumsuz haberlerin dozajı medyada giderek artıyor.
Böyle bir zamanda;
• Müslümanlar ve toplumun değişik kesimine mensup aktörler arasında diyalog nasıl gerçekleştirilebilinir?
• Günümüze kadar bilinen diyalog şekilleri geçerliliğini korumakta mı ya da diyalog için yeni içerik ve çerçeve mi gerekli?
• Gelecekte, Almanya’da Müslümanlar ve Hıristiyan toplum arasındaki ilişkilerin çerçevesini artarak devletin güvenlik politikaları ve önlemleri mi belirleyecek?
• Müslüman dernek temsilcileri, ülkedeki genel durumu nasıl algılıyor?
• Yerel toplumsal temsilciler konuyla ilgili ne gibi gözlemler yapıyor?
* * *
In letzter Zeit stehen Islam und Muslime durch politische Umbrüche, Konflikte und Kriege in verschiedenen Ländern mit muslimischer Bevölkerung, aber auch durch Diskurse wie die Zunahme von Antisemitismus unter muslimischen Jugendlichen, dem Aufkommen einer so genannten "Scharia-Polizei" auf deutschen Straßen oder dem religiösen Extremismus der Salafiten im Fokus medialer Öffentlichkeit, deren Grundton sich zunehmend verschärft.
Wie kann in diesen Zeiten ein Dialog zwischen Muslimen und den gesellschaftlichen und politischen Akteuren der hiesigen (Mehrheits-)Gesellschaft gestaltet werden? Macht ein Dialog in der angespannten Lage überhaupt Sinn oder muss er ganz anders geführt werden? Werden künftig in immer stärkerem Maße sicherheitspolitische Fragen das Verhältnis und das Zusammenleben von Bürger/innen muslimischer und christlicher Zugehörigkeit bestimmen? Wie erleben Vertreter/innen muslimischer Verbände die Stimmung im Land? Welche Beobachtungen und Feststellungen machen hiesige gesellschaftliche und politische Akteure?
Die Veranstaltung des Heidelberger Zentrum für Migrationsforschung und Transkulturelle Pädagogik in Kooperation mit der Eugen-Biser Stiftung München setzt sich zum Ziel, anknüpfend an der aktuellen Buchpublikation "Wandel durch Dialog" (Verlag Kohlhammer, Stuttgart 2014, ISBN 978-3-17-025614-9 2014), herausgegeben im Auftrag der Eugen-Biser-Stiftung von Havva Engin und Michael Reder gegenwärtigen gesellschaftlichen Befindlichkeiten im Hinblick auf kulturelle und religiöse Vielfalt nachzugehen und auszuloten, welche Rahmenbedingungen unerlässlich für ein friedliches Miteinander sind.
Programm:
Begrüßung und einleitendes Inputreferat
• Dipl. theol. Stefan Zinsmeister M.A., Geschäftsführer der Eugen-Biser-Stiftung, München
Teilnehmende des Podiumsgesprächs (alphabetisch):
• Dr. Bekir Alboğa, Beauftragter für interreligiösen Dialog der "Türkisch-Islamische Union der Anstalt für Religion" (DITIB), Köln
• Dr. Max Bernlochner, Ministerium für Integration Baden-Württemberg, Referat Interkulturelle Angelegenheiten, Stuttgart
• Yakup Divrak, Alevi Bektaşi Gemeinde Heidelberg und Umgebung e.V., HABT, Heidelberg
• Dr. Jens Hildebrandt, Dez. III, Bildung, Jugend, Gesundheit, Mannheim
• Ayhan Kuzu, Vorsitzender, Defne Kulturverein Mannheim
• Şafak Öztürk, Turkuaz Plattform, Düsseldorf
Moderation:
• Dr. Katja Thörner, Eugen-Biser-Stiftung, München
• Prof. Dr. Havva Engin, PH Heidelberg
Ort: Pädagogische Hochschule Heidelberg, AULA, Keplerstr. 87, 69120 Heidelberg
Datum: 01.10.2014
Zeit: 15:00-18:00 Uhr
Die Teilnahme ist kostenlos. Wir bitten um eine Anmeldung per Mail unter: mail@hei-mat-online.de
Panele ilgi duyan herkes ücret ödemeden katılabiliyor.
