Bu Blogda Ara

Tahtacılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tahtacılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2018 Salı

Ne özlemle gelmişim ben de cihane - Tahtacılarda Mezar Kültürü - Narlıdere (2001)

© Foto: İsmail Engin, Narlıdere - İzmir, 2001
"Ne özlemle gelmişim ben de cihane
Ecel vade hepsi bahane
Nerde yaylamız tatlı obamız
Ne hüzündür şimdi yuvamız
Çare dedim hekim hemşire gözü
denedim
Ilık ılık can kalmadı dizlerim
Hatıram kalsın sizlere
şirin sözlerim
İzzet Çağatay
D.8.5.1976-Ö.12.6.1986
Ruhuna Fatiha"

5 Şubat 2018 Pazartesi

Vakıf-ı esrar-ı din / Dede Zeynel Abidin - Tahtacılarda Mezar Kültürü - Narlıdere (2001)

© Foto: İsmail Engin, Narlıdere - İzmir, 2001
"Hu

Vakıf-ı esrar-ı din
Dede Zeynel Abidin

Mürşt-i ağâh idi
Arif-i billah idi

Ehl-i beyte can ile
Ahd-ü hem peyman ile

Bağlı sadık can idi
Aşık-ı canan idi

Ana zat-ı Mürtezâ
Olmuş idi mukteda

Huy ile tab-ı halim
Fikrile kalbi selim

Hake verdi cismini
Terk edüp “Bey” ismini

Bism-i şah ile bu can
Zatına oldu revan

1954
Feyzioğlu Abidin
Ruhuna Fatiha
10.10.1954"

3 Şubat 2017 Cuma

İsmail Engin: Akçaeniş Tahtacılarında Günlük Yaşamdaki Dini Davranış Kalıpları ya da Uygulamalar

[İsmail Engin - @kanalkulturAkçaeniş Tahtacılarında günlük yaşamla ilgili belirleyebildiğimiz dini davranış kalıplarını, aşağıda yer alan sekiz genel başlık altında toplayabiliriz:

1) Suyla İlgili: Su içilmesi belirli kurallara bağlanmıştır. Buna göre, su, kutsal kabul ediliyor ve sol elle ayakta içilmiyor. Suyun, sağ elle oturarak içilmesi, genel kuraldır. Aynı zamanda, su içmeden önce, kişinin "Yezit'e lanet, Hüseyin'e rahmet" demesi gerekiyor. "Hz. Hüseyin" taraftarlarının Kerbelâ'da susuzluktan "kırılırken", "Yezitlerin sol elleriyle ve ayakta" su içtiğine inanılıyor.

2) "Eşik"le İlgili: "Eşik", kutsallık taşımaktadır ve evi kötü ruhlardan korumaktadır. Bu nedenle, eşiğe basmamak gerekiyor. Eşiğe basan kişi, o haneye kötülük etmiş sayılıyor. Eşiğin üzerinden geçen kişi, kötülüklerden arınarak eve girmiş kabul ediliyor. Türbe ve yatır ziyaretlerinde eşik, kutsallığını daha da artmış bir şekilde koruyor. Bu durumda eşik, yere diz çökerek üç kez öpülüyor ya da ona niyaz ediliyor. Eşik, ilk öpülen yerin sağı ve solu sırasıyla üç kez öpülürken ya da ona niyaz edilirken, "ya Allah, ya Muhammed, ya Ali" deniliyor. Burada Allah eşikte ilk öpülen yerdir; Muhammed ilk öpülen yerin sağ tarafı, Ali ise sol tarafıdır. Ali sol tarafta olarak kalbe daha yakındır. Türbe ve yatır ziyaretlerinden çıkarken de eşik yine üç kez öpülüyor ya da eşiğe niyaz ediliyor.

3) El Öpmeyle İlgili: El öpme, son derece önemli bir davranış kalıbıdır. Dedenin sağ eli, kaç yaşında olursa olsun, kendisinden küçük ve büyük herkes tarafından öpülmektedir. Öte yandan büyüklerin eli öpülürken, sadece elin dudakla öpülmesine dikkat ediliyor. Eli öptükten sonra alna götürmek söz konusu değildir. Bu davranış kalıbı, bir "Alevi el öpme biçimi" olarak değerlendirilmektedir. Akçaeniş Tahtacıları için, karşılaşılan kişinin Sünni olup olmadığı, el öpme tarzıyla da ölçülebilmektedir. Akçaeniş Tahtacılarına göre, Sünni bir kişi, eli dudakla öpmeden onu önce çenesine koymakta ve sonra alna götürmektedir. Keza, Akçaeniş'te elin öpülürken alna götürülmesi, ikiyüzlülük olarak kabul ediliyor.

