Bu Blogda Ara

Kitaplık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitaplık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2017 Cuma

Havva Engin / İsmail Engin: Uzun İnce Bir Yol | Ein langer seidener Weg

[Havva Engin / İsmail Engin] Zafer Gündoğdu yönetiminde Stuttgart Alevi Kültür Merkezi (SAKM) Halk Müziği Korosu'nun Horasan'dan Anadolu'ya ve Avrupa'ya "göç hikayesi", "Uzun İnce Bir Yol | Ein langer seidener Weg". 11 Haziran 2011 günü Liederhalle Mozartsaal, Berliner Platz 1, 70184 Suttgart adresinde, saat 19'da başlayan, adı geçen derneğin, söz konusu etkinliğinin 16 sayfalık broşürünün de adı aynı zamanda.

"Yitirdiklerimizin anısına" | "Zum Gedenken an die Opfer" diye başlayan, Recai Aksu arşivinin sırlarına doğru uzun yıllarımızı alacak yolculuğumuzun ilk gözümüze çarpan belgelerinden biri olan broşürün, Basri Askin'ın yazdığı Almanca "Vorwort"u ve Zafer Gündoğdu'nun Türkçe kaleme aldığı "Önsöz"ü bulunuyor.

"Gönüllerden bağlamanın tellerine düşen ezgiler; Anadolu'nun yaylalarından, ovalarından, başı dumanlı dağlarından Avrupa'ya, Almanya'ya ulaşıyor.. (...) Gökkubbe altında cem olup, semah dönen canlar geliyor!... (...) Sınırlara bakmadan, kültürler arasında köprü oluyor türküler (...)" diyor usta şef, Gündoğdu.

Derya Bektaş, "SAKM Çocuk Korosu" başlığında "(...) Küçük yüreklerin büyük sesi. Bu akşam Çocuklarımızın hepsi birer Barış Güvercin'i (...)" kaydını düşüyor...

"SAKM Koro Komitesi" adına kaleme alınan yazıda "Bundan 50 yıl önce Babalarımızın Dedelerimizin çıktığı 'O Uzuuun Ince Yol'u anlatan, Gurbeti en derinden işleyen neredeyse Türkiye'nin bütün yörelerinden Türkülerin olduğu, Zeybeklerin oynandığı, Semahların dönüldügü, Deyişlerin şaha kalktığı, Çernobilin yuhalandığı, Sivasın acılarını haykıran, ağlanılan, gülünen, yani; Tamamıyla bizi, Anadolu'yu anlatan bir konser..." ibareleri yer alıyor.

8 Mart 2017 Çarşamba

İsmail Engin: Bir Kitap - Avrupa Alevi Yapılanması - Kronoloji (1989 - 1998)

[İsmail Engin - @kanalkulturAlmanya Alevi Örgütlenmesi’ni odak alarak, 1989 – 1998 yılları arasındaki Avrupa Alevi Örgütlenmesi’ni öncesi, başlangıcı ve gelişimiyle ele alan, söz konusu örgütlenmenin duayen isimlerinden Ahmet Aydemir ile Uğur Aydoğdu tarafından kaleme alınan “Avrupa Alevi Yapılanması - Kronoloji (1989 - 1998)” adlı eser, Avrupa Aleviliğinin ve Alevilerinin güncel tarihini içeriyor.

Yazarlar, “Az sayıdaki dernekler ve üyeleri, zamanla Türkiye yi de etkileyecek iri ve diri oluşun temelini Almanya’da attılar. Elinizdeki yapıt 1989 1998 tarihleri arasında gelişimi; isimler, resimler ve olayları belgeleri ile birlikte sizlere sunmaktadır.” diyor. (s.159)

Sonradan Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) adını alacak Alevi Cemaatleri Federasyonu’nun (ACF) kurucu başkanı Ahmet Aydemir, yapıtın “Önsöz” kısmında şunları kaydediyor: “Federasyonumuzun adı (...) ‘ACF’ yani ‘Alevi Cemaatleri Federasyonu’ idi. Bazılarının şurada burada söylediği gibi biz adımızdan korkarak hiç bir yerde kimliğimizi saklamadık ve Aleviliğimizi asla inkâr etmedik. Nasıl edebilirdik ki, zaten kuruluşumuzun amacı ‘Alevi’ adını her ortamda gururla ve iftiharla söyleyebilmekti.” (s. 2)

Uğur Aydoğdu da eser hakkında şu hususa dikkat çekiyor: “(...) bu yapıt, Alevilerin Avrupa yapılanma sürecini yazılı kalıcılığa dönüştürmek amacını taşımaktadır. Alevilerin inançlarına dönük gereksinmelerini sağlamak üzere dernekler kurarak, Federasyon / Konfederasyonlar oluşturma sürecine ışık tutmaktır asıl işlevi.” (s. 3)

“Almanya’da inançsal yapılanmalar”la başlayan kronoloji, “Sünni inanç örgütlerinin ekonomik gücü”ne dikkat çekerek, “Alevi inanç örgütlerinin yapısı”na yönelik bilgiler içeriyor. (s. 4-7)

9 Haziran 2016 Perşembe

Surre-i Hümâyûn

Seyit Ali Kahraman tarafından hazırlanan "Surre-i Hümâyûn", Osmanlı'da Hicaz ile İstanbul arasında beş yüz yıl köprü kurmuş Surre geleneğini ortaya koyuyor.