Toplantının hedefi, "Wandel durch Dialog" [Diyalog Aracılığıyla Değişim] (Verlag Kohlhammer, Stuttgart 2014, ISBN 978-3-17-025614-9) adlı kitap başlığından yola çıkarak, toplumdaki kültürel ve inançsal çoğulcu yapıyı içeren aktüel duruma yönelik ipuçlarını tespit etmek ve barış içinde beraber yaşamanın çerçevesinin muhtevasını çizmek olarak belirlenmiş.
Toplantının moderatörlüğünü Dr. Katja Thörner (Eugen-Biser-Stiftung, München) ve Prof. Dr. Havva Engin (PH Heidelberg) yürütüyor.
Panelle ilgili duyuruda şu hususlara yer veriliyor:
"Son zamanda, Müslümanlık ve Müslümanlar; a) bir yandan değişik Müslüman ülkelerinde başgösteren politik – toplumsal değişimlerden, çatışma ve savaşlardan dolayı, b) diğer yandan Müslüman gençler arasında Musevilere yönelik olumsuz önyargıların arttığı savıyla, c) birkaç Alman kentinde kimi "Müslüman grupların" sokaklarda "Şeriat Polisi" olarak devriye gezmeye başlaması ve d) Selefiler tarafından işlenen suçlardan dolayı, medyanın odağında bulunuyor. Kısaca, Müslümanlık ve Müslümanlara yönelik olumsuz haberlerin dozajı medyada giderek artıyor.
Böyle bir zamanda;
• Müslümanlar ve toplumun değişik kesimine mensup aktörler arasında diyalog nasıl gerçekleştirilebilinir?
• Günümüze kadar bilinen diyalog şekilleri geçerliliğini korumakta mı ya da diyalog için yeni içerik ve çerçeve mi gerekli?
• Gelecekte, Almanya’da Müslümanlar ve Hıristiyan toplum arasındaki ilişkilerin çerçevesini artarak devletin güvenlik politikaları ve önlemleri mi belirleyecek?
• Müslüman dernek temsilcileri, ülkedeki genel durumu nasıl algılıyor?
• Yerel toplumsal temsilciler konuyla ilgili ne gibi gözlemler yapıyor?
* * *
In letzter Zeit stehen Islam und Muslime durch politische Umbrüche, Konflikte und Kriege in verschiedenen Ländern mit muslimischer Bevölkerung, aber auch durch Diskurse wie die Zunahme von Antisemitismus unter muslimischen Jugendlichen, dem Aufkommen einer so genannten "Scharia-Polizei" auf deutschen Straßen oder dem religiösen Extremismus der Salafiten im Fokus medialer Öffentlichkeit, deren Grundton sich zunehmend verschärft.
Wie kann in diesen Zeiten ein Dialog zwischen Muslimen und den gesellschaftlichen und politischen Akteuren der hiesigen (Mehrheits-)Gesellschaft gestaltet werden? Macht ein Dialog in der angespannten Lage überhaupt Sinn oder muss er ganz anders geführt werden? Werden künftig in immer stärkerem Maße sicherheitspolitische Fragen das Verhältnis und das Zusammenleben von Bürger/innen muslimischer und christlicher Zugehörigkeit bestimmen? Wie erleben Vertreter/innen muslimischer Verbände die Stimmung im Land? Welche Beobachtungen und Feststellungen machen hiesige gesellschaftliche und politische Akteure?
Die Veranstaltung des Heidelberger Zentrum für Migrationsforschung und Transkulturelle Pädagogik in Kooperation mit der Eugen-Biser Stiftung München setzt sich zum Ziel, anknüpfend an der aktuellen Buchpublikation "Wandel durch Dialog" (Verlag Kohlhammer, Stuttgart 2014, ISBN 978-3-17-025614-9 2014), herausgegeben im Auftrag der Eugen-Biser-Stiftung von Havva Engin und Michael Reder gegenwärtigen gesellschaftlichen Befindlichkeiten im Hinblick auf kulturelle und religiöse Vielfalt nachzugehen und auszuloten, welche Rahmenbedingungen unerlässlich für ein friedliches Miteinander sind.