27 Ekim 2016 Perşembe

Tahtacılar (Tahtacı Kimliğine ve Demografisine Giriş)

İsmail Engin: Tahtacılar 
(Tahtacı Kimliğine ve Demografisine Giriş). 
Ant Yayınları, İstanbul 1998, 136 S., 
ISBN: 975-6954-05-1
[İsmail Engin] Tahtacılar, XIX. yüzyıldan beri, giderek giderek artan bir şekilde değişik bilimadamları, gezginler ve derlemecilerin dikkatini çekmiş; seyahatnamelerde, raporlarda, bilimsel araştırmalarda-çalışmalarda, derlemelerde bazen kısa, ama öz; bazen uzun ve detaylı, kısmen de yüzeysel olarak yer almış, bir etnik ve dinî topluluktur. Tahtacılar ve Tahtacı kültürü, zamanla tarih, türkoloji, etnoloji, antropoloji gibi bilim dallarında, yavaş yavaş yoğunlaşılan bir çalışma alanı haline gelmiş; onların üzerine değişik konu kümelerinde incelemeler-araştırmalar yapılmaya başlanmıştır.

Bu kitabın sonunda yer alan kaynakçaya kısaca bir göz atıldığında, Tahtacılar üzerinde oldukça fazla sayıda derleme, rapor, inceleme-araştırma olduğu görülecektir. Ancak, bu kaynakça, Tahtacılar üzerine yapılan sözü edilen nitelikteki çalışmaların küçük bir kısmını içermektedir. Bu bağlamda okuyucu, Tahtacıların ne kadar çok araştırılan-incelenen bir topluluk olduğu hissine kapılabilir. Bu his, okuyucuyu bir noktada yanıltmamalıdır: Hakkında yüzlerce yayın olan bu topluluk üzerine, hâlâ karanlıkta kalmış birçok konu vardır...

Kitap, dokuz yıllık yoğun bir çalışmanın ürünüdür ve 1995-1998 yılları arasında Tahtacılar üzerine değişik dergilerde dizi halinde yayınlanmış beş makaleyle, Andrews tarafından sistematize edilen Tahtacıların yaşadığı yerleşim merkezlerini içeren bir ekten ibarettir.

Tahtacıların kim olduklarına, nereden geldiklerine ve kökenlerine ilişkin tezlerin karşılaştırıldığı; farklı mekân ve zamanlarda "değişen" Tahtacı kimliğinin, niçin ve nasıl değiştiğini ele alan ilk üç bölüm, aynı zamanda genelde incelenen-araştırılan topluma-kültüre bakışı içeren emik-etik yaklaşım(lar)ın, araştırmacılar tarafından nasıl kullanıldığını da örneklemektedir. Bu örnekleme, Tahtacılar -ve dolayısıyla Alevîler- üzerine yapılan araştırmalardaki-incelemelerdeki yöntem sorununa da kenarından köşesinden değinmektedir.

20 Ekim 2015 Salı

Aleviliğin Kimliği, Dayandığı Esaslar Gelenek ve Görenekleri

[İsmail Engin] Tahtacıların Hacı Emirli Ocağı'nın "dikme baba"sı olarak Kızılcapınar Germencik / Aydın'da yaşayan ve kendini İbrahim-i Sani evladlarından kabul eden, kemanla deyiş okuyan Bayram Kemancı'nın "Aleviliğin Kimliği, Dayandığı Esaslar Gelenek ve Görenekleri" adı verilen eseri, Aleviliğe yöneltilmiş olumsuz önyargıların giderilmesi gerektiğini belirten, birlik ve beraberliğe hitap eden bir "Ön söz" ile başlamaktadır.

Eserde, Kuranıkerim'deki Nebe', Hacc, Âl-i İmran, İsrâ gibi değişik sûrelerden alınan kimi ayetler ardı ardına Türkçe olarak zikredildikten sonra, Veda Haccı ile Gadîr-i hum olayı ve Hz. Muhammed'in vasiyeti üzerinde durulmaktadır.

Bunu Aleviliğin oluşumunun ve doğuşunun ele alındığı "Alevilik" ile "Aleviliğin Doğuşu" adlı kısımlar izlemektedir.

Kemancı'nın eserde ağırlıklı olarak irdelediği konu, "Alevinin Kimliği Gelenek ve Görenekleri Dayandığı Esaslar" başlığıyla okuyucuya sunulmaktadır.

Bu kısımda yine Âl-i İmran, Nûr, Bakara, Mâide sûrelerinden örnekler verilerek, hizmetler ve semboller (delil gibi) dini temellere oturtulmaya çalışılmaktadır.

Bu bağlamda "Delil", "Pervane (Haberci)" ile oniki hizmet sahipleri ve ayin-i cemle ilgili bilgiler veren eserde, dâr ve ikrar da ele alınmaktadır.

14 Mart 2014 Cuma

Tahtacılar: Ağaç-Erilikten Ağaç Oymacılığına, Zanaatkârlıktan Sanatkârlığa - Veli Demir

Foto: Kudret Saylık, 2009 - "Tahtacı Göçü"

Foto: Kudret Saylık, 2009 - "Tahtacılar"

Foto: Kudret Saylık, 2009 - "Tez"

Foto: Kudret Saylık, 2009 - "Samah"

[KanalKultur] - Ağaç-Eri ve ağaç oymacısı Veli Demir, Tahtacıları ve Tahtacı kültürünü maketlerle gelecek kuşaklara aktarıyor...