Osmanlı Devleti'nin ve halkının Hz. Peygamber'e bağlılığını, mukaddes topraklara olan saygısını gösteren bir âdet olan Surre Alayı, Mekke ve Medine'ye hac mevsiminde yollanan para ve hediyelerdir.

Kabul gören kanaat üzerine, Yıldırım Bayezid döneminde uygulanmaya başlanmış olan Surre-i Humayûn Alayı'na son derece önem veren Osmanlı Devleti, hazinesinden büyük harcamalar yapmış ve her dönem bu âdeti yerine getirmiştir. Her yıl Recep ayının on ikisinde, İstanbul'dan Mekke'ye uzanan bir gönül köprüsü olan Surre Alayı padişahın, saray mensuplarının, devlet erkânının ve halkın yolladığı paha biçilmez hediyelerden oluşan bir hayır kervanıdır. Halkın da katıldığı resmi bir tören olan Surre Alayı, hazırlanışı, uğurlanışı, kervanın geçtiği yerlerde yapılacak karşılamalar, geçilecek yolların bakımı ve onarımı, emniyetin sağlanması, konaklama hizmetleri gibi çok geniş hazırlıkları içeren bir yolculuktur. Bu yolculuk, bayramın birinci günü Kâbe’nin gülsuyu ve zemzemle yıkanarak, ipekten işli Kisve-i Şerif'inin giydirilmesiyle tamamlanırdı.

Arşiv kaynaklarına dayalı olarak hazırlanan eserde, surrenin tanımı, surre geleneğinin ortaya çıkışı bunun yanında İstanbul ve Mısır’daki surre törenleri, hac yollarının emniyeti ile ilgili belgeleri ve surre defterlerinin muhtevası, İstanbul’daki surre alayı teşrifatı, yaşanmış hatıralar ve yüzyıllar içinde yazılan kitaplarda yer alan Mekke ve Medine resimleri bulunuyor.

27 Mayıs 2016 Cuma

Anadolu Rumları

Ayşe Ozil'in 'Anadolu Rumları - Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Millet Sistemini Yeniden Düşünmek adlı kitabı, Rum tarihi üzerinden Osmanlı’da cemaat kavramını sorguluyor.

Millet sistemi olarak da bilinen ve gayrimüslimleri Osmanlı toplumunun dışında, kendi içlerine kapalı yekpare bir bütün olarak gören geleneksel cemaat kavramının tartışıldığı inceleme, Rum tarihinin çok-yönlülüğünü belgeleyerek hem son zamanlarda yapılan eleştirel çalışmalara eklemleniyor hem de bu çalışmaları bir adım ileri götürüyor.

Somut pratiklere dayanan çalışmanın odağında, üst sınıflardan çok, köy ve kasaba halkı ve yerel idareciler yer alıyor.

Osmanlı, Rum, Yunan ve İngiliz arşiv belgelerinin karşılaştırmalı bir incelemesiyle konuya yeni bir bakış açısı sunan bu kitap idari, mali, adli ve hukuki alanları bir araya getirerek Rumları Osmanlı tarihine yerleştirmeyi ve Anadolu geçmişini daha derinlemesine anlamayı amaçlıyor.

20 Nisan 2016 Çarşamba

Osmanlılar ve Memluklar

Osmanlı hükümdarı I. Bayezid 1393’te Memluk elçisi Emir Hüsâmeddîn Hasan el-Kuckûnî’yi kabul etti. Bayezid, Memluk Sultanı Berkuk’un yolladığı armağanları sunan elçiye kendisinin Berkuk’un “memluk”u, yani kölesi olduğunu belirtti.

Osmanlı tarihinde “Yıldırım” olarak da bilinen Bayezid, Balkanlar ve Anadolu’daki topraklarını hızla genişletmesine karşın, 1250’lerden beri kadim İslam topraklarına egemen olmuş ve “İslamın ve Müslümanların Sultanı” unvanını taşıyan Memluk hükümdarının dengi değildi ve kendisi de bunu bu ifadeyle kabul ediyordu.

Bayezid’den dört kuşak sonra ise Osmanlı Sultanı II. Bayezid bir başka Memluk elçisini kabul etti. 1485’teki bu kabul merasimi, 1393’tekinden çok farklıydı. Osmanlı divanından biri, Memluk elçisi Emir Canibeg’e “Siz [Memluklar], Kâfir oğulları, kimsiniz ki Haremeyn’e [Mekke ve Medine’ye] hükmedesiniz? O topraklar, sultanoğlu sultan olduğu [için] bizim sultanımıza daha uygundur” dedi. Bayezid’in Memluk elçisine tek bir kelime bile etmemesi bu sözlerden çok daha fazlasını anlatıyordu.