Programm:
Begrüßung und einleitendes Inputreferat
• Dipl. theol. Stefan Zinsmeister M.A., Geschäftsführer der Eugen-Biser-Stiftung, München
Teilnehmende des Podiumsgesprächs (alphabetisch):
• Dr. Bekir Alboğa, Beauftragter für interreligiösen Dialog der "Türkisch-Islamische Union der Anstalt für Religion" (DITIB), Köln
• Dr. Max Bernlochner, Ministerium für Integration Baden-Württemberg, Referat Interkulturelle Angelegenheiten, Stuttgart
• Yakup Divrak, Alevi Bektaşi Gemeinde Heidelberg und Umgebung e.V., HABT, Heidelberg
• Dr. Jens Hildebrandt, Dez. III, Bildung, Jugend, Gesundheit, Mannheim
• Ayhan Kuzu, Vorsitzender, Defne Kulturverein Mannheim
• Şafak Öztürk, Turkuaz Plattform, Düsseldorf
Moderation:
• Dr. Katja Thörner, Eugen-Biser-Stiftung, München
• Prof. Dr. Havva Engin, PH Heidelberg
Ort: Pädagogische Hochschule Heidelberg, AULA, Keplerstr. 87, 69120 Heidelberg
Datum: 01.10.2014
Zeit: 15:00-18:00 Uhr
Die Teilnahme ist kostenlos. Wir bitten um eine Anmeldung per Mail unter: mail@hei-mat-online.de
1 Ağustos 2014 Cuma
İsmail Engin: Seyyid Mahmud Hayrani Türbesi'nden Sandukalar Üzerine
[© İsmail Engin] Bilindiği üzere, Seyyid Mahmud Hayrani (ölm. 1268), Doğu Anadolu'da yer alan Alevi Ocakları üzerinde, bilhassa Baba Mansur ve Kureyşan Ocağı üzerinde derin bir etkiye sahiptir.
Seyyid Mahmud Hayrani'nin kişiliğinin gizemli olup olmadığı bugün bile tartışılmaktadır. Günümüzde Akşehir'de türbesi bulunan ve döneminin Akşehir Kadısı olan Seyyid Mahmud Hayrani, kimi zaman sandukasında bulunan beyitler vasıtasıyla ya da kimi Mevlevi kaynaklarında ve özellikle Menakıb-ül Arifin'de Mevlevi, kimi zaman Nakşibendi ve devamında türbesinin haziresinde bulunan "Er-Rıfai" ünvanlı mezar taşları ve sarığa bağlı örülü saçlar nedeniyle Rıfai, olarak nitelendirilir. Açarsak: Ahi bin Seyyidi Hasan tarafından Farsça olarak kaleme alınan H. 840 tarihli bir Rıfai Tarikatnamesi'nde, Mahmud Hayrani'nin adı geçtiği gibi, Rıfailikte yaygın olan saçlarını örüp sarığa bağlama geleneğinin ondan kaldığı kaydedilir. Bununla birlikte Mahmud Hayrani'nin torunu kabul edilen Seyyid Ali de Rıfailikle ilişkilendirilir...
Bununla birlikte, Hacı Bektaş Velâyetnâmesi'nde, birlikte hareket ettiği Mevlevi dervişleri nedeniyle Mevlevi olduğu düşündürülen Hayrani, Doğu Anadolu Aleviliğinin önemli şahsiyetlerinden biridir.
Genelde sözel geleneğe yönelmiş Alevilik araştırmalarında, "havanda su dövülürken", hasbelkader bile, (varsayılan "sır"rı parçalayan) "somut" kültür ve inanç ürünleri bilinmiyor veya ihmal edilmiş görünmektedir:
Örneğin, Beytekinler'den Erbil Atabeyi Muzaffer el-Din Gökböri adına 1200 yılında Erbil'de darb edilen sikke üzerinde aslana binmiş bir figür görülmektedir. Yine, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunan, Nasreddin Artuk Aslan adına 1209 yılında Diyarbakır'da darb edilmiş bir Artuklu sikkesinde yer alan, yılan / ejder kuyruklu bir aslana binen figür, bu meyanda önemlidir. Aynı müzede bulunan ve Nasreddin Mahmud Aslan adına Hasankeyf'te darb edilmiş 1218 tarihli bir başka Artuklu sikkesinde, aslana binmiş bir figürün elinde hançer / kılıç ya da benzer bir obje görülmektedir. Benzer bir diğer sikke ise, Malatya Müzesi'nde bulunan ve Artuklu Dönemi'ne tarihlendirilen eserdir. Bu sikkede, diğer örneklerde olduğu gibi aslana binmiş bir figür görülürken; her üç Artuklu ve Beytekin sikkesindeki aslan üzerinde yer alan figürün elinde, bir nesne tuttuğu izlenimi bulunmaktadır. Ancak, tuttuğu varsayılan bu nesnenin bir kılıç mı, bir asa mı, bir yılan mı yoksa başka bir nesne mi olduğu, net olarak belli değildir. Genellikle Artuklu sikkelerinde görülen bu tür motiflerle ilgili olarak, kimi zaman Yunan ve Roma mitolojisinin tanrılarından, leopar üzerindeki Dionysos ile ilişkilendirilip, Antik Anadolu kültürü ile bağlantı kurulurken; kimi zaman ve yoğunlukla astrolojik anlamlar yüklenip Mars gezegeni ve "Koç Burcu" ile ilişkilendirilir.