Akçaenişli Veli Demir, Tahtacı yaşamını -kültürünü ağaca nakşediyor ve ürettiği eserlerde Tahtacı kültürünü işliyor.

1933 doğumlu Veli Demir, oğlu Hüseyin Demir'e de el veriyor.

Ağaç, bir Ağaç-Eri'nin  maharetli ellerinde bazan "Tez", bazan "Tahtacı Göçü", bazan "Samah"... olarak şekil alırken, aynı zamanda yeniden hayat buluyor ve sanat olup ölümsüzleşiyor... [KanalKultur]

Foto: Kudret Saylık, 2009 - "Samah"

13 Kasım 2013 Çarşamba

Veli Asan: Tahtacılarda Musahiplik [Hazırlık Aşaması]

[© Veli Asan - KanalKultur] Giriş

İkrarla Aleviliğini ispatlayan Tahtacı genci, evlendikten sonra musahiplikle tarikatın ilk kapısından girmiş olur. Yanyatır Ocağı'na bağlı olanlar, daha sonra aşina, peşine, çiğildaş gibi üç kapıdan daha geçerek dört kapıyı böylece tamamlar. Biz şimdi birinci kapı olan musahiplikten konu edeceğiz.

Musahip sözcüğü Arapça olup, sohbet, arkadaşlık eden kimse anlamına gelmektedir. Bazı araştırmacı-yazarlar sözcüğün anlamını değişik açılardan, değişik anlatımla vermektedir. Örneğin bir yazar "Birbirine sahip çıkmak, maddi ve manevi yönlerde yardımda bulunmak, birbirlerini tehlikelere karşı kollamak ve korumaktır" derken, bir başkası, yazdığı Ansiklopedik Sözlük'te "Arkadaşlık eden, sohbeti güzel olan" şeklinde tanımlamaktadır. Aynı sözlük, musahip için, ikrar verecek, nasip alacak erkek ve kadının (karı-koca) seçtiği kefil anlamında eş, yol arkadaşı, yol kardeşi gibi açıklamalarda bulunmaktadır. Aynı sözlüğün bu konudaki açıklamalarının tamamını aldıktan sonra esas konumuza geçelim.

Musahip ayini: İkrar verme erkânı.
Musahip evi: Cemevi.
Musahip kavline girme: Alevi meydanı.
Musahip kurbanı: İkrar verme erkânı.
Musahip tutma: İkrar verme erkânı.
Musahipli: İkrar vermiş nasip almış olan.
Musahip olmak: İkrar vermiş nasip almış olmak.

Görüldüğü gibi sözlük ve ansiklopedik anlatımlarda, açıklık olmadığı gibi törenler birbirlerine karışmaktadır.

Tahtacı Türkmenler; cem törenlerinden tutun da çeşitli inanç ve törelerin uygulanışına değin yaptıkları hareketleri basite indirgemişlerdir. Onlara bu zorunluluğu yaşam koşulları getirmiştir. Anadolu halkı, zorunlu olmadıkça inanç ve törelerinden ödün vermez. Hatta bazı uygulamalar birbirine çok yakın bile olsa, doğrusunun kendisinin uyguladığı olduğunda sonuna değin direnir. Kolay kolay başka uygulamayı kabul etmez. Örneğin: Bir yazarımız musahiplik konusunda yazdığı bir kitabında "On-Oniki yaşlarında musahip tutulabilir" derken, bir başkası kesinlikle "olmaz öyle şey" deyip, işin içinden çıkıveriyor. Bunları da göz önünde tutarak, Tahtacı Türkmenlerdeki musahipliği, araştırmalarımı ve gözlemlerimi de katarak en gerçekçi şekilde anlatmaya çalışacağım.

7 Kasım 2013 Perşembe

Veli Asan: Tahtacı Türkmenlerde Baş Bağlama

[© Veli Asan - KanalKultur] - Baş bağlama, yeni gelinlere uygulanan bir törendir. Bazı yörelerde gerdeğin ikinci günü, bazı yörelerde kaçarak evlenmelerde, gelinin hamile kalmasından sonra, bazı yörelerde ise (bu çoğunluktur), ister kaçarak ister düğünle evlenilsin, kadının hamile kalıp genç kızlıktan ayrılıp kadınlığa adımını atmak anlamına gelir. O artık evinin kadını olacaktır. Hele işin içine çocuk da girince bu törenden sonra kadın kendisini evine ve kocasına verir. Çocuk, kadını eve bağlayan en güçlü unsur olduğu için, hamile kalmayan veya hamile olup da çocuğu canlanmayan (örneğin düşme tehlikesi olan veya ölü doğabileceği ihtimali olan hallerde) gelinin başı bağlanmaz.

Tahtacı Türkmenlerde baş bağlama töreninde birliktelik vardır. Örneğin, törenin başlangıcından bitişine değin yapılan uygulamalar aynıdır. Ancak başa takılan süslerde ufak tefek farklılıklar olabilir. Bu da çok önemli farklılık sayılmaz.