Anlaşıldığı üzere, Memluk sultanının hizmetinde olduğunu belirten I. Bayezid’den bu yana Osmanlı ve Memluk hükümdarları arasındaki güç dengesi neredeyse bütünüyle değişmişti. Osmanlıların güçlerini önceleri Memlukların yanına, sonra da giderek karşısına yerleştirmeleriyle meydana gelen bu kayma, kendini en açık şekliyle diplomatik görüşmelerde belli etmişti.

1360’lardan 1512’ye değin süren dönemde bu iki Sünni Müslüman devlet arasında neredeyse aralıksız süren görüşmeler hem rekabete hem de anlaşmaya yönelik bir dizi davranış biçiminin ve dilin gelişimini sergiler.

10 Mart 2016 Perşembe

Sanatsal İfade Özgürlüğü Kılavuzu: Sanatsal İfade Özgürlüğü Hakkının İhlal Edilmesinde Hak Aramanın Yolları

Sanatsal ifade özgürlüğünden kimler yararlanabilir?

Hangi ifadeler sanatsal ifade özgürlüğü kapsamındadır?

Tüm sanat disiplinleri sanatsal ifade özgürlüğü kapsamında mıdır?

Siyasi eleştiri amaçlı sanat eserleri ifade özgürlüğü kapsamında mıdır?

Müstehcen nitelikli sanat eserleri ifade özgürlüğü kapsamında mıdır?

Din ve inançlar bir sanat eserine konu olabilir mi?

Devlet sanatsal ifade özgürlüğüne müdahale edebilir mi?

Bu türden soruların cevapları, Ulaş Karan ve Pelin Başaran'ın ortaklaşa kaleme aldığı 'Sanatsal İfade Özgürlüğü Kılavuzu'nda.

@kanalkultur - Siyah Bant ve İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin işbirliğiyle hazırlanan, sanatçıların ve sanat kurumlarının sanatsal ifade özgürlüğü hakkının ihlal edilmesi durumunda haklarını nasıl arayabileceklerine dair önerilerin yer aldığı 'Sanatsal İfade Özgürlüğü Kılavuzu' yayınlandı.

17 Şubat 2016 Çarşamba

Kotodama İstanbul - Hajimari 2015

@kanalkultur - Kotodama İstanbul - Hajimari 2015, Türkiye'den ve Japonya'dan sanatçılar, yazarlar, akademisyenler ve bu alanda uzman kişilerin oluşturduğu Japonca ve Türkçe iki dilde ortak kitap. Her iki ülkede de alanındaki birikimin ürünü olan eser içeriği ve oluşumuyla da alanında öncü bir çalışma.

Kotodama (言霊, ことだま); 'Sözün ruhu', 'eşyanın ruhu' anlamına geliyor. Japonya'da kadim çağlardan beri olan bu inanışa göre sözün büyüsel, ruhani gücü bulunuyor. Bu güç, söze dökülen şeyin gerçekten olmasını sağlıyor.

İstanbul (イスタンブル); İstanbul… Büyülü bir şehir. Kat kat birikmiş bir zaman var bu şehirde geçmişten günümüze ulaşan. Geçmişi ve bugünü insanı şaşırtıyor, kendine hayran bırakıyor. Onu görmek, şehrin izin verdiği kadar… Her bakan kendi hayal ettiği şehri görüyor. Daha tarihte hiç kimsenin İstanbul'u bir diğer kişininkiyle aynı olmamıştır. (Hajimari 2015: s. 215-216)

Hajimari (はじまり); sözcük anlamı olarak başlangıç demek. Kitarō'nun ünlü efsanevi Kojiki albümünün ilk parçasının ismi gibi biraz mitolojik bir başlangıcı da çağrıştırıyor... Bu başlangıçla bu büyülü şehre, 'sözün ruhu' dokunuyor.

Kotodama İstanbul - Hajimari 2015, 70 kişinin katkısıyla oluşturulmuş. Kitaptaki yazıların, içerik olarak her iki ülkede de her kesimden okuyucuya hitap edecek bir üslubu var. İlham verici, hayret uyandırıcı pek çok çalışma Türkiye'de ve Japonya'da okuruna ulaşıyor.

Kotodama İstanbul - Hajimari 2015 bir proje. Projenin kurucusu Japonolog Esin Esen. Projeye destek veren onursal kurucular Türkiye'de Japonya çalışmalarını başlatan önemli isimlerden Prof. Dr. Selçuk Esenbel, Türkiye'nin ilk Japon dili ve edebiyatı profesörü Prof. Dr. Ayşe Nur Tekmen ve Japonya'da Türkiye temalı kitaplar yazan yazar Etsuko Shindō. Projenin gerçekleşmesi Arkeoloji ve Sanat Yayınlarının sahibi Nezih Başgelen'in destekleriyle olmuş. Kitabın editörlüğünü Türkolog Ikuko Suzuki ve Japonolog Esin Esen yapıyor. Kitabın sunuş yazısı Murat Gülsoy'a ait.