13. yüzyıl Selçuklu sanatında hemen her alanda aslan figürlerine rastlamak olası iken, Paris'teki Nationale Bibliotheque'de bulunan "Metaliül Saade" adlı kitapta yer alan "Esed (Aslan) Burcu" tasvirinde, aslan üzerinde bir binici yer almaktadır. Daha çok "Şir-i Hurşid" motifi ile ilişkilendirilerek gücün sembolü olarak değerlendirilen bu resmin aksine, dönemin özellikle sikkelerinde ve mimari plastik eserlerinde yer alan Şir-i Hurşid motifinde, tek ya da çift aslan üzerinde bir güneş motifi görülür. Aynı kütüphanede bulunan, 1288 tarihli "Kitab-ı dakaik al-hakaik" adlı minyatürlü yazmada yer alan bir minyatürde, sultan ya da melik olabileceği düşünülen bir figürün, elinde bir yılan ve taç tutmuş şekilde aslana binerken tasvir edilir...
Keza, evkaf kayıtlarında; Konya ili, Akşehir ilçesindeki Seyyid Mahmud Hayrani Türbesi'nde üç sanduka ile üç tabutun bulunduğu bilinmektedir. Bu tabutlardan 1911 yılında Türkiye dışına çakarılan biri, bugün Kopenhag'da / København'da The David Collection / Davids Samling'de bulunmaktadır. 1911 yılında Akşehir Seyyid Mahmud Hayrani Türbesi'nden Çinili Köşk'e getirilen sandukalar ile iki adet tabut da, İstanbul'da bulunan Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ndedir ve 1915 yılında bu müzeye getirilmiştir.
Seyyid Mahmud Hayrani'nin kişiliğinin gizemli olup olmadığı bugün bile tartışılmaktadır. Günümüzde Akşehir'de türbesi bulunan ve döneminin Akşehir Kadısı olan Seyyid Mahmud Hayrani, kimi zaman sandukasında bulunan beyitler vasıtasıyla ya da kimi Mevlevi kaynaklarında ve özellikle Menakıb-ül Arifin'de Mevlevi, kimi zaman Nakşibendi ve devamında türbesinin haziresinde bulunan "Er-Rıfai" ünvanlı mezar taşları ve sarığa bağlı örülü saçlar nedeniyle Rıfai, olarak nitelendirilir. Açarsak: Ahi bin Seyyidi Hasan tarafından Farsça olarak kaleme alınan H. 840 tarihli bir Rıfai Tarikatnamesi'nde, Mahmud Hayrani'nin adı geçtiği gibi, Rıfailikte yaygın olan saçlarını örüp sarığa bağlama geleneğinin ondan kaldığı kaydedilir. Bununla birlikte Mahmud Hayrani'nin torunu kabul edilen Seyyid Ali de Rıfailikle ilişkilendirilir...
Bununla birlikte, Hacı Bektaş Velâyetnâmesi'nde, birlikte hareket ettiği Mevlevi dervişleri nedeniyle Mevlevi olduğu düşündürülen Hayrani, Doğu Anadolu Aleviliğinin önemli şahsiyetlerinden biridir.