Hamile kalan gelinin çocuğunun rahminde canlandığını haber alan kaynana sevinçlidir. Hemen hazırlığa girişir. Gerekli olan giysi ve takıları temin edebileceği zamanı hesap ederek, baş bağlayacağı günü ev halkıyla birlikte kararlaştırır.

Baş bağlama törenini "Anabacı" yönetir. Anabacı, dede veya mürebbi karısıdır. Anabacı yoksa, kocası sağ, ilk çocuğu ölmemiş, sözü dinlenir, görmüş geçirmiş kişilik sahibi bir kadın da yönetebilir. Bu nitelikleri olmayan kadın baş bağlama töreni yönetemez.

Törene salt evli kadınlar katılırlar. Bir yandan o gün için özel hazırlanmış yemekler pişerken, bir yandan da baş bağlama törenine geçilir. Gelinin bütün iç giysileri yeni dikilmiştir. Başı bağlanacak olan gelin uzun elbisesi ile ortaya gelir. Endamı güzel olanlar için, o ortaya gelirken sağdan soldan "Maşallah" sesleri duyulur. Anabacı, önce, gelinin topuğuna kadar inen iç köyneğini giydirir. Ancak, köyneğe eteğinden toplayıp başından geçireceği sırada durur ve "Selavat, sallala Muhammad'e selavat" der; "Kutlu olsun" diye yanıt verirler. Giydirmeyi geciktiren anabacı "Ya Ali" diyerek gömleği giydirir. Selavatla giydirilen her giyside, aynı yol izlenir. Sıra ile şunlar giydirilir:

5 Kasım 2013 Salı

Veli Asan: Aşina-Peşine-Çiğildaş

[© Veli Asan - KanalKultur] - Musahiplik, Aşina, Peşine ve Çiğildaşlık gibi dört kapının yalnız Yanyatır Ocağı'na bağlı olan Tahtacı Türkmenlerde vardır. Hacıemirli Ocağı'na bağlı Tahtacılarda ise, musahiplikten sonrası yoktur. Halen dedelik yapmakta olan, Hacıemirli rehberi Bayram Kemancı'yı Aydın'ın Kızılcapınar Köyü'ndeki evinde geçen ay ziyaret ettim. Konuyu açtım. Doğruladı; ancak savunmasını da yapmayı ihmal etmedi:
"Musahiplikten sonrası yoktur. Her insanın bir yol kardeşi (ahratlığı) olur. Buna musahip denir. Sahip olmaktan gelir. İki aile birbirlerini kardeş olarak seçerler. Bunun töreni, tüm Alevi oymaklarında aynıdır. Musahip olan iki aile birbirini iyi tanıyacak ki, Aşina olacaklar. Yorum yapmaksızın birbirlerinin peşinden gidecekler, yani birlikte iş yapacaklar, birlikte ağlayıp birlikte gülecekler buna da peşinde olma anlamında Peşine denmiştir. Çiğildaş denmesinin sebebi de bu kurulan yoldaşlıktan üreyen kişiler çağıl taşları gibi çoğalacak, akrabalık katarı genişleyecektir.''
diye bir savunma yaptı ama bizce tutarlı değil. Zira Yanyatırlar bunu Buyruk hükümlerine göre yürüttükleri gibi diğer üç kapıyı kurumlaştırmışlardır. O halde bu dört kapı yalnız Yanyatır Ocağı'na bağlı Tahtacıları kapsamaktadır.

Özverme

Özverme, Aşina olmak isteyen ailelerin, bağımsız kalmaları için, yapılan törene denir. Musahiplikte yeterince kaldıktan sonra, ikinci kapıya geçmek isteyen aileler biraraya gelirler. Belli bir törenden geçtikten sonra, birbirlerine Aşina olabilmeleri için, izin verirler. Bu bir nevi ayrılmadır. Ama, özdeki kardeşlik ve diğer akrabalarına olan yakınlık sürer. Bir kimse, dört kapının tamamını bile geçse, gene de musahibinden kopmaz. Dolayısıyla dört kapıda buluşan canlar, büyük bir halka oluştururlar. Bu halka o kadar büyür ki, bir aile dört kapıdaki tüm canların kendileri ve yakın akrabalarıyla bütünleşir. Bu bütünleşme sonunda, yüzlerce, binlerce kişi aynı duyguya sahip katarlar oluştururlar.

18 Ekim 2013 Cuma

Ön-Asya Etnografyası - Geleneksel Kültürde Konut: Yanyatır Mürşid Ocağı Dede-Evi, Narlıdere - İzmir (1999)

© Foto: Bircan Coşkun, 1999
[KanalKultur] - İzmir Narlıdere'de bulunan ve Yanyatır "Mürşid" Ocağı'nı barındıran "dede evleri" hiç bir zaman dergâh, tekke gibi benzeri sıfatlara sahip olmamış...

"Dede evleri"nin ahşapları, Mersin ve Adana'dan gemi ve trenle gelmiş...

