Bu Blogda Ara

Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2016 Perşembe

Seyyid ve Şerifler

Seyyidlik, İslâm dünyasında nasıl ve hangi tarihi şartlar altında doğdu?

Seyyidlerin Osmanlı hukuk teşkilat ve kültürü içerisindeki yerleri nedir?

[İsmail Engin - @kanalkulturRüya Kılıç'ın Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak yönetiminde hazırladığı ve 1994 yılında sunduğu yüksek lisans tezinin konusu "Seyyid ve Şerifler".

"Hilâfet Mücadelelerinin İslâm Tarihinde ve Osmanlı İmparatorluğu'nda Toplumsal Yapıdaki İzdüşümü: Seyyid ve Şerifler" başlığıyla Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı'nda hazırlanan tez, "Özet", "Summary", "İçindekiler", "Kısaltmalar, "Önsöz" ve "Giriş" kısımları haricinde 6 bölüm ve "Sonuç" ile "Kaynakça"dan oluşuyor.

Çalışmanın amacı, "İslâm toplumlarında ve Osmanlı sosyal tabakalaşmasında müstesnâ bir yere sahip olan seyyid ve şerif zümresinin esas olarak Osmanlı sosyal yapısının bugüne kadar üzerinde durulmamış bir kesiminin günışığına çıkarılmasına" yardımcı olabilmek şeklinde belirlenmiş. (s. vii)

Rüya Kılıç, tezinde, Seyyidlik kurumunu "Osmanlı sosyal tabakalaşmasında İslâmî mirasın tipik göstergesi" şeklinde görüyor ve değerlendiriyor. (s. vii).

Kılıç, tezinin "Giriş" kısmında (s. 1-3) "İslâmiyet'ten önce Arap toplumlarında kabileleri yöneten şefler için kullanılan ve bir çeşit asâlet simgesi olan seyyid ve şerif kelimeleri Emevî döneminden itibaren genel olarak, Peygamber ailesinden gelenleri ifade etmeğe başlamış, Peygamber'in iki amcasının çocuklarının soyuna mensup olanları, yani Ebû Talip Oğulları ile Abbâs oğullarını içine almıştır. Özel olarak ise, Peygamber'in kızı Fatıma'dan olma torunları Hasan'ın ve özellikle de dramatik bir şekilde öldürülen ve efsaneleşen Hüseyin'in soyundan olanları nitelemek için daha yaygın bir şekilde kullanılmışlardır." diyor ve ekliyor: "(...) Nitekim vekâyinâmelerde seyyid ve şerif ünvanlarının daha çok Hz. Ali'nin çocukları için kullanıldığı görülür. (...) özellikle Peygamber'in Hz. Ali ve Hz. Fatma'dan olan çocuklarından, Hasan soyundan gelenlere şerif ve Hüseyin soyundan gelenlere seyyid denilmekle beraber, bu ünvanlar Hz. Ali'nin Hz. Fatma'dan olmayan diğer oğlu Muhammed b. el-Hanefi soyu için de - aynı yaygınlıkta olmamakla beraber - kullanılmıştır." (s. 1)

8 Temmuz 2016 Cuma

İnsan İnsanı Çekermiş

İstanbul Modern, 2 haziran - 18 aralık 2016 tarihleri arasında küratörlüğünü Merih Akoğul’un üstlendiği “İnsan İnsanı Çekermiş” adlı sergiye ev sahipliği yapıyor. Yeni kazandırılan fotoğraflarla birlikte daha da zenginleşen İstanbul Modern Fotoğraf Koleksiyonu’ndan bir seçki “İnsan İnsanı Çekermiş” adlı sergide buluşuyor.

Genç Türkiye’nin gelişen ve yenilenen yüzünü dünyaya tanıtan, belge fotoğrafının Cumhuriyet dönemindeki en önemli temsilcilerinden Othmar Pferschy’den günümüze uzanan dönemde çekilen insan fotoğraflarının yer aldığı sergide, 80 yıllık süreçte, 80 fotoğrafçının çektiği insan fotoğrafları yer alıyor.

Küratörlüğünü, fotoğraf sanatçısı ve İstanbul Modern Fotoğraf Danışma Kurulu üyesi Merih Akoğul’un üstlendiği sergide sanatseverler insan portrelerini incelerken, 80 yıllık süreçte gelişen ve değişen teknikleri, yorumları ve sosyo-ekonomik koşulları da takip ediyor. Sergi, fotoğrafçıların kendilerine özgü bakış açılarıyla, izlenimcilikten anlatımcılığa, belgeselden sanata, Anadolu fonundan stüdyonun gelişmiş olanaklarıyla üretilen çağdaş portrelere kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. “İnsan İnsanı Çekermiş”, içinde insanın yer aldığı fotoğrafların yarattığı genel hissiyatın bir özetini de izleyiciye sunuyor.