* * *
Genelde sözel geleneğe yönelmiş Alevilik araştırmalarında, "havanda su dövülürken", hasbelkader bile, (varsayılan "sır"rı parçalayan) "somut" kültür ve inanç ürünleri bilinmiyor veya ihmal edilmiş görünmektedir:
Örneğin, Beytekinler'den Erbil Atabeyi Muzaffer el-Din Gökböri adına 1200 yılında Erbil'de darb edilen sikke üzerinde aslana binmiş bir figür görülmektedir. Yine, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunan, Nasreddin Artuk Aslan adına 1209 yılında Diyarbakır'da darb edilmiş bir Artuklu sikkesinde yer alan, yılan / ejder kuyruklu bir aslana binen figür, bu meyanda önemlidir. Aynı müzede bulunan ve Nasreddin Mahmud Aslan adına Hasankeyf'te darb edilmiş 1218 tarihli bir başka Artuklu sikkesinde, aslana binmiş bir figürün elinde hançer / kılıç ya da benzer bir obje görülmektedir. Benzer bir diğer sikke ise, Malatya Müzesi'nde bulunan ve Artuklu Dönemi'ne tarihlendirilen eserdir. Bu sikkede, diğer örneklerde olduğu gibi aslana binmiş bir figür görülürken; her üç Artuklu ve Beytekin sikkesindeki aslan üzerinde yer alan figürün elinde, bir nesne tuttuğu izlenimi bulunmaktadır. Ancak, tuttuğu varsayılan bu nesnenin bir kılıç mı, bir asa mı, bir yılan mı yoksa başka bir nesne mi olduğu, net olarak belli değildir. Genellikle Artuklu sikkelerinde görülen bu tür motiflerle ilgili olarak, kimi zaman Yunan ve Roma mitolojisinin tanrılarından, leopar üzerindeki Dionysos ile ilişkilendirilip, Antik Anadolu kültürü ile bağlantı kurulurken; kimi zaman ve yoğunlukla astrolojik anlamlar yüklenip Mars gezegeni ve "Koç Burcu" ile ilişkilendirilir.
13. yüzyıl Selçuklu sanatında hemen her alanda aslan figürlerine rastlamak olası iken, Paris'teki Nationale Bibliotheque'de bulunan "Metaliül Saade" adlı kitapta yer alan "Esed (Aslan) Burcu" tasvirinde, aslan üzerinde bir binici yer almaktadır. Daha çok "Şir-i Hurşid" motifi ile ilişkilendirilerek gücün sembolü olarak değerlendirilen bu resmin aksine, dönemin özellikle sikkelerinde ve mimari plastik eserlerinde yer alan Şir-i Hurşid motifinde, tek ya da çift aslan üzerinde bir güneş motifi görülür. Aynı kütüphanede bulunan, 1288 tarihli "Kitab-ı dakaik al-hakaik" adlı minyatürlü yazmada yer alan bir minyatürde, sultan ya da melik olabileceği düşünülen bir figürün, elinde bir yılan ve taç tutmuş şekilde aslana binerken tasvir edilir...
Keza, evkaf kayıtlarında; Konya ili, Akşehir ilçesindeki Seyyid Mahmud Hayrani Türbesi'nde üç sanduka ile üç tabutun bulunduğu bilinmektedir. Bu tabutlardan 1911 yılında Türkiye dışına çakarılan biri, bugün Kopenhag'da / København'da The David Collection / Davids Samling'de bulunmaktadır. 1911 yılında Akşehir Seyyid Mahmud Hayrani Türbesi'nden Çinili Köşk'e getirilen sandukalar ile iki adet tabut da, İstanbul'da bulunan Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ndedir ve 1915 yılında bu müzeye getirilmiştir.
24 Nisan 2014 Perşembe
Yunanca Düşünce Arapça Kültür
Halife el-Mehdî, Aristoteles'in Topika'sının Arapçaya çevrilmesini emretmişti. Nasturi patriği I. Timotheos, İS 782 civarında kitabı Süryaniceden çevirdi. Yunancasına danışmayı da ihmal etmedi. Mehdî iyi bir öğrenciydi; kitabı dikkatle okudu ve açık bir münazarada İslam'ı savundu. Tartıştığı Hıristiyan, Patrik I. Timotheos'tan başkası değildi.