Tahtacı Fatma

Tahtacı Fatma - Yönetmen: Suha Arın;
Yönetmen Yrd. ve Kurgu: Nesli Çölgeçen,
Cemal Karman, Kemal Sevimli, Yalçın Yelence;
Görüntü Yönetmeni: Hasan Özgen; Kamera: Savaş Güvezne;
Müzik düzenleme: Mehmet Erenler, Nevit Kodallı;
35 mm Renkli Film, 28', 1979
[KanalKultur] - 1979 Uluslararası Çocuk Yılı vesilesiyle gerçekleştirilen Tahtacı Fatma belgeseli, 12 yaşındaki bir "Tahtacı" kızının Toroslarda yaklaşık 2000 metre yükseklikteki ormanlarda çok zor koşullar altındaki yaşamını, özlemlerini ve bilinç altındaki bir büyük "korku"yu yansıtıyor.

Türkiye'deki çocuk işçilerin az bilinen ama yaygın dramını Tahtacı Fatma ile simgelemeyi ile amaçlayan belgesel, aynı zamanda, Orman Bakanlığı hesabına ağaç kesimi ve tomruk nakli işinde çalışan, sosyal güvenceden yoksun, unutulmuş bir emekçi grubunun sorunlarını irdeliyor.

Belgeselde "Tahtacılar"ın günlük yaşamlarının yanı sıra, onların inançlarının en önemli öğelerinden biri olan "Semah Oyunu" da sergileniyor.

Tahtacı Fatma, Uluslararası 3. Balkan Film Festivali Birincilik Ödülü (1979), Uluslararası Şam Film Festivali Gümüş Kılıç Ödülü (1979), Antalya Film Festivali Altın Portakal Ödülü (1979) ve T.C. Kültür Bakanlığı Kısa Film Yarışması Birincilik Ödülünü (1979) kazandı.

30 Eylül 2013 Pazartesi

Musa Baran: Bademler Köyü'nde Sanat Faaliyetleri

[© Musa Baran - KanalKultur] - Bademler Köyü Tiyatrosu: Ünlü Alman düşünürü ve şairi Friedrich Schiller (1759-1805), "Das Theater ist eine moralische Errichtung" diyerek, tiyatronun en anlamlı tanımını yapmıştır. Öyledir. Tiyatro, bir eğitim, edeb-erkân yeridir.

Bademler köyüne gelen bir gazeteci, köyün tiyatro oyuncularından Mehmet Uran'a "tiyatro ne demektir?" diye sormuş. O da "tiyatro edeptir" deyivermiş. Burada Schiller'le Mehmet Uran'ı dengelemek istemiyorum, onları söyleten nedenleri karşılaştırmak istiyorum. "Tiyatro maskaralıktır" denen bir ortamda, elbette ki, "tiyatro edeptir" denecektir. Belli koşullar, belli sonuçlar doğurur...

1930-35 yıllarında, Bademler köyünde öğretmenlik yapan Mustafa Anarat, Kurtuluş Savaşı'na katılmış, Cumhuriyet Dönemi'nin ilk öğretmenlerinden, hem de devrimcilerinden biriydi. Köylülere tiyatroyu önerdi ve ilk kez çeşme başındaki alanda, "Yarım Osman" oyununu görüntüye getirdiler. Zaten orta oyunlarına aşılanmış olan gençler, bu oyunu da beceriyle başardılar. İşte o gün bu gün Bademler'de "theatral oyunlar" oynanmaktadır. 1969 yılında Bademler köyü, hayırsever bir iş adamının yardımıyla, özel tiyatro binasına da kavuştu. Sürekli değil, ama az da olsa oyunlar oynanmakta, şenlikler o tiyatroda düzenlenmektedir.

1964 yıllarında Necati Cumalı'nın konusunu Bademler'den aldığı "Susuz Yaz" öyküsü, Metin Erksan'ın yönetiminde, köyde filme alındı. Oyuncular Hülya Koçyiğit, Ulvi Doğan ve Erol Taş'tı; ama diğer oyuncular olsun, figüranlar olsun, hepsi de Bademler'dendi. Bu film, Berlin'de "Altın Ayı" ödülünü kazandı...