8 Haziran 2016 Çarşamba

Bizanslı 'Öteki'yi (ve Dolayısıyla Kendiliğini) Görmek ve Öteki Olarak Bizans

'barbar, canavar, putperest ve hatta şeytani 'öteki'ni tanımlamak ve kötülemek için kullanılan retorik araçların sürekliliği...' [Maja Kominko]

Bizans dünyası dışında kalan kültürlerin, Bizanslılar tarafından, özellikle coğrafi ve etnik bakış açısından temsil edilişi, hem Bizans dünyasına ait olmayanın algılanışına hem de Bizans’ın kendi imgelemini nasıl oluşturduğuna ışık tutuyor. İmparatorluk sınırlarının ötesindeki kültürleri Bizanslıların nasıl tanımladıklarını, iklim, bitki örtüsü, dil ve farklı yaşam biçimleri gibi coğrafi ve etnik unsurlar şekillendiriyor.

Bizanslıların algısında bu unsurlar ötekilerin tarihi, dini gelenekleri ve siyasi durumlarıyla karmaşık bir ilişki içindedirler. Bizans’ın coğrafi ve etnik açıdan –bilinenden egzotik olana veya içerdeki ötekinden dışardaki ötekine kadar– öteki ile karşılaşması, Bizanslıların kendi çevreleriyle uzamsal olarak nasıl ilişki kurdukları ve komşularından kendilerini nasıl ayrıştırdıkları ile ilgili ipuçları sağlıyor.

'Coğrafi ve Etnik İmgelemde Bizans Kimliği ve Öteki' konusuyla düzenlenen Dördüncü Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu'nda öteki imgesinin oluşmasında etkisi olan coğrafi, etnik ve diğer tüm unsurlar arasındaki karmaşık ilişkinin, yazılı kaynaklar, sanatsal ve maddi bulgularla sorgulanması; Bizanslıların ötekilerden bahsederken kendilerini nasıl anlattıklarının incelenmesi amaçlanıyor.

27 Mayıs 2016 Cuma

Her Anıyla Alıntılanan Geçmiş

Olayları önemlerine göre ayırt etmeden sayıp döken vakanüvis, şu doğrudan yola çıkar: Hiçbir olay tarih için kaybolmuş sayılamaz.

Her Anıyla Alıntılanan Geçmiş – Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine Bir Sergi Denemesi Türkiye’den altı, Almanya’dan beş sanatçıyı Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine tezlerini İstanbul’da okumaya, irdelemeye ve dönüştürmeye davet ediyor.

Berlinli sanatçı Patrizia Bach’ın girişimiyle biraraya gelen grup, 2015 nisan’ından bu yana Alman düşünürün yazdıklarını okuyor ve bunlar üzerine tartışıyor. Sanatçılar metinle ilgili bilgi ve deneyimlerini, metne farklı yaklaşımlarını kolektif şekilde paylaşarak, Benjamin’i şehre nakletmekle kalmayıp, onun muğlak yazılarını şimdi ve burada hakkındaki kendi kavrayışlarına taşıyor. Bu süreç esnasında Walter Benjamin’in metninden, her bir sanatçının pratiğinde giriş noktası, araç, metod ve eleştirel otorite olarak yararlanılıyor.

Sanatçılar şehirdeki saklı fragmanları, görünüşte marjinal ve ihmal edilmiş olanı araştırıyor. “Kentsel fizyonomlar” olarak kişisel tarih ve tarihlere, bunları jenerik geleneksel tarihle kümelendirerek, atıfta bulunuyor, bireysel ve toplumsal kimlik ihtiyacı ve tüketim, zanaat, otomatik üretim ve İstanbul’un bugünkü kentsel altyapısı gibi konuları araştırıyor.

Anadolu Rumları

Ayşe Ozil'in 'Anadolu Rumları - Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Millet Sistemini Yeniden Düşünmek adlı kitabı, Rum tarihi üzerinden Osmanlı’da cemaat kavramını sorguluyor.

Millet sistemi olarak da bilinen ve gayrimüslimleri Osmanlı toplumunun dışında, kendi içlerine kapalı yekpare bir bütün olarak gören geleneksel cemaat kavramının tartışıldığı inceleme, Rum tarihinin çok-yönlülüğünü belgeleyerek hem son zamanlarda yapılan eleştirel çalışmalara eklemleniyor hem de bu çalışmaları bir adım ileri götürüyor.

Somut pratiklere dayanan çalışmanın odağında, üst sınıflardan çok, köy ve kasaba halkı ve yerel idareciler yer alıyor.

Osmanlı, Rum, Yunan ve İngiliz arşiv belgelerinin karşılaştırmalı bir incelemesiyle konuya yeni bir bakış açısı sunan bu kitap idari, mali, adli ve hukuki alanları bir araya getirerek Rumları Osmanlı tarihine yerleştirmeyi ve Anadolu geçmişini daha derinlemesine anlamayı amaçlıyor.

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Devşirmelik Sistemi Emek Tarihi Açısından Düşünülebilir mi?