Timotheos, anılarında halifenin kendisiyle tanrıbilim tartışmasına girmesine ilk başta şaşırdığını; fakat daha sonra Mehdî'nin Hıristiyanlığa yönelttiği bütün itirazların üstesinden geldiğini – gayet kibarca – anlatır.
Aristoteles'in Topika'sı o dönemde Arapçaya çevrilen Yunanca eserlerden sadece biriydi.
Yunanca-Arapça çeviri hareketi Arap Abbasi hanedanının iktidara gelmesi ve ardından Bağdat'ın kuruluşuyla birlikte (İS 762) başladı. İki yüzyılda astroloji, simya, fizik, matematik, tıp ve felsefe gibi çeşitli konuları kapsayan dindışı bilimsel ve felsefi Yunanca eserlerin neredeyse tamamı Arapçaya çevrildi.
İnsanlık tarihinde yeni bir çağ başlatan bu hareket Perikles Atina'sı, İtalyan Rönesansı veya 16.-17. yüzyıl bilimsel devrimiyle aynı kategoride yer alır ve insanlık tarihi için çok önemlidir.
Yunanca Düşünce, Arapça Kültür bu çeviri hareketindeki toplumsal, siyasal ve ideolojik etkenleri araştırıyor, Arap bilim ve felsefe geleneğinin önemli rolünü inceliyor ve 9. yüzyıl Bizans uyanışıyla doğrudan bir bağlantısı olduğu savıyla, İslam ülkelerinde ve dışında bu mirasın izlerini sürüyor.
Dimitri Gutas,Yale Üniversitesi'nde Arap Dili ve Edebiyatı profesörü. Greek Wisdom in Arabic Translation, 1975; Avicenna and the Aristotelian Tradition, 1988; A Greek and Arabic Lexicon, 1992 (Gerhard Endres ile birlikte) yayınladığı eserler arasında.
Dimitri Gutas: Yunanca Düşünce Arapça Kültür - Bağdat'ta Yunanca-Arapça Çeviri Hareketi ve Erken Abbasi Toplumu. Çev.: Lütfü Şimşek, Kitap Yayınevi, İstanbul 2003, 240 S., ISBN: 975-8704-36-2
Timotheos, anılarında halifenin kendisiyle tanrıbilim tartışmasına girmesine ilk başta şaşırdığını; fakat daha sonra Mehdî'nin Hıristiyanlığa yönelttiği bütün itirazların üstesinden geldiğini – gayet kibarca – anlatır.
Aristoteles'in Topika'sı o dönemde Arapçaya çevrilen Yunanca eserlerden sadece biriydi.
Yunanca-Arapça çeviri hareketi Arap Abbasi hanedanının iktidara gelmesi ve ardından Bağdat'ın kuruluşuyla birlikte (İS 762) başladı. İki yüzyılda astroloji, simya, fizik, matematik, tıp ve felsefe gibi çeşitli konuları kapsayan dindışı bilimsel ve felsefi Yunanca eserlerin neredeyse tamamı Arapçaya çevrildi.
İnsanlık tarihinde yeni bir çağ başlatan bu hareket Perikles Atina'sı, İtalyan Rönesansı veya 16.-17. yüzyıl bilimsel devrimiyle aynı kategoride yer alır ve insanlık tarihi için çok önemlidir.
Yunanca Düşünce, Arapça Kültür bu çeviri hareketindeki toplumsal, siyasal ve ideolojik etkenleri araştırıyor, Arap bilim ve felsefe geleneğinin önemli rolünü inceliyor ve 9. yüzyıl Bizans uyanışıyla doğrudan bir bağlantısı olduğu savıyla, İslam ülkelerinde ve dışında bu mirasın izlerini sürüyor.
Dimitri Gutas,Yale Üniversitesi'nde Arap Dili ve Edebiyatı profesörü. Greek Wisdom in Arabic Translation, 1975; Avicenna and the Aristotelian Tradition, 1988; A Greek and Arabic Lexicon, 1992 (Gerhard Endres ile birlikte) yayınladığı eserler arasında.
Dimitri Gutas: Yunanca Düşünce Arapça Kültür - Bağdat'ta Yunanca-Arapça Çeviri Hareketi ve Erken Abbasi Toplumu. Çev.: Lütfü Şimşek, Kitap Yayınevi, İstanbul 2003, 240 S., ISBN: 975-8704-36-2
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