28 Temmuz 2013 Pazar

Bircan Coşkun: Narlıdere'de Dede (Mürşid) Evi

[© Bircan Coşkun - KanalKultur] - 1980 yıllarından öncesine değin, pek rastlanılmayan ve sonrasında ortaya çıkan cemevi olgusu, Alevilerin aralarındaki diyaloğu arttırmak, bir merkez etrafında iletişim sağlamak amacıyla, kentleşme karşısında kültürlerini korumaya, devam ettirmeye yönelik olan güdülerin bileşkesinden çıkmıştır. Çünkü kent yaşamında, cem ve kültürün devamlılığı, günümüzün ikâmet alanlarında ve yaşam şartlarında kolya değildir. Ayrıca küçük guruplar, yaşam şartlarına göre, dağılmayla karşı karşıyadır. Bu da cemevi mekânının yaratılmasında etkendir. Tarih boyunca sık sık kovuşturmaya uğramış olan bu inanç gurubunun dikkat çekecek, özel bir biçim taşıyan ibadet yapıları oluştur(a)madığı, rituel açıdan temizlenmiş her hangi bir büyükçe mekânda dinsel tören yapılabileceği söylenegelmiştir. Geçmişi çok eski zamanlara giden ve inanç içeriğinde yoğun mekânsal imgeler bulunduran bir kültür için, bu tür bir yargıyı kabul etmek zor görünmektedir. Gerçi tüm Alevi kültürü üzerine olduğu gibi, cemevleri üzerine yapılmış araştırmalar da oldukça sınırlıdır. Alevi köylerinde öteden beri bulunan köy-toplantı evi, güncel olarak cemevleri şeklinde görülmektedir.

Alevilik kültürü, günümüze kadar, kapalı toplum ve küçük gurupların kendi kendilerine yaşamalarıyla, özelliğini yitirmeden gelmiştir. Öte yandan, Alevi kültürlerinin yüzyıllardır birleştirilmesi arzusu da mevcuttur. Cemevleri ile bu kültürün ne yönde kimlik kazanacağı tartışılmaktadır. Bu yüzden, öncelikle cemevlerinin, Aleviliğin yaşam felsefesini düşünerek, çağımızın dünya ve ulusal toplum yapısıyla konbinesi düşünülerek sosyo-kültürel kimlikli kültür merkezleri haline getirilmesi gerekmektedir.

Cemin yapıldığı her türlü mekân cemevi görevini üstlenirken, oluşan "dede evleri" daha gelişmişlik göstermiştir. Çünkü "dede evi"nin genelde misafirlerin ağırlandığı ve ekseriye cemin yapıldığı mekân olması, biraz daha itinalı olmasını gerektirmiştir. Bu yüzdendir ki, bazı yörelerde görüldüğü üzere, Tahtacıların dinsel merkezi Narlıdere/İzmir'de, Yanyatır ocağının mürşidinin yaşadığı, kısmen taliplerinin katkılarıyla (iki büyük dede evinin ahşapları Mersin ve Adana'dan gemi ve trenle gelmiştir) "dede evleri" oluşturulmuştur. Tabii ki temelinde tamamıyla yerleşik kültür izleri bulunmadığından, kültür ile ilgili güçlü mekân materyalleri oluşamamış ve mekânın kuruluşunda, bölgenin en ileri mekânsal tipleri (sakız tipi ev) kullanılmıştır. Mekân olarak köklü yerleşik kültür izi taşınmadığından, yerleşik düzenin mekânına alışmak da güç olmuştur. Bu da bu kültüre geçiş evresinin aşamalaşmasına ve ana binanın etrafında ek binanın yapılmasına sebep vermiştir. Yani gündelik yaşam faliyetlerinin yarattığı planimetre ile "dede evi" bitişmiştir. "Dede evi"ne dede ailesinin yerleşimi zaman almıştır. Bu "dede evleri" hiç bir zaman dergâh, tekke gibi benzeri sıfatlara sahip olmamıştır. [© Bircan Coşkun - KanalKultur]



© Bircan Coşkun

Süleyman Fikri Erten: [1920'li Yıllarda] Antalya Vilâyetinde Tahtacılar

[KanalKultur] - (...) Tahtacılar ağızlarının pekliği ile (ketumiyetle) şöhret bulmuş olduklarından kendileriyle yakından temasta bulunmak, bir müddet aralarında kalmak, âdet ve itikatlarına oldukça vakıf olmak icap ediyordu. Elde edebildiğim bilgiyi aşağıda yazıyorum.
Vilayetimizde Tahtacıların bulundukları yerlerin bir kısmı:
  1. Çobanoğlu Musa Kahyâsı
  2. Beslik Kâhya
  3. Kımçak Kâhya
  4. Celâloğlu
  5. Hızır Kâhya
  6. Ganioğlu Hasan Kâhya
  7. Mustafaoğlu Kâhya
  8. Kanlı Mehmetoğlu Veli Kâhya
  9. Gani Kâhya
  10. Kalendar Hasan Kâhya
  11. Kaşlı Ali Kâhya
  12. 200 nüfuslu Anseli Ali Kâhya
  13. 40 nüfuslu Beşikçi Mehmet Kâhya
  14. 250 nüfuslu Hızır Kâhya
mahalleri vardır. (...)

[Şiveleri]

Tahtacıların şiveleri de muhitin şivesinden ayrıdır. Telâffuz tarzlarında bir betaet vardır. "Olmayız" diyecek yerde "olmayık", "gelmeyiz" yerinde "gelmeyik" gibi ve buna benzer (...) lehçeleri vardır.