Kitabın iki kapağı var. Japonca ve Türkçe. Japonca kitaplar tersten başladığı için Türkçe kitaplarda arka kapak olmasına alıştığımız kısım Japonca ön kapak. Japonca kapakta minyatür sanatçısı Japon Rie Kudō'nun eserleri bulunuyor. İki ayrı minyatüründen oluşan bir kolaj. Türkçe bölümün kapağı ise Japon mürekkep resmi sanatı olan sumi-e tarzında yapılmış iki resmin kolajı. İlk Türk sumi-e sanatçısı Aynur Küçükyalçın'ın eseri. Japon kültürünün önemli sembollerinden olan kiraz çiçeklerinde yüzen Hacivat ve Karagöz imgesi etkileyici. Her iki kapağın yarattığı imge ve kültür etkileşimi de akılda kalıyor.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Osmanlı Sularında Rekabet - Mesajeri Maritim Vapur Kumpanyası

19. yüzyıla kadar deniz taşımacılığının temel aracı olan yelkenli gemiler, sanayi devrimiyle buharlı gemilere dönüşerek kapitalizmin vazgeçilmez uluslararası taşımacılık aracı haline geldiler.

İlk olarak İngiltere ve Avusturya öncülüğünde devlet-özel sektör ortaklığında oluşturulan buharlı deniz taşımacılığı rekabetine Fransızlar, Fransız sömürgecilik tarihinde önemli bir rol oynayan Mesajeri Maritim Kumpanyasıyla katıldılar.

19. ve 20. yüzyıllarda Osmanlı coğrafyası ve dünyada yaşanan, büyük siyasi olaylara ve değişimlere sebebiyet veren, hatta devletlerin hükümran ya da tabi, sömüren ya da sömürülen olmalarında bir araç olarak hayati bir öneme sahip olan buharlı deniz nakliye şirketlerinin yapıları, faaliyetleri ve amaçlarının irdelenmesi, Avrupa egemenliğinin doğası ve yayılması üzerine doğru bir fikir verir.

Bu bağlamda bu kitabın konusu Osmanlı sularındaki yabancı rekabetin ve Fransız sömürgeciliğinin kolları ve öncülü mahiyetinde olan Mesajeri Maritim Kumpanyasıdır.

Çalışmanın ilk bölümünde şirketin kuruluş ve gelişim sürecinde iç organizasyonunda ve faaliyet ağında geçirmiş olduğu değişimler üzerinde duruluyor.

İkinci bölümde kumpanyanın İskenderiye, Beyrut, Mersin, İzmir, Selanik ve İstanbul gibi Doğu Akdeniz’in belli başlı önemli liman kentlerindeki faaliyetleri inceleniyor.

14 Aralık 2015 Pazartesi

Türkmen Giyimi - Türkmen Costumes

[İsmail Engin] Sabiha Tansuğ'un 1965 – 1984 yılları arasındaki Marmara ve Ege bölgelerinde Kumköy, Bergama, Kapıkaya, Muğla, Milas, Tahtakuşlar ve Kayaköy'ü kapsayan alan araştırmalarında elde ettiği giysi kültürüne ilişkin verilerini değerlendirdiği çalışmasında, öncelikle araştırma yapılan yerlere özgü geleneksel giysi kültürüyle ilgili ayrıntılı bilgiler verilmektedir.

Türkmen giyimlerindeki farklılıklara da yer verilen ve yeri geldiğinde konuyla ilgili karşılaştırmalar yapılan eserde, giyim felsefesi ve Türkmen (Tahtacı) giyiminin dayandığı inançlar üzerinde durulmakta; kadın ve erkek giyimindeki ana hatlar böylece ortaya konulmaktadır.

Eserde ayrıca törenlerde, bayramlarda, düğünlerde kullanılan giysi parçaları gözler önüne serilmektedir. Başlık parasının anlamı açıklanmakta; başlık geleneğinin esası ve önemi üzerinde durulmaktadır.

Bütün bu konular, kısa ve gerçek öyküleriyle, okuyucuya sunulmaktadır.

Eserin en önemli özelliklerinden birisi yerinde, köylerde ve köylüler üzerinde çekilmiş renkli resimlerle giyim bilgisinin görsel açıdan kanıtlanmaya ve okuyucuya sunulmaya çalışılmasıdır.

3 Kasım 2015 Salı

Gelenekten Geleceğe: İslami Düşüncede Yenilik

İslam bir dindir, ideoloji değildir. Bu nedenle İslam, toplumsal ve siyasal bir sistem olarak tasarlanamaz. Bu yapıldığı takdirde İslam sadece kavramsal bir kurgu olarak kalır.

İdeoloji olarak tasarlanan İslam anlayışında İslamın kendisi ikincil değerdedir. İslamcılar, Tanrı’yı gözleme dayalı dünyanın bir parçası olarak gören insanbiçimci Tanrı anlayışının sosyal planda temsilcileri gibidirler. Çünkü onlar Tanrı’yı, alelade sosyal olayların ve toplumsal durumların ayrılmaz bir “parçası” olarak görmektedirler. İslamcılar, her şeyi kapsadığını ve her sorunu halledebileceğini düşündükleri din anlayışlarıyla “ilkel bir din” resmi çizmektedirler.

Tanrı varlığı doğal olgularla özdeşleştirilemeyeceği gibi sosyal ve siyasal düzen iddiasına da indirgenemez. Dini sadece kurallar demeti, yasaklar ve tabulardan ibaret görmek, primitif kabile dini anlayışlarını çağrıştırmaktadır. Dinden teselli, umut, ruhsal teşvik, irade, sorumluluk, insan haklarına saygı gibi ahlaki ilkeler beklenebilir. Ama ondan insanların gündelik hayatlarında kamu yararına yönelik pratik bir iyileştirme konusunda derin bir adanma beklenmemelidir. Din, başta yönetim olmak üzere eylemler dünyasının merkezine yerleşirse “hidayet” özelliğini sürdüremeyecek ve yozlaşarak belli kalıp ve tutumlarda katılaşacaktır.

21 Ekim 2015 Çarşamba

I. Dünya Savaşı'nda İttifak Cephesinde Savaş ve Propaganda | Propaganda and War: The Allied Front during the First World War

I. Dünya Savaşı’nda, İttifak Devletleri hanedan üyeleri ve ordu komutanları arasında kurulmuş olan “Silah Kardeşliği”nin ayrı dil, din ve geleneklerden gelen halklar arasında da mümkün olabildiğince geçerli kalabilmesi için propagandanın gücüne büyük ihtiyaç vardı.

Dolayısıyla, Alman İmparatoru II. Wilhelm, Avusturya-Macaristan İmparatoru I. Franz Joseph, Osmanlı Sultanı Mehmed Reşad ve yaklaşık bir yıl sonra da aynı cepheye katılacak olan Bulgar Kralı I. Ferdinand’ın yan yana portreleri Almanya ve Avusturya şehirlerinde neredeyse günlük yaşamın bir parçası haline gelmişlerdi.

Madalyalardan yardım rozetlerine, Kızılhaç bantlarından kartpostallara, porselen ve cam ev eşyalarından müzik notalarına kadar her yerde Osmanlı İmparatorluğu’nu simgeleyen motifler ve ay yıldızlı bayraklar Berlin’i ve bir zamanlar kuşatmalarla korku salmış oldukları Viyana sokaklarını süslüyorlardı.

Dönemin tüm yazılı basınında, gazete ve dergilerde, kitaplarda, bayrak ve flamalarda, duvar afişlerinde “İttifak”ı simgeleyen resimler, fotoğraflar ve birbirinden renkli desenler, ülke yönetimlerinin değişebilen politik çıkarlarının halklar arasındaki ilişkileri nasıl inişlere veya çıkışlara sürükleyebileceğinin eşsiz kanıtları olarak tarihe geçmekteydiler.

20 Ekim 2015 Salı

Aleviliğin Kimliği, Dayandığı Esaslar Gelenek ve Görenekleri

[İsmail Engin] Tahtacıların Hacı Emirli Ocağı'nın "dikme baba"sı olarak Kızılcapınar Germencik / Aydın'da yaşayan ve kendini İbrahim-i Sani evladlarından kabul eden, kemanla deyiş okuyan Bayram Kemancı'nın "Aleviliğin Kimliği, Dayandığı Esaslar Gelenek ve Görenekleri" adı verilen eseri, Aleviliğe yöneltilmiş olumsuz önyargıların giderilmesi gerektiğini belirten, birlik ve beraberliğe hitap eden bir "Ön söz" ile başlamaktadır.

Eserde, Kuranıkerim'deki Nebe', Hacc, Âl-i İmran, İsrâ gibi değişik sûrelerden alınan kimi ayetler ardı ardına Türkçe olarak zikredildikten sonra, Veda Haccı ile Gadîr-i hum olayı ve Hz. Muhammed'in vasiyeti üzerinde durulmaktadır.

Bunu Aleviliğin oluşumunun ve doğuşunun ele alındığı "Alevilik" ile "Aleviliğin Doğuşu" adlı kısımlar izlemektedir.

Kemancı'nın eserde ağırlıklı olarak irdelediği konu, "Alevinin Kimliği Gelenek ve Görenekleri Dayandığı Esaslar" başlığıyla okuyucuya sunulmaktadır.

Bu kısımda yine Âl-i İmran, Nûr, Bakara, Mâide sûrelerinden örnekler verilerek, hizmetler ve semboller (delil gibi) dini temellere oturtulmaya çalışılmaktadır.

Bu bağlamda "Delil", "Pervane (Haberci)" ile oniki hizmet sahipleri ve ayin-i cemle ilgili bilgiler veren eserde, dâr ve ikrar da ele alınmaktadır.

12 Ekim 2015 Pazartesi

Osmanlı İmparatorluğu ve Etrafındaki Dünya

Avrupalı sefirler, tacirler, gezginler Osmanlı diyarında nasıl karşılandıklarını yazıya dökmeyi 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren iş edindiler. Osmanlı vakanüvisleri de İmparatorluk sınırları dışındaki dünyayı yok saymamışlardı.

Seferler, fetihler… hepsi de savaşla bağlantılı bu karşı karşıya gelişler, dış dünya ile bir ilişki kurma biçimiydi. Ama öte yandan yabancı tacirlerin ihraç edebileceği ve edemeyeceği mallara ilişkin çok sayıda padişah fermanı, İmparatorluk toprakları dışından gelip Mekke’ye gidecek hacılara verilmiş geçiş izinleri gibi belgeler, ileri gelen Osmanlı görevlilerinin İmparatorluk sınırları dışında kalan yerlerde meydana gelen gelişmelerle yakından ilgilenmek zorunda olduğunu gösteriyor.

İslam hukukunda ve Osmanlı resmi yazılarında, dünyayı, Darülislam (İslam yurdu) ve Darülharb’ten (savaş yurdu) oluşan bir yer olarak tarif etmek âdettendi, ama bunların arasında bir “demir perde” yoktu. Fiili bir savaş hali olmadığı zamanlar, Hindistan, Gürcistan ve çeşitli Hıristiyan Avrupa ülkelerinden gelen yabancı tacirler fazla güçlük çıkartılmadan kabul edilirlerdi. Uzun sürelerden beri İstanbul, İzmir ve Halep’te ikamet eden Venediklilere, Fransızlara veya İngilizlere rastlamak mümkündü.

Kültürel açıdan değer verilen pek çok eşya Osmanlı diyarı ile batılı komşuları arasında gidip geliyordu.

Kitabın başlıca amaçlarından biri, sınırların aslında ne kadar geçirgen olduğunu göstermek şeklinde belirlenmiş.

6 Ekim 2015 Salı

Bulgaristan’da Alevi-Bektaşi Kültürü

Bulgaristan’da Bektaşi tarikatı, 13. yüzyıldan sonra, muhtemelen Abdal Musa tarafından kuruldu.

Bektaşiliğin Bulgar topraklarına 15. yüzyılda, "Abdalan-ı Rum" (Anadolu) ya da sadece "Abdal" olarak bilinen dervişlerin İslamiyet’i benimsetme faaliyetleri sayesinde yayıldığı düşünülüyor.

1512–1515’te Osmanlı-Safevi Savaşları sırasında Horasan bölgesindeki Türk kabileleri Bulgaristan’a göç etmişlerdi. Anadolu’da isyan eden Aleviler ise, Osmanlı idarecileri tarafından Balkanlara sürgün ettirilmişti.

Türkiye dışında Balkanlar’da sadece Bulgaristan’da yaşayan Alevilerin oradaki nüfusu 2001 yılı sayımına göre 53.021’e ulaştı.

Kuzeydoğu Bulgaristan Alevilerini; Çelebi (Sofiyan) akımına mensup olan Bektaşiler, Babagân, yani Balım Sultan’ın müritleri olan Bektaşiler, Otman Baba’nın müritleri olan Babailer ve Demir Baba’nın müritleri olan Babailer oluştururlar.

Araştırmacı F. de Jong, Zağra bölgesinde de Bedreddin Simavi’nin müritleri olan Alevilerin yaşadığını söyler. Alevi-Bektaşi ilişkisi çok önemli ve oldukça hassas bir konudur; Bektaşiler kendi iradeleriyle Bektaşi olurken Alevilik doğuştan kazanılır (!?).

24 Eylül 2015 Perşembe

Kurban: Kurbanın Kökenleri ve Anadolu'da Kanlı Kurban Ritüelleri

[İsmail Engin] Antropolog-Folklorist Gürbüz Erginer'in (1945 – 2009), geride bıraktıklarından önemli bir yapıt "Kurban: Kurbanın Kökenleri ve Anadolu'da Kanlı Kurban Ritüelleri".

Yazar, "Önsöz"ünde "Bu kitap, Anadolu'da etnolojik amaçla ama amatörce çekilmiş bir kanlı kurban ritüeli belgesel filminin giderek sayıca çoğalmasıyla, ilgili ritüelin kökenlerine ilişkin bilgi ve bulguların neler olduğu konusundaki araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu araştırma, insanlık tarihi kadar eski olan ve insan düşüncesinin bir ürünü olarak karşımıza çıkan doğaüstü tasarımlar için çeşitli amaçlarla kan akıtma ritüelleri olarak adlandırabileceğimiz kurban olgusunun, genelde din dışı bir yaklaşımla kökenlerini ortaya koymaya ve bu olgunun günümüz Anadolu'sundaki durumunu saptamaya çalışmaktadır." diyor...

Eser, "Kurban Kavramı ve Kurbanın Tanımları Kurban Kavramı ve Kurbanın Tanımları", "Kurbana Değgin Tinsel Kültürün İlk Belgeleri Kurbana Değgin Tinsel Kültürün İlk Belgeleri", "Üç Kutsal Kitapta Kurban Konusu Uç Kutsal Kitapta Kurban Konusu", "Eski Türk Boylarında Kurban Eski Türk Boylarında Kurban", "Günümüz Anadolu'sunda Kanlı Kurban Ritüelleri Konuyla İlgili Ön Çalışma", "Uşak'ta Kurban Bayramı", "Çapar Köyünde Adak Kurbanı", "Hacı Bektaş Veli'yi Anma Törenlerinde Adak Kurbanları", "Anadolu'da Yağmur Duası ve Kurban" ile "Sonsöz" başlıklı on bölümden oluşuyor.

20 Eylül 2015 Pazar

Osmanlı Devlet ve Toplum Hayatında Mevlevilik

Osmanlı Devleti için 19. yüzyıl, ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri alanda olduğu kadar dini-tasavvufi hayat alanında da önemli değişmelerin yaşandığı bir yüzyıl oldu.

Özellikle 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra Bektaşiliğin yasaklanması tasavvufi hayatta meydana gelen önemli gelişmelerdendi.

19. yüzyılın başlarında Osmanlı tahtında bulunan III. Selim’in Mevlevi müntesibi olması, II. Mahmud’un ise yine mevlevihaneleri ziyaret ederek Mevlevi şeyhleri ile iyi ilişkiler içinde bulunması Mevlevilik için devlet katında önemli bir avantaj oluşturmuştu.

Dönemin Galata Mevlevihanesi şeyhi ve divan edebiyatının önemli isimlerinden Şeyh Galib’in III. Selim’in Nizam-ı Cedit adı altında uygulamaya koymak istediği yenilik hareketlerini destekleyen şiirler kaleme almasında gerçekleştirilmek istenen yeniliklerin önemini kavraması kadar III. Selim’in Mevlevi müntesibi olması da etkili olmuştu.

Ancak aynı desteğin Konya Mevlana Dergâhı Şeyhi Hacı Mehmed Çelebi tarafından verildiğini söylemek zordur.

Hacı Mehmed Çelebi’nin Nizam-ı Cedit’e muhalif olma sebeplerinin en önemlileri ise İstanbul’dan uzak olması kadar getirilen yeni vergilerdir. Zira mevlevihane şeyhleri bulundukları illerde devlet görevlileri ve toplum nazarında önemli bir konumda yer aldıkları için yeni vergilerin konulması ya da yerel yöneticilerin adaletsizliklerinden duyulan rahatsızlıklarda zaman zaman halkın başvurduğu isimler olmuşlardır.

18 Eylül 2015 Cuma

Sultan Abdülmecid ve Dönemi 1823-1861

Osmanlı Devleti'nin batıya açılan kapısı Tanzimat’ın mimarlarından olan otuz birinci Osmanlı padişahı Sultan Abdülmecid’in hayatı ve dönemindeki gelişmeler, Sultan Abdülmecid ve Dönemi 1823-1861 adlı eserde, alanında uzman yazarların kaleminden anlatılıyor.

TBMM Genel Sekreterliği (Milli Saraylar) tarafından 18-19 Kasım 2011 tarihleri arasında yapılan, “Vefatının 150. Yılında Sultan Abdülmecid ve Dönemi (1823-1861)” adlı uluslararası sempozyumdaki tebliğlerden yola çıkılarak hazırlanan eser, Abdülmecid’in kişiliği ve hayır eserlerinin yanı sıra, padişahlık yıllarında hukuk, eğitim, maliye, politika, idari teşkilat, sanat, mimari ve edebiyat alanlarındaki gelişmeleri ayrıntılı olarak inceliyor.

Son dört Osmanlı Padişahının da babası olan Abdülmecid Han, Fatih’ten beri dört asır boyunca kullanılan Topkapı Sarayı’nı terk edip, Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırarak, değişimi saraydan başlattı. Abdülmecid döneminde ilk banka, ilk kâğıt para, ilk telgraf, ilk tren, ilk vapur işletmesi (Şirket-i Hayriye), Batı üslûbunda ilk saray (Dolmabahçe), ilk opera, ilk tiyatro, ilk balo, ilk devlet yıllığı, ilk yurt gezisi gibi ilklerin yanında, ilk dış borçlanma, ilk ekonomik kriz, ilk toplu protestolar gibi ilkler de yaşandı.

Eser, başta Milli Sarayların arşivi olmak üzere birçok arşivden temin edilen görsellerle desteklenerek, kaynak kitap olma niteliğine kavuşuyor.

"Vefatının 150. Yılında Sultan Abdülmecid ve Dönemi (1823-1861)" adlı uluslararası sempozyumda "Sultan Abdülmecid", "Bezmialem Valide Sultan", "Sened-i İttifakdan Kanun-ı Esasiye Tanzimat Dönemi", "Usul-i Atika'dan Usul-i Cedide'ye", "Darülfünun", "Tanzimat", "Asâkir-i Mansureden Asâkir-i Nizamiyeye", "Kuleli Vakası (1859)", "Devr-i Mecidî", Hatt", "Sultan Abdülmecid Devri Şeyhülislamları ve Yenileşme"... gibi konular tartışılmıştı.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Biz İstanbullular Böyleyiz! Fener’den Anılar

Haris Spataris, 1906, İstanbul Fener doğumlu. Ailesi 1922’de Yunanistan’a göç etmiş.

Çocukluğuna ait ilk anılar Balkan Savaşı’nın mahallesinde yarattığı gerginliklere, İstanbul’a yığılan muhacirlere ilişkin. Sonra Birinci Dünya Savaşı patlıyor, İstanbul işgal ediliyor, Yunan kuvvetleri İzmir’e çıkıyor.

Bu siyasi gelişmeler İstanbul Rum cemaatinin milliyetçiliğini körüklüyor. Yunan ordusunun Anadolu’da yenilgiye uğraması cemaatin umutlarının yıkılmasına yol açıyor.

“Küçük Asya Felaketi”nden sonra, Mübadele İstanbul Rumlarını kapsamasa da, artık kendileri için bir gelecek olmadığını düşünen bazı Rumlar doğdukları şehri terk ediyorlar.

İşte böyle bir siyasi geri planda dikkatli bir gözlemci Spataris. Bizlere, binaları yerinde kalsa da artık var olmayan bir dünyayı anlatıyor: Fener’in ara sokakları, evler, insanlar, vapurlar, sandallar, sandalcılar, patrikhanenin papazları, sokaklardaki havagazı lambalarını yakıp söndüren memurlar, mahallede yanan ilk elektrik ampulü, “dünyanın merkezi” Galata, gençliğinde onu heyecanlandıran Galata’nın kötü şöhretli evleri, Bolşevik devrimi sırasında Rus elçiliği önünde çatışan Ruslar, Rumların “tavan taburu” (askere gitmemek için tavan arasında saklananlar), Tünel’in onarılması, Rum cemaatinin ileri gelenleri. Rumların yemekleri, eğlenceleri, bayramları, hamam sefaları… Ayazmalar, yangınlar, tulumbacılar, sokak satıcıları, Ermeniler, Kürtler, Yahudiler…

Bu anılar eski İstanbul’la ilgili bir çok ayrıntıyı gözler önüne seriyor. Örneğin 1873’te yapılan Galata Tüneli’nin eski vagonları hakkında şöyle yazmış:

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Osmanlı'da Harem ve Cariyelik

Osmanlı saray teşkilatı içinde Harem-i Hümâyûn’un kavram olarak hem somut (fiziki mimari) hem de soyut birer karşılığı vardır. Fiziki bir yapı olarak Harem-i Hümâyûn, padişahın, aile üyelerinin ve onlara hizmet eden cariyelerin yaşadıkları, dışa kapalı bir mekânı temsil ederken, mimari olarak incelendiğinde Osmanlı saray teşkilat, teşrifat ve âdâbın tüm izlerinin, mekâna yansıdığı görünür.

T. Cengiz Göncü'ye göre, "Harem" ve "Harem-i Hümâyûn" kavramlarının soyut anlamı ise çoğu kez dikkatlerden kaçar. Harem kelimesi Osmanlı sarayı için söz konusu olduğunda sadece sarayın hanımlar için ayrılan özel bir bölümünü ifade ettiği sanılır. Oysa bu kavram başta padişah olmak üzere tüm saltanat ailesinin özel yaşamlarını, kişisel ilişkilerini dış dünyayla paylaşmadıkları daha mahrem bir alanı kapsar.

Harem-i Hümâyûn söz konusu olduğunda çağrışım yapan bir diğer kavram da cariyeliktir.

Cariyelik, "Harem-i Hümâyûn"un temel insan kaynağını sağlayan bir kurum olması bakımından büyük önem arz eder.

Göncü, "Cariyelik" kavramının tarihsel süreç içinde gerçek anlamından farklı anlamlar kazandığından yola çıkarak, padişahların saraydaki çok sayıdaki eşlerinden her biri olarak akla ge(tiri)len cariyeliğin, Osmanlı saltanat yapısı ve daha genel anlamda Türk-İslam kültür ve medeniyetine olumsuz bakışın aracı olarak kullanıldığını, genellikle söz konusu olan yaklaşımın doğruyu aramak araştırmak yerine Batılı harem ve cariye tasvirlerinin kabullenilmesi olduğunu ileri sürmektedir.