@kanalkultur - Tarih Vakfı Ankara Tartışmaları'nın  27 mayıs 2016 günkü konuğu olan Gülay Yılmaz, devşirmelik sisteminin geçmiş çalışmalarda pek üzerinde durulmamış bir yönüne yoğunlaşarak, saray okullarında eğitilmek için seçilmemiş devşirmelerin / acemi oğlanlarının İstanbul’da ürettiği emek gücüne Saray bostan ve bahçeleri örneği üzerinden bakıyor.

Yılmaz, devşirme sistemini çocukların toplanmasından acemi oğlan oluşlarına kadarki sürece kadar değerlendiriyor ve bostancı olarak çalışan oğlanların çalışma şartları, maaşları, geçim durumları ve ürettikleri emeğin niteliği üzerinde duruyor.

Gülay Yılmaz, devşirme işçilerin araştırılmasının Osmanlı emek tarihçiliğinde erken modern döneme kadar uzanabilme olanağı sağladığının ve İstanbul içi tarım üretiminin niteliği hakkında da bilgi toplamaya olanak tanıdığının altını çiziyor.

20 Nisan 2016 Çarşamba

Osmanlılar ve Memluklar

Osmanlı hükümdarı I. Bayezid 1393’te Memluk elçisi Emir Hüsâmeddîn Hasan el-Kuckûnî’yi kabul etti. Bayezid, Memluk Sultanı Berkuk’un yolladığı armağanları sunan elçiye kendisinin Berkuk’un “memluk”u, yani kölesi olduğunu belirtti.

Osmanlı tarihinde “Yıldırım” olarak da bilinen Bayezid, Balkanlar ve Anadolu’daki topraklarını hızla genişletmesine karşın, 1250’lerden beri kadim İslam topraklarına egemen olmuş ve “İslamın ve Müslümanların Sultanı” unvanını taşıyan Memluk hükümdarının dengi değildi ve kendisi de bunu bu ifadeyle kabul ediyordu.

Bayezid’den dört kuşak sonra ise Osmanlı Sultanı II. Bayezid bir başka Memluk elçisini kabul etti. 1485’teki bu kabul merasimi, 1393’tekinden çok farklıydı. Osmanlı divanından biri, Memluk elçisi Emir Canibeg’e “Siz [Memluklar], Kâfir oğulları, kimsiniz ki Haremeyn’e [Mekke ve Medine’ye] hükmedesiniz? O topraklar, sultanoğlu sultan olduğu [için] bizim sultanımıza daha uygundur” dedi. Bayezid’in Memluk elçisine tek bir kelime bile etmemesi bu sözlerden çok daha fazlasını anlatıyordu.

Anlaşıldığı üzere, Memluk sultanının hizmetinde olduğunu belirten I. Bayezid’den bu yana Osmanlı ve Memluk hükümdarları arasındaki güç dengesi neredeyse bütünüyle değişmişti. Osmanlıların güçlerini önceleri Memlukların yanına, sonra da giderek karşısına yerleştirmeleriyle meydana gelen bu kayma, kendini en açık şekliyle diplomatik görüşmelerde belli etmişti.

1360’lardan 1512’ye değin süren dönemde bu iki Sünni Müslüman devlet arasında neredeyse aralıksız süren görüşmeler hem rekabete hem de anlaşmaya yönelik bir dizi davranış biçiminin ve dilin gelişimini sergiler.

8 Nisan 2016 Cuma

Şah İsmail’in Maşrapa Gazeli ve Osman Hamdi Bey’in Paris Yıllarıyla İlgili Yeni Bilgiler

Toplumsal Tarih, nisan 2016 tarihli 268. sayısında “Osman Hamdi Bey’in Paris Yıllarıyla İlgili Yeni Bilgiler” başlıklı makaleyi kapağa taşıyor. Edhem Eldem, Osman Hamdi Bey’in Paris’teki bilinmeyen eşi Agarithe ve kızlarının izini mektuplar, arşiv kayıtları ve günlük sayfalarından takip ediyor.

Gökhan Çetinsaya, “Bir Jön Türk Olarak İbnülemin Mahmut Kemal İnal ve Son Sadrıazamlar” başlıklı yazısında, İbnülemin’in 37 sadrazam ve 3 padişaha yer verdiği Son Sadrıazamlar adlı eserinden II. Abdülhamid’le ilgili bölümü mercek altına alıyor.

“Kadın Eserleri Kütüphanesi’nin 25 Yılı” başlıklı söyleşide Fatmagül Berktay, çeyrek asrı geride bırakan Kütüphane’nin kuruluşundan bugüne geçen zamanda kadın hareketinde ve kadın araştırmalarında kaydedilen aşamaları Nihal Boztekin’e anlatıyor.

Duygu Coşkuntuna, “Bir Çizgi Çekmek: Şarkiyatçılık ve Çizgi Romanlar” başlıklı yazısında, Asterix, Tenten, Corto Maltese gibi karakterlerin maceralarını farklı bir gözle değerlendiriyor; çizgi romanların Doğu ile Batı arasında “Biz” ve “Öteki” bakışını nasıl ürettiğine bakıyor.

Muhsin Macit, “Şah İsmail’in Maşrapa Gazeli”nde, Safevi hükümdarı Şah İsmail’in şair kimliğini öne çıkarıyor ve ünlü devlet adamının “Hatayi” mahlasıyla, kendisine ait bir maşrapa için yazdığı gazeli inceliyor.

4 Mart 2016 Cuma

Toplumun Temel Güvencesi: Hilesiz veya Adil Ağırlık - Eskiçağ ve Ortaçağ’da Terazi Ağırlıkları

@kanalkultur - Toplumsal Tarih mart 2016'da yayınlanan 267. sayısında 'Eskiçağ ve Ortaçağ’da Terazi Ağırlıkları' başlıklı dosyayı kapağa taşıyor. Oğuz Tekin editörlüğündeki dosya, Antik dünyanın kamusal alandaki en önemli araçlarından terazi ağırlıklarına odaklanıyor.

Dosya yazarlarından John H. Kroll 'Bazı Antik Terazi Ağırlıklarının Düşündürdükleri' başlıklı yazısında, 'geçmiş kültürlerin ekonomik belgeleri' olan ağırlıkların anlaşılması için bir bakış öneriyor. Oğuz Tekin, 'Eskiçağ Anadolu Kent-Devletlerinde Terazi Ağırlıkları' başlıklı yazısında Klasik ve Hellenistik dönemlerde Anadolu’da terazi ağırlıklarının coğrafi dağılımını, form ve sembollerini örneklerle anlatıyor. Bendeguz Tobias, 'Akdeniz Dünyasında Geç Antik Dönem ve Bizans Ağırlıkları'nda, hakkında kapsamlı bir yayın yapılmamış olan Geç Antik Dönem ve Bizans ağırlıklarına ilişkin genel tabloyu aktarıyor.

Chris Entwistle 'British Museum’daki Bizans Metal Ağrılıkları: Tipoloji ve Kronoloji' başlıklı yazısında, British Museum’un metal ağırlık koleksiyonunu sınıflandırarak tanıtıyor; 'Bizans Cam Ağırlıkları' yazısında da Bizans cam ağrılıklarının dört formunu mercek altına alıyor: kutu ya da haç formlular, vali büstlü ve yazılılar, 'imparator' ağırlıkları ve Arap-Bizans ağırlıkları. Matteo Campagnolo 'Toplumun Temel Güvencesi: Hilesiz veya Adil Ağırlık' başlıklı yazısında tarih boyunca ticaretin temel öğelerinden olan ağırlık sistemlerindeki adalet ve standart anlayışını gözden geçiriyor.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Galata Rum Okulu... Apollon: Kehanet ve Şifa...

Toplumsal Tarih, şubat 2016'da 266. sayısında Savvas Çilenis'in 'Galata Rum Okulu' başlıklı yazısını kapağa taşıdı. Çilenis, farklı arşivlerden belgelerle okulun inşa sürecine ışık tutuyor ve cevap bekleyen soruların izini sürüyor.

Mehmet Ö. Alkan 'En Doğru Bildiğimizden Kuşkulanmak' dizisine 'Anıtkabir'in Unutulan Darbe (Hürriyet-İnkılap-Devrim-27 Mayıs) Şehitleri' başlıklı yazısıyla devam ediyor. Alkan, farklı dönemlerdeki olaylarda 'şehit' ilan edilerek Anıtkabir'e gömülen ve sonra mezarları farklı yerlere taşınan isimlerin öyküsünü anlatıyor.

Selim Deringil, 'Benedict Anderson'ın Türkiye İzdüşümü' başlıklı yazısında, aralık 2015'te vefat eden Benedict Anderson'ın sosyal bilimler ve tarih alanındaki serüvenini, Türkiye'deki yansımalarıyla birlikte takip ediyor.

Emre Yalçın da 'Anka Kuşu Misali Bir Meydan: Taksim Meydanı' başlıklı yazısında, İstanbul'un kalbi Taksim Meydanı'nın yıllar içinde yaşadığı dönüşümü ve tanıklık ettiği olayları anlatıyor.

Sinan Şanlıer, 'Aydınlık Dergisinde Unutulan Nâzım Şiirleri' başlıklı makalesinde, Nâzım Hikmet'in Aydınlık dergisinde farklı imzalarla yayımladığı şiirlerden örnekler aktarıyor; Nâzım'a ait olma ihtimali taşıyan diğer bazı şiirleri tartışmaya açıyor. 'Rüya ve Meşruiyet: Ardeşir'in Krallığı ve Kişiliği'nde Muhammet Yücel, Sasani Devleti'nin kurucusu Ardeşir'in idealize edilişinin kaynakları üzerinde duruyor.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Osmanlı Sularında Rekabet - Mesajeri Maritim Vapur Kumpanyası

19. yüzyıla kadar deniz taşımacılığının temel aracı olan yelkenli gemiler, sanayi devrimiyle buharlı gemilere dönüşerek kapitalizmin vazgeçilmez uluslararası taşımacılık aracı haline geldiler.

İlk olarak İngiltere ve Avusturya öncülüğünde devlet-özel sektör ortaklığında oluşturulan buharlı deniz taşımacılığı rekabetine Fransızlar, Fransız sömürgecilik tarihinde önemli bir rol oynayan Mesajeri Maritim Kumpanyasıyla katıldılar.

19. ve 20. yüzyıllarda Osmanlı coğrafyası ve dünyada yaşanan, büyük siyasi olaylara ve değişimlere sebebiyet veren, hatta devletlerin hükümran ya da tabi, sömüren ya da sömürülen olmalarında bir araç olarak hayati bir öneme sahip olan buharlı deniz nakliye şirketlerinin yapıları, faaliyetleri ve amaçlarının irdelenmesi, Avrupa egemenliğinin doğası ve yayılması üzerine doğru bir fikir verir.

Bu bağlamda bu kitabın konusu Osmanlı sularındaki yabancı rekabetin ve Fransız sömürgeciliğinin kolları ve öncülü mahiyetinde olan Mesajeri Maritim Kumpanyasıdır.

Çalışmanın ilk bölümünde şirketin kuruluş ve gelişim sürecinde iç organizasyonunda ve faaliyet ağında geçirmiş olduğu değişimler üzerinde duruluyor.

İkinci bölümde kumpanyanın İskenderiye, Beyrut, Mersin, İzmir, Selanik ve İstanbul gibi Doğu Akdeniz’in belli başlı önemli liman kentlerindeki faaliyetleri inceleniyor.

15 Ocak 2016 Cuma

Tarihin Sonsuzluğunda: Notre Dame de Sion 160 Yaşında

1872 - Öğrenciler
Notre Dame de Sion, kuruluşunun yüzaltmışıncı yılını 'Tarihin Sonsuzluğunda: Notre Dame de Sion 160 Yaşında' adlı bir sergiyle kutluyor. Okulun eski öğrencilerinin kurmuş olduğu NDS’liler Derneği’nin girişimiyle; Vildan Gülçelik, Dürin Ababay Kariyo, Emine Perviz Erdem-Genpa, Habbib Pişan, Ayşin Arca-Tura Turizm ve Ahmet Kozikoğlu-Vista Turizm’in desteğiyle hazırlanan sergi 20 ocak - 12 mart 2016 tarihleri arasında, okulun sergi salonunda gezilebiliyor.

Serginin küratörü Saadet Özen şunları söylüyor:

'Sergide, yüz elli kadar fotoğrafın yanı sıra yüz civarında öğrenci defteri, ders kitabı, kıyafet, okulun kendine has geleneklerini yansıtan ödül taçları, kuşaklar, kordonlar tarihî bir perspektifle ziyaretçilere sunuluyor.

160. yıl sergisinin temeli, bundan on yıl önce, 2006’da, okulun yüzellinci yılında yapılmış olan çalışmalara dayanıyor. O tarihte NDS’liler Derneği dönüm noktası sayılabilecek bu yıl dönümünü kurumun geçmişiyle yeni bir bağ kurmak için bir fırsat olarak görmüştü. Notre Dame de Sion, Fransa dışındaki ilk okullarından birini 1856’da, İstanbul’da, o dönemdeki adıyla Pangaltı’da açmıştı. Kuruluşunun yüzellinci yılında okul hâlâ aynı yerdeydi. Okul ondokuzuncu ve yirminci yüzyılın keskin dönemeçlerinde varlığını ve büyük değişimlerden geçmiş olmasına rağmen imgesini nasıl koruyabilmişti? Bu soruya cevap arayan mezunlar Roma’da ve Fransa’da bulunan NDS arşivlerine gitmiş, okulun eski öğretmen ve öğrencileriyle görüşmüş, ayrıca mektup, fotoğraf, karne, kıyafet gibi malzemeyi biraraya getirmişlerdi.

7 Ocak 2016 Perşembe

Ermenice Elyazması Kolofonlar: Elyazması Kolofonlarda Celali İsyanları

Toplumsal Tarih ocak 2016'da yayınlanan 265. sayısında Henry Shapiro’nun '17. Yüzyıl Osmanlı-Ermeni Sosyal ve Entelektüel Tarihine Aralanan Yeni Bir Pencere: Ermenice Elyazması Kolofonlar' başlıklı yazısını kapağa taşıyor. Henry Sapiro, Ermeni rahiplerin yazdığı ve Türkçe tarih yazımında neredeyse hiç yararlanılmamış olan elyazması kolofonlardan örnekler sunuyor.

Sato Moughalian 'Kütahya’dan Kudüs’e: Kudüs’te Ermeni Seramik Ticaretinin Doğuşu' başlıklı yazısında, Kudüs’ün dokusuna işlemiş seramik ustalığının Osmanlı döneminde Kütahya’daki Ermeni zanaatkârlara uzanan köklerinin izini sürüyor.

Sinem Erdoğan '18. Yüzyılda Nakkaşhane Üzerine Belgeler: Sûrname-i Vehbî ve Musavvir İbrahim Çelebi' başlıklı yazısında, 1720 yılında Osmanlı Sarayı’nda düzenlenen şenlik için hazırlanan resimli sûrname kopyalarının üretim süreci hakkında yeni fikirler öne sürüyor.

Sibel Gürses Söğüt 'Osmanlı’nın Modernleşme Sürecinde İstanbul’un Yangın Söndürme Araçları' başlıklı yazısında Osmanlı’da suyun yangınla mücadeledeki yerini ve kurulan su şebekesiyle yangın söndürme konusundaki tasarıları ele alıyor.

15 Aralık 2015 Salı

Musik der osmanischen Juden

Im 15. Jahrhundert mussten mehr als 100 000 Juden die iberische Halbinsel verlassen. Viele dieser sephardischen Juden fanden im Osmanischen Reich unter der Herrschaft des Sultans Bayezid II eine neue Heimat. Sephardisch-jüdische Musiker und Komponisten bereicherten im Lauf der Jahrhunderte die Osmanische Kultur. Einflüsse der klassisch osmanischen Musik gelangten bis in die sakrale Musik, die in den Gebetshäusern der Synagogen gesungen wurde. Besonders begabte jüdische Musiker erhielten sogar die Erlaubnis, osmanische Musik am Hofe der Sultane zu lehren.

Einer der bekanntesten jüdischen Komponisten wurde "Ishak Fresco Romano" (auch "Tanburi İshak Efendi") genannt. 1745- 1814 unterrichtete er Sultan Selim III., der selbst ein begnadeter Musiker war. Ishak Frescos kompositorisches Erbe ist ein musikalischer Schatz, seine Musik beeindruckt auch heute noch durch der Verwendung der "Makame" (der türkischen Tonleiter) und Kompositionsformen.

Seit Ishak Fresco gab es keinen Musiker mehr in seiner Familie bis zu seinem Ur-Ur-Enkel Zohar Fresco. Der begnadete Perkussionist wird das Konzert gemeinsam mit dem Sänger Bora Uymaz, Murat Aydemir (Langhalslaute Tambur) und Mehmet Yalgın (Kemençe) aus Istanbul und Izmir gestalten, begleited vom Gesangsensemble der Orientalischen Musikakademie unter der Leitung von Muhittin Kemal Temel (Kanun). An diesem Abend werden Kompositionen von Tanburi Isak Fresco, Misirli Ibrahim Efendi und anderen Komponisten zu hören sein, verziert mit kleinen überlieferten Geschichten einer längst vergangenen Epoche.

9 Aralık 2015 Çarşamba

Darülaceze’de Çocuk Bakımı ve Eğitimi

Toplumsal Tarih aralık 2015'te yayınlanan 264. sayısında Nuran Yıldırım’ın “Darülaceze’de Çocuk Bakımı ve Eğitimi: Lakita Dairesi ve Yetimhane, İmalathaneler, İlkokul” başlıklı yazısını kapağa taşıyor. Yıldırım, 31 ocak 1896 günü hizmete giren Darülaceze’nin ağırlıklı olarak ilk yıllarını belgeler ve dönem fotoğrafları eşliğinde anlatıyor.

Fikret Adanır ve Oktay Özel,Tarih Vakfı Yurt Yayınları için 1915 Siyaset, Tehcir, Soykırım kitabını derliyor. 30’dan fazla yazarın katkıda bulunduğu bu kapsamlı çalışma ve 1915’te yaşananlarla ilgili olarak Merve Erol, Adanır ve Özel ile söyleşiyor.

Ozan Avcı “Bir Jön Türk’ün Günlüğü ve 1915” başlıklı yazısında İTC’nin ünlü iktisatçısı Cavid Bey’in yeniden yayımlanan günlüklerine dayanarak önde gelen bir İttihatçının 1915’te Ermeni halkının uğradığı zulmü ve sonrasını olaylar henüz sıcakken nasıl değerlendirdiğine bakıyor.

Tamara Scheer “Yenipazar Sancağı’nda Avusturya-Macaristan Mevcudiyeti (1879-1908)” başlıklı makalesinde neredeyse tam olarak II. Abdülhamid dönemine denk gelen Avusturya-Macaristan birliğinin bölgedeki varlığı esnasında ne tür zorluklarla karşılaştığını, Osmanlı ile ilişkilerinin nasıl geliştiğini, bölge halkının onların varlığına nasıl bir reaksiyon verdiği gibi konuları irdeliyor.

Zafer Toprak, “Nâzım Hikmet, Üçüncü Enternasyonal ve Mahatma Gandhi” yazısında, Gandhi’nin hayatını anlatmaktan başka o dönem Üçüncü Enternasyonal çizgisine bağlılığı devam eden Nâzım’ın Gandhi hakkındaki oldukça farklı değerlendirmelerini ele alıyor.

11 Kasım 2015 Çarşamba

Barış...

Toplumsal Tarih kasım 2015'te yayınlanan 263. sayısının kapağını 10 ekim 2015 günü Ankara’daki Barış mitinginde hayatını kaybeden 102 kişinin hatırasına ayırdı.

Aydan Çelik’in çizimiyle hazırlanan kapakta öne çıkarılan “İstanbul ve Boğaz Kıyılarının Akışkan Panoraması” başlıklı makale, Aslı Özgen Tuncer’e ait. Tuncer, İstanbul’un sinemadaki “akışkan” imgesini, Haliç veya Boğaz boyunca su üzerinden akan panoramik çekimler etrafında inceliyor.

Mete Tunçay “Şevket Süreyya Aydemir’in Mektubu” başlıklı yazısında, TKP’nin 1927 tevkifatıyla Türkiye komünist hareketinde yaşanan kırılmayı ve Şevket Süreyya Aydemir’in 1928 yılında Komintern’e yazdığı mektubu ele alıyor.

Murat Koraltürk, “Fırtına ve Yaşlı Bir Gemi: Adana Şilebinin Batışı” başlıklı yazısında, 27 ocak 1943’te Karadeniz’de bir yıldız karayel fırtınasında batan Adana şilebinden hareketle, Türkiye’de yaşanan deniz kazalarının nedenleri üzerinden duruyor.

Nurşen Gürboğa, “1923 Nüfus Mübadelesi ve Mübadil Romanlara Yönelik İskân ve Denetim Politikaları” başlıklı yazısında, devletin Mübadele ve sonrasında Romanlara yönelik gözetim ve denetim mekanizmalarının izini sürüyor; Roman / Çingene toplulukların ulus inşasına ve toplumsal yaşama dahil edilecek makbul yurttaşlar olarak görülmeyişinin altını çiziyor.

Murat Cankara, “Ahmed Midhat Efendi’nin Kaleminden Büyülü Fener”de, Ahmed Midhat Efendi’nin yazdığı ve ilk kez resimli Mir’ât-ı Âlem dergisinde yayımlanmış, ardından Manzara dergisi tarafından bir kitapçık olarak basılmış olan Sihr-i Sirâcî adlı eseri inceliyor.

28 Ekim 2015 Çarşamba

Osmanlı’da Çevre Sorunları: Osmanlı Irakı’nda Petrol ve Petrole Dayalı Çevre Kirliliğinin Keşfi

Toplumsal Tarih, ocak 2008'de yayınlanan 169. sayısında “Osmanlı’da Çevre Sorunları”nı ele alıyor.

Dosya’da yer alan ilk yazı aynı zamanda dosyanın editörlüğünü de üstlenen Hamdi Genç’e ait. “İstanbul Boğaziçi Sahillerinde Sanayileşmeye Gösterilen Tepkiler" başlıklı yazıda, Boğaziçi’nin hem Avrupa hem de Anadolu sahillerinde, 19. yüzyıldan itibaren görülen çarpık sanayileşmeye halkın ve kamu otoritelerinin verdiği tepkiler iki örnek üzerinden açıklanıyor.

Haliç’ten Osmanlı Irakı’na Çevre Sorunları

Dosya’da yer alan bir diğer yazı, M. Sait Türkhan’ın, "19. yüzyılda Haliç’te Çevre Sorunları ve Deniz Kirliliği" başlıklı makalesi. Yazar, Haliç ve çevresinde meydana gelen kirliliğin nedenlerini; Tabiat Şartlarından Kaynaklanan Kirlilik, İnsan Eliyle Meydana Gelen Kirlenme ve Sanayi Tesislerinden Kaynaklanan Kirlilik başlıkları altında inceliyor.

Filiz Dığıroğlu, "Osmanlı Devleti’nde Hava Kirliliği" başlıklı makalesinde, 19. yüzyılda İstanbul’daki sanayileşme ve deniz ulaşımında kullanılan vapurların bacalarından çıkan duman nedeniyle meydana gelen hava kirliliği ve devletin ilgili birimlerinin bunu önlemek amacıyla aldıkları önlemlere ilişkin değerlendirmeler yapıyor.

Burcu Kurt, "Osmanlı Irakı’nda Petrol ve Petrole Dayalı Çevre Kirliliğinin Keşfi” başlıklı yazısında, Osmanlı Irakı ile İran toprakları arasından geçen ve “bölge halkının yegâne içme suyu kaynağı olmanın yanı sıra sosyoekonomik hayat açısından da önem taşıyan Şattü'l-Arap Nehri’nin” petrol nedeniyle kirlenmesini ele alıyor.

21 Ekim 2015 Çarşamba

I. Dünya Savaşı'nda İttifak Cephesinde Savaş ve Propaganda | Propaganda and War: The Allied Front during the First World War

I. Dünya Savaşı’nda, İttifak Devletleri hanedan üyeleri ve ordu komutanları arasında kurulmuş olan “Silah Kardeşliği”nin ayrı dil, din ve geleneklerden gelen halklar arasında da mümkün olabildiğince geçerli kalabilmesi için propagandanın gücüne büyük ihtiyaç vardı.

Dolayısıyla, Alman İmparatoru II. Wilhelm, Avusturya-Macaristan İmparatoru I. Franz Joseph, Osmanlı Sultanı Mehmed Reşad ve yaklaşık bir yıl sonra da aynı cepheye katılacak olan Bulgar Kralı I. Ferdinand’ın yan yana portreleri Almanya ve Avusturya şehirlerinde neredeyse günlük yaşamın bir parçası haline gelmişlerdi.

Madalyalardan yardım rozetlerine, Kızılhaç bantlarından kartpostallara, porselen ve cam ev eşyalarından müzik notalarına kadar her yerde Osmanlı İmparatorluğu’nu simgeleyen motifler ve ay yıldızlı bayraklar Berlin’i ve bir zamanlar kuşatmalarla korku salmış oldukları Viyana sokaklarını süslüyorlardı.

Dönemin tüm yazılı basınında, gazete ve dergilerde, kitaplarda, bayrak ve flamalarda, duvar afişlerinde “İttifak”ı simgeleyen resimler, fotoğraflar ve birbirinden renkli desenler, ülke yönetimlerinin değişebilen politik çıkarlarının halklar arasındaki ilişkileri nasıl inişlere veya çıkışlara sürükleyebileceğinin eşsiz kanıtları olarak tarihe geçmekteydiler.

14 Ekim 2015 Çarşamba

Ana Hatlarıyla I. Dünya Savaşı Fotoğraf Sergisi

[KanalKultur] - Notre Dame de Sion Fransız Lisesi "La Galerie"de Belçika İstanbul Başkonsolosluğu işbirliğiyle 19 ekim – 3 kasım 2015 tarihleri arasında "Ana Hatlarıyla 1. Dünya Savaşı Fotoğraf Sergisi" açılıyor.

28 haziran 1914, Birinci Dünya Savaşı’nın ilk ateşi Saraybosna’da tutuşturulur. Hiç kimse, birkaç ay sonra Avrupa’nın alevler arasında kalacağını ve tüm dünyaya dört yıl boyunca yayılacağını düşünmemiştir.

Liège, Tannenberg, Gelibolu, Tabora, Tsingtao, Ypre, Selanik, le Chemin des Dames, ... Birinci Dünya Savaşı daha önce görülmemiş evrensel bir tutuşmadır. Şili’den Samoalara, Belçika, Fransa, Büyük Britanya, Rusya, Yeni Zelanda, Avustralya, Portekiz, Güney Afrika, Kongo, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Almanya, Avusturya, Türkiye, İtalya, Sırbistan gibi en az elli ülkeden askerler karada, denizde ve havada savaşmaktadır. Kamerun’un sıcaklarında, AlpIerin veya Kafkasya’nın karında, Westhoek’un çamurlarında, Çanakkale’nin sahillerinde... her yerde silahların gürültüsü, askerlerin açlığı, susuzluğu ve acıları...

Ülkenin içinde de durum daha iyi değildir. "Zavallı Küçük Belçika" savaşın ilk aylarında istila edilmiş ve yağmalanmıştır. Dört yıllık Alman işgali her seviyede hissedilmiş ve bu işgal sadece işsizlik, fakirlik ve açlık getirmiştir.

12 Ekim 2015 Pazartesi

Osmanlı İmparatorluğu ve Etrafındaki Dünya

Avrupalı sefirler, tacirler, gezginler Osmanlı diyarında nasıl karşılandıklarını yazıya dökmeyi 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren iş edindiler. Osmanlı vakanüvisleri de İmparatorluk sınırları dışındaki dünyayı yok saymamışlardı.

Seferler, fetihler… hepsi de savaşla bağlantılı bu karşı karşıya gelişler, dış dünya ile bir ilişki kurma biçimiydi. Ama öte yandan yabancı tacirlerin ihraç edebileceği ve edemeyeceği mallara ilişkin çok sayıda padişah fermanı, İmparatorluk toprakları dışından gelip Mekke’ye gidecek hacılara verilmiş geçiş izinleri gibi belgeler, ileri gelen Osmanlı görevlilerinin İmparatorluk sınırları dışında kalan yerlerde meydana gelen gelişmelerle yakından ilgilenmek zorunda olduğunu gösteriyor.

İslam hukukunda ve Osmanlı resmi yazılarında, dünyayı, Darülislam (İslam yurdu) ve Darülharb’ten (savaş yurdu) oluşan bir yer olarak tarif etmek âdettendi, ama bunların arasında bir “demir perde” yoktu. Fiili bir savaş hali olmadığı zamanlar, Hindistan, Gürcistan ve çeşitli Hıristiyan Avrupa ülkelerinden gelen yabancı tacirler fazla güçlük çıkartılmadan kabul edilirlerdi. Uzun sürelerden beri İstanbul, İzmir ve Halep’te ikamet eden Venediklilere, Fransızlara veya İngilizlere rastlamak mümkündü.

Kültürel açıdan değer verilen pek çok eşya Osmanlı diyarı ile batılı komşuları arasında gidip geliyordu.

Kitabın başlıca amaçlarından biri, sınırların aslında ne kadar geçirgen olduğunu göstermek şeklinde belirlenmiş.