[Giyimleri]

Erkeklerin giyiniş tarzı yerli ahalisi gibi ise de kadınlar üç peşli entari, paçaları bol ve bağlı bir şalvar (Çentiyan) giyerek başlarını dahi kırmızı büyük bir yazma ile bohçalıyarak ve gümüş zincirler, beşlik gibi gümüş sikkeler takarak köylü ve aşiret kadınlarından yeknazarda seçilebilecek, hususi bir giyinişe tabidirler. Kadınlarında ötedenberi tesettür olmadığından yüz, gerdan ve kısmen göğüs açık haldedir. Elbiseleri ekseriya kirli ve adidir. Maamafih mütemadi çalışma dolayısile umumiyetle bünyeleri kuvvetli ve mizaçları demevidir. Beyaz ve kırmızı çehrelerile bir güzelliğe malik iseler de teşekkülatlarındaki kabalık göze çarpar.

[Barınakları]

Mensup oldukları tacirin iltizam eylediği ormanlarda su başına yakın bir yere evvelâ (Alacık) denilen ağaç dallarından kubbe gibi bir kulübe yaparlar ve bu kubbenin üzerlerini yün ile keçi kılını karıştırarak yaptıkları bir nevi keçe ile örterler. Kubbenin etrafını da düzgün kesilmiş ağaç, yonga ve iplerle bağlıyarak sıravarî kapatırlar. Bütün ev eşyasınıda çuvallara koyarak etrafına sıralarlar.

Kudret Saylık: Akçaeniş Tahtacılarında Doğum ve Çocukla İlgili İnançlar, Uygulamalar

[© Kudret Saylık - KanalKultur] - Tahtacılarda işin büyük bölümünün insan gücüne ihtiyaç duyulduğundan çocuğa büyük önem verilmektedir. Çocuklar anne ve babaları tarafından kesilen ağaçları katırlar yardımıyla nakliye araçlarının indiği yola kadar taşırlar. Buna katır arkasında "sefer dönme" denir. Genelde bu iş, yedi ile oniki yaşları arasında yapılır. Daha sonra kesim işlerinde motorlu testereyi kullanmayla devam eder.

Her toplumda olduğu gibi doğum Tahtacılarda da kutsaldır ve evlilikten birkaç ay sonra aile büyükleri tarafından evli çiftlere çocuk yapılması için baskı gelmeye başlar. "Ocağın söyünmemesi (sönmemesi)" için çocuk şarttır.

Akçaeniş köyünde yerleşik yaşama geçilmekle birlikte hâlâ tahtacılık işiyle uğraşan ailelerde vardır. Köyde çocuğu olmayan aileler doktora gitmektedirler. Burada çare bulamazlarsa aileler evlatlık alırlar, ki ona 'beslenki' denir. Bu evlatlıklar genelde kadının ya da erkeğin kardeşlerinden alınır. Kadın çocuk yapamıyorsa dışlanmaz; baba evine gönderilmez; üzerine kuma getirilmez. Tıbbi tedavi cevap vermesse 'olçum' denilen halk hekimlerine de başvurulur.

Çocuğu olmayan kadınların başvurduğu çareler şunlardır:
  1. Çıkı, nöbet şekeri, karanfil, tarçın vb. baharatlarla dövülerek rahme konulur.
  2. Kuru incir, dövülerek üzerine kına serpilir ve rahme konur.
  3. Zencefil ve kuru üzüm dövülerek rahme konur.
  4. "Türbeye bağlanma" denilen köyün yakınlarında bulunan Abdal Musa Tekkesi'ne bez bağlanır ve adak adanır.
Hamile kadına 'yüklü' denilir. Hamile kadın doğuma çok az kalana kadar çalışmaya devam eder. Âşık Mehmet Civaroğlu'nun şu anlatımı bu bağlamda önemlidir: Eşiyle birlikte ağacı yıkmaya çalışırken kadın hamiledir ve doğumuna bir ay kalmıştır. Ağaç yıkılır ve ağacın dalının biri kadına çarpar. Orman işletmesinden araba istenir, alamazlar. Kadın ağaç yüklü bir araçla hastaneye kaldırılır ve ölür. Doğum da ölü gerçekleşince Âşık şu yakımı yakar:

Hamid Sadi: Anadolu Etnografyası: Tahtacılar

[KanalKultur] - Türkiye hududları dahilinde bazı gizli mezhebler elan mevcudiyetlerini muhafaza etmektedir. Bunlardan en ziyade nazara çarpanlardan biri, garbi ve cenubi Anadolu'da yaşıyan Tahtacılardır. Her dinin yazılmış tefsir ve şerh edilmiş akideleri vardır. Fakat Tahtacıların mezhebi hakkında tesbit edilmiş hiç bir şeye malik değiliz. (...) Garp müellifleri içinde Tahtacılar hakkında uzun uzadıya tetkikatda bulunan zat Berlin Darülfünunu etnografya müderrislerinden profesör Felix [von] Luschan'dır. Viyana ve Paris'de tıp tahsil ettikten sonra antropoloji ve etnoloji ihtisas kesbedip Viyana ve Berlin etnografya müzeleriyle darülfünunlarında çalışmış olan profesör Luschan'ın şarkda bilhassa Anadolu'da müteaddid tetkik seyahatleri vardır. Anadolu'daki uzun tetkikatın neticesi olarak Tahtacılara dair 1890 senesinde Die Tachtadschie (Arch. f. Antrop.) ünvanıyla büyük bir eser neşretmiştir. Birçok resimlerle tezyin edilmiş olan bu eserin nüshası bugün kalmamıştır. Yalnız kitaphanelerde  mütalaası kabil olmaktadır. Ahiren aynı müellif "Kavimler, Irklar, Lisanlar" diye yeni bir kitap neşretti. Burada Tahtacılar hakkındaki bütün malumatını hülasa etmekte olduğundan eserin bu kısmını aynen nakledelim [Luschan, Felix von: Völker, Rassen, Sprachen. Berlin 1922: 95]:

Felix von Luschan

Pek mahdut miktarda, ihtimal 1000 aile, yahut, 5000 nüfus kadar hususi bir cemaat Antalya havalisinde yayılmış - hatta gizlenmiş denecek bir halde - bulunmaktadır ki bunlar garbi Anadolu'da Alevi yani Ali taraftarı tesmiye edilir, fakat onlar kendilerine Tahtacı derler, hakikatende bunlar dağlarda yaşayan ve kerestecilikle geçinen bir zümredir. Bunların intişarı yalnız Antalya havalisini müntazır değildir, civar dağlık yerlerde de bunlara rastgelinir, şu kadar var ki Antalya'dakiler diğer yerlerdekinden daha saf, daha az karışmış bir halde bulunmaktadır. Türkçe konuşan ve resmen Müslüman addedilen Tahtacılar, uzun senelerden beri hizmet-i askeriyeye celb edilmektedir (...) Bunlar kendi itikatları hakkında harice karşı pek ketum davranırlar. Hatta son sırrı kendi karılarından bile gizlerler, çünki onlarca "kadın dili, kaynar su gibidir" sır saklayamaz.

26 Temmuz 2013 Cuma

Kudret Saylık: Akçaeniş Köyü ve Kızılarık Mahallesi / Antalya Tahtacılarında Halk Ağzından Derlemeler

[©Kudret Saylık - KanalKultur] - abarık:  şaşma ünlemi
acıktan: az sonra
aka: ağabey
avırt: ağız içi
aydaş: çok bakımsız kalma
ayın oyun: şu bu

babıç: Ayakkabı
balart: abartma
bayaktan: az önce
bazlama: Kaba yufka ekmeği
beslenki: büyütülmek üzere başkasından alınan, evlatlık
bılkıtma: çok mutlu etme, feraha ulaştırma
bibi: hala
Boy: karanfilden yapılan hoş koku yayan takı
böğsümek: ağlama öncesi durum
böğürmek: acı çığlık
börtmek: kırışma

canavar: kurt
carız: rezil olma
culluk: hindi

Kudret Saylık: Bir Tahtacı Ozanı - Âşık Mehmet Civaroğlu

[© Kudret Saylık - KanalKultur] 1935 yılında Antalya ilinin Finike ilçesine bağlı Gökbük köyünde doğan âşık daha sonra Elmalı ilçesinin Akçaeniş köyüne yerleşmiştir. İlkokul mezunu olan Civaroğlu toplam altı evlilik yapmıştır. Dördü kısa süreli (Kaş'tan 20 gün, Yeniköy'den 15 gün, Gökbük'ten 20 gün, Kaş'tan 30 gün) olduğu için kendini iki evlilik yapmış olarak sayar. Beşinci eşi Elif 1950'de üzerine tomruk göçmesi sonucu vefat etmiş ve 1967 yılına kadar üç kız çocuğuyla (Eşe, Bilan, Güllü) yaşamış 1967'de Burdur'dan Eşe (Ayşe) ile evlenmiş ve bu evlilikten Kader ve Yaman isimli iki çocuğu olmuştur.

İlk yakımlarını 15 yaşlarındayken aynı obada âşık olduğu bir kıza yazmıştır. Kızın bu obadan başka obaya göçmesi onun âşıklığını pekiştiren olay olmuştur. Âşığın elinde çok az şiiri kalmıştır. Bunun nedeni ise kitabını bastıracağını söyleyen bir kişi tarafından alınan şiirlerin bir daha geri getirilmemesidir.

Âşık halen yaşamını Akçaeniş köyünde sürdürmektedir. İlham kaynağını sorduğumuzda aşk, açlık ve acı olduğunu söylemiştir.

Başlıca şiirleri

Beşinci karısı Güssü hamiledir ve tahtacılığın büyük oranda insan emeğine dayanmasından dolayı çalışmaya devam etmektedir. Âşık ağacı kestiğinde yıkılmak üzere olan ağacın dalı hamile kadına çarpar. Hastaneye acilen yetiştirilmek için orman dairesinden araç istenir. Olumlu cevap alınamayınca tomruk yüklü bir kamyonla Elmalı'ya indirilir. Kadın ölür ve çocuk ta ölü doğar bunun üzerine âşık şu yakımı yakar: