Bu Blogda Ara

30 Ekim 2013 Çarşamba

Necdet Subaşı: Alevi Açılımı: Konsept ve Konsensus

[© Necdet Subaşı - KanalKultur] - Alevi Açılımı çerçevesinde birer ön adım olarak değerlendirilebilecek çalıştaylar, kamuoyunda geniş bir ilgi gördü. Çalıştayların alışılmamış-denenmemiş niteliği konuya ilgi duyan çevrelerde derin bir dikkatle izlendi.

Aslında açılımın olmazsa olmaz birer parçası olarak tasarlan çalıştaylarda amaç, Alevilerin mevcut sorunlarını tam bir netlikte ortaya koymaktı. Bu doğrultuda başta Alevi toplumunun belli başlı eğilimleri olmak üzere, bütün bir kamuoyunun görüş ve düşüncelerini yansıtmak üzere yeni bir temsil alanının oluşturulmasına şiddetle ihtiyaç vardı. Sorunun bilumum paydaşlarını dinlemek gerekiyordu. Sadece Alevileri değil tüm toplumu, eşitlikçi bir müzakereye davet etmek için her şeyden önce önyargılarla şekillenmiş her tür dışlama ve ayrımcılığa karşı ortak bir sorumluluk ve kullanışlı bir dil geliştirmek gerekiyordu. Gerçekleştirilen resmi ve gayrı resmi buluşmalarda amaç, Alevilerin sorunlarının tüm toplumca kavranmasını, hatta derinlemesine hissedilmesini sağlamak ve böylece herkesin sorunun çözümüne katkı sağlamasını sağlamaktı. Çalıştayların genel karakteri içinde akademisyenler, sivil toplum kuruluşları, medya ve siyaset dünyasından temsilciler, öncelikle söylem düzeyindeki farklılaşmaları esas kabul edilerek müzakereye davet edilmişlerdi.

Çalıştayların huzur içinde sürdürülmesinde Alevi kamuoyunun katkısı her türlü takdirin üzerindedir. Adeta üzerine titrenilerek sürdürülen süreçte Aleviler, sadece Çalıştaylar içinde değil gündelik hayatın değişik kompartımanlarında da fırsat buldukları her seferinde açılıma katkı sağlamaya çalıştılar. Çalıştaylar toplumun birbirini yeterince tanımadığı, birlik ve beraberliğe çok sık vurgu yapılmasına rağmen şimdiye kadar atılan adımları geçiştirmenin ötesine gitmediğini göstermiştir. Bugün artık Aleviler kendileri için en yüksek iyi olarak tasarladıkları taleplerini her fırsatta dile getirmekten geri durmuyorlar. Bu talepler kendi içinde çeşitlilik ve farklılık barındırsa da sorunun gelip dayandığı yer demokrasi ve insan haklarında kilitlenmektedir. Bu kilidin toplumun ortak duyarlılıklarıyla aşılacağında hiç kuşku yoktur. Devletle tartışmalı ilişkiler içinde bugüne kadar varlığını sürdürmeyi başarmış tüm inanç grupları içinde Alevilerin yaşadıklarının emsalsiz olduğunu bugün artık herkes teslim etmektedir.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Bağbuğ'un 14 Nisan 2009 Tarihinde Harp Akademileri Komutanlığında Yaptığı Yıllık Değerlendirme Konuşması

(14 Nisan 2009)

Bu Toplantıya Katılan Büyük Saygı Duyduğum Sayın Komutanlarım,

Değerli Silah Arkadaşlarım,

Değerli Konuklar,

Harp Akademilerimizin Değerli Komutan, Öğretim Elemanı, Müdavim, Öğrenci Subay ve Çalışanları,

Basınımızın Çok Değerli Mensupları,

Hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyor, iyi günler diliyorum.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin yarınlarına yön verecek liderlerinin yetiştiği, güzide eğitim kurumlarımızdan biri olan Harp Akademilerimizde, sizlere hitap etmenin benim için ayrı bir mutluluk ve gurur vesilesi olduğunu belirtmek istiyorum.

Bugün burada yapacağım konuşmamda güncel konulara fazla girmeden, son yıllarda sık sık gündeme getirilen sivil-asker ilişkileri başta olmak üzere, terör ve terörle mücadele, demokrasi ve laiklik gibi konulara akademik bir pencereden bakmaya çalışacağım. Güncel konulara ve bu konuşmada değinemeyeceğim diğer konulara ilişkin görüşlerimi önümüzdeki hafta yapmayı planladığım Basın Toplantısında sizlerle paylaşmayı düşünüyorum.

Değerli Konuklar ve Silah Arkadaşlarım,

Sivil-asker ilişkileri hemen hemen her ülkede üzerinde sıkça tartışılan, her zaman güncelliğini koruyan fakat, özü pek anlaşılmayan konuların başında gelmektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde, demokrasi, liberal ekonomi ve refah toplumu tartışmaları gündemimizde daha fazla yer almaktadır. Öte yandan millî güvenlik kavramı genişlerken; tehditler ve riskler de çeşitlenmiştir. Bu gelişmeler, sivil-asker ilişkileri konusunun farklı boyutlarda tartışılmasına neden olmaktadır. Konu, siyaset bilimi literatüründe de farklı düzeylerde ve farklı yaklaşımlarla ele alınarak tartışılmaktadır. Sivil-asker ilişkileri üzerinde oluşan akademik literatürde Samuel HUNTINGTON, Morris JANOWITZ ve Eliot COHEN gibi klasik realist düşünürlerin yanı sıra liberal teori ve yapısalcı akımların da etkisi görülmektedir. Akademik anlamda da, bilim adamları, düşünürler ve bu işin profesyonelleri arasında çeşitli uzlaşmazlık alanları mevcuttur.

Süheyla Taşçıer: Beyaz Battaniye Uçuyor

Süheyla Taşçıer
[© Süheyla Taşçıer - KanalKultur] - beyaz battaniye uçuyor

yunus
gün yükselirken
vapurda martılara simit atıyordum
... canı candan alan deprem
davudi sesiyle toprağı bölerken
kara gözlerin gibi düştü
yüreğime haber

vanlı kadınlar geldi
yaşmaklarının arasından
dün
mahçup düşen harfler
bugün
çığlıktı

türkçe bağırdı
kürtçe bağırdı
tuz gölünde billur kristaller ağladı

an
soğuk gecede
ellerini çaresiz bağlamışken
yemek oturmadı ocağa

sanala düşmüş ırkçı söylemler

insanlar düşlerini
saf sularda yıkarsa
dünya arınır mı dedi oğlum

yunus bak
gökyüzünde
beyaz battaniye uçuyor

ölümün tozu
saçlarına yakışmadı çocukların [© Süheyla Taşçıer - KanalKultur]

29 Ekim 2013 Salı

Gül-i Dergâh, Gül-i Muhabbet, Gül-i Sema - Bir Ebrû Ustası: Mukadder Kavas

© Mukadder Kavas - Doğum Öncesi, 35 x 100 cm.

© Mukadder Kavas - Gül-i Dergâh, 35 x 100 cm.

© Mukadder Kavas - Gül-i Muhabbet, 35 x 100 cm.

© Mukadder Kavas - Gül-i Sema, 35 x 100 cm.

© Mukadder Kavas - Mâşâallah, 35 x 100 cm.
 
© Mukadder Kavas
[KanalKultur] - "Doğum Öncesi", "Gül-i Deniz", "Gül-i Derya", "Gül-i Engin", Gül-i Bağ", "Gül-i Bülbül", "Gül-i Dergâh", "Gül-i Derin", "Gül-i Endam", "Gül-i Muhabbet", "Gül-i Raks", "Gül-i Sema", "Gül-i Sohbet"... ebrû sanatçısı Mukaddes Kavas'ın çalışmalarından kimi örnekler...

Farsça bir sözcük "ebrû". "Bulut" anlamına geliyor. Islanan kağıtların aldığı şekil "ebrinik" olarak adlandırılırken; içine konan boyalar yüzünde kalacak şekilde kitre ile hazırlanmış bir suya kapatılıp kaldırılmak suretiyle kağıt üzerine çıkan hâre, dalga, damar gibi süslere "ebrû" denmiş. Kitap ve defter kaplarında, ciltlerinde, levhalarda kullanılmak üzere bu tarzda desenli duruma getirilmiş bulut gibi hâreli ve damarlı şekillerle süslenmiş kağıt da "ebrû" olarak anılmış. Kısaca, "bulutumsu" ya da "bulut gibi" motiflerle örülmüş, renklerin ahengiyle örtüşmüş bir sanat türüne verilen bir ad olmuş "ebrû"... Üzerinde açıklı koyulu değişik renkler bulunan şeylere " ebrûlî" denmiş. Dalga dalga kızarmak anlamında, " ebrû ebrû olmak" diye deyimler üretilmiş. Diğer tarafta "kaş" anlamına da geliyor "ebrû". Bu anlamda, Âşık'a da konu olmuş: "Siyah ebrûların duruban çatma / Gamzen oklarını âşığa atma" (Kul Mehmed)... Öte yandan Antalya Elmalı'da, Muğla Fethiye'de beş nisanda esen fırtına da " ebrûl" olarak adlandırılmış...

Modernleşmeyle birlikte yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuş bir sanat "ebrû". Bir "Türk-İslam sanatı"... Kitabın doğal olarak popüler kültür ürünü olmasıyla, matbaada seri üretim, sanatçıyı da zor duruma sokmuş...

Mukadder Kavas, artık az sayıdaki "ebrû sanatçısı"ndan biri. 1959 yılında Isparta'nın Keçiborlu ilçesinde doğmuş.

Şunları söylüyor sanatçı:

Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han, Seramiğe Konu Oldu



 
[KanalKultur] - Matrakçı Nasuh, 15. yüzyılın son çeyreği ile 16. yüzyılın ortaları arasında yaşadığı ve asıl adının Nasuh b. Karagöz olduğu ileri sürülen Osmanlı tarihçisi ve metematikçisi. Dedesinin Sarabosna'da doğduğu ve bir Yeniçeri devşirmesi olarak görev yaptığı da dile getiriliyor. Matrakçı'nın savaş eğitimi aldığı savaş oyunları ve silahları konusunda uzman olduğu, Kanuni Sultan Süleyman tarafından bu nedenle ödüllendirildiği de ifade ediliyor.

Hayatı ve eserleri hakkında henüz yeterli bilgi bulunmuyor. Aynı zamanda nesih yazı stilinde değişiklikler yapan, divanî yazı stilinde önde gelen isimler arasında yer alan ünlü bir hattat. Kendine has üslubuyla, eserlerinde var olan minyatürlerle bir döneme görsel olarak da ayna tutuyor. Eserlerinde yeryüzünün kuşbakışı görünümünü resmediyor. Buna karşın şekilleri tepeden değil, sanki karşıdan görüyormuş gibi çiziyor. Bu resimlerde kuş ve tavşan gibi hayvanlar olsa da insanlar asla belirmiyor. Şehirlerdeki binalar tek tek seçilebiliyor.[*]

Matrakçı, Mecmaü't-Tevârih adıyla Taberî Tarihi'ni Türkçe'ye çevirmiş. Kanuni Sultan Süleyman'ın Irak seferini "Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han" ismiyle kaleme almış. Bilinen kitapları arasında Cemâlü'l-Küttâb, Kemâlü'l- Hisâb, Umdetü'l-Hisâb, Mecmaü't-Tevârih, Süleymannâme, Fetihname-i Karabuğdan, Beyan-ı Menazil-i Sefer-ul Irakeyn ve Tuhfet-ul Guzat bulunuyor.

Firuz Kutal çizdi: Darbezede

© Firuz Kutal çizdi: Darbezede

Son Göç: Sürülerine Otlak Arayan Göçerlerin Göçlerinin Öyküsü...

Son Göç - Yönetmen: Meryem Doğan;
Yapımcı: Meryem Doğan, TRT İzmir Televizyonu;
Metin Yazarı: Doç. Dr. Nevzat Çevik;
Danışmanlar: Musa Seyirci, Hilmi Dulkadir,
Osman Şahin; Seslendiren: Sacit Onan;
Yapım Yardımcısı: Zeynep Tokat;
Dijital Betacam; 2003; 2 x 24'
Zaman yollarda, yollar yörüklerin kirmeninde döner usul usul...
Yüzyıllar öncesinden verilmiş bir sırdır göç Anadolu'ya...

[KanalKultur] - Geleneksel Yörük göçünün son temsilciliğini yapan Sarıkeçililer, "onlar bizim tarlamız" dedikleri keçilerine / sürülerine otlak aramak için her yıl nisan ayında yola koyulur, göçerler...

Mersin, Aydıncık, Gülnar civarında kışlayan Sarıkeçili Yörükleri, her yıl nisan ayında kışlaklarından yola çıkar. Aydıncık'ta kışlayan Döne Ana, son kez yayla yoluna düşecektir. Belgeselde, yerleşiklere rağmen verdikleri yaşam mücadelesine tanık olunuyor; zorlu yayla yolları, yaylaya ulaşmaları, günlük yaşamları ve dönüşleri anlatılıyor. Okulu yarım bırakıp sürüleri götüren çocukların, yürüyemeyen her şeyin develere yük olduğu bir göç dizisi, 45 gün süren yolun bıraktığı izler...

Kilimlerin renkleri, ocakların ateşi, çadırların direkleri hep gitmek için boyanır, yakılır, kurulur. Torosların kollarında nice sevdalar, hasretlikler türkü olur. Bir daha yola çıkamayacak olmanın burukluğu, suya dökülen kurşun gibi akar yüreklerine Sarıkeçililerin. Ama elden ne gelir, gözlerin buğusunda kayboluyorsa eski göç yolları. Şimdilerde göç dizisi değil çektikleri, yürek acısı. Kilidi rüzgar kapısı etek çadırların son arayışı Sarıkeçilileri. Belgesel, sadece Sarıkeçililerin göçünü değil onlar gibi yitip giden nice rengini anlatıyor Anadolu'nun. Nice son göçü fısıldıyor Torosların rüzgarına...

28 Ekim 2013 Pazartesi

Roz Kohen: Dora, Tozkoparan'da (1946)

© Roz Kohen - 1946 temmuz'unda,
babam İsak Kohen kucağında
3 aylık ablam Dora ile
Şişhane'nin yakınındaki
Tozkoparan semtinde...
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - II. Cihan Harbi sona ermiş, annem Ester hem anne hem babasını kaybetmiştir...

Annem 36, babam 40 yaşında çocuk sahibi olurlar.

Kış aylarında çocukluğumuzda sık sık Tozkoparan'a doğru yürür; şimdi koca bir otoparkın bulunduğu yerdeki çocuk bahçesine ve dram tiyatrosuna gidilirdi.

O yıllarda İstanbullu Yahudiler Kasımpaşa, Kuledibi, Azapkapı, Doğruyol, Tozkoparan, Beyoğlu ve Tünel civarında otururdu. Bu semtlerde çocuk ve çay bahçeleri hatta Haliç'e bakan gazino bile vardı.

Kuledibi'nde ise türlü esnaf, kasap, kırtasiye, manav gibi dükkanlar bulunur; bizimkiler tüm ihtiyaçlarını yürüme mesafesindeki bu bölgede karşılardı.

Tabii Musevi Lisesi ve Havralar da gene evden 5 dakikalık bir yürüme mesafesinde Şişhane'deki Mektep ve Büyük Hendek Caddesi'nde idi.

Çocukken hafta arasında sık sık Tünel'deki büfe ve pastahanelerde ponçik kaşarlı tost yemeğe giderdik.

Hafta sonunda ise, Beyoğlu'ndaki sinemalara gidilirdi. Sinemaların en eskileri Melek, Ar, Lüks, Saray ve Atlas'tı.

Pazar sabahları, babam bizi "Ar Sineması"na çizgi film izlemeye götürdü...

Jön Türkler ve 1908 İhtilaline Doğru Osmanlıların Paris'i

Toplumsal Tarih [Tarih Vakfı Yayınları]
180 (2008) 1300-7025-9-1
[KanalKultur] - Toplumsal Tarih 2008 yılında yayınlanan 180. sayısında, Osmanlı Bankası Müzesi'ndeki "1908 İhtilaline Doğru Osmanlıların Paris'i" sergisi üzerine Ece Zerman'ın François Georgeon ile yaptığı söyleşiye yer veriyor.

Georgeon, Jön Türklerin Paris'i medeniyetin merkezi olarak görmelerine ve 19. yüzyıl sonunda Jön Türk hareketi açısından Paris'in taşıdığı öneme karşın, Paris'in tarihinde ve coğrafyasında Jön Türklerin bıraktığı izin oldukça silik olduğundan bahsediyor. Paris polisinin Jön Türk hareketinin üyeleri hakkında tuttuğu kayıtlardan Paris Dünya Fuarı'na, Dreyfus olayından Antoine Bouvard'ın İstanbul için çizdiği proje ve planlara kadar birçok olay ve olguya değinen Georgeon, Paris ve Jön Türkler arasındaki uzun ilişkinin detaylı bir resmini çiziyor. Söyleşi, Osmanlı-Türk modernleşmesinde Paris'in bir ikon ve sembol olarak taşıdığı önemi ve Türk modernleşme sürecinin erken dönemlerindeki Batı algısını anlamak isteyenler için ufuk açıcı bir nitelik taşıyor.

Söyleşinin yanı sıra, Özgür Adadağ'ın makalesi de Jön Türkler'in Paris yıllarını konu alıyor. Adadağ araştırmasında, Ahmed Rıza'nın Paris'te Fransızca olarak çıkardığı Mechveret Gazetesi'ndeki yazıları esas alarak Temmuz 1908 olaylarının bir "barışçıl devrim" olduğunu öne sürüyor. Adadağ'ın makalesi, Jön Türklerin Avrupa kamuoyunun desteğini sağlamaya uğraşırlarken nasıl da Sultan ile uzlaşmaya hazır olduklarını da ortaya koyuyor.

180. sayıda, Nazan Maksudyan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde yükselen savaş karşıtı hissiyatı incelediği makalesi de yer alıyor. Maksudyan, ardı sıra süre giden savaşlardan tükenmiş bir toplumun içinden yükselen seslere kulak veriyor. Kemal Tahir, Nazım Hikmet ve Tevfik Fikret gibi edebiyatçıların eserlerini de inceleyen Maksudyan, yazdığı satırlarda, şimdiye kadar gizli kalmış savaş karşıtı görüşlerin izini sürüyor.

Ramazan Çakıroğlu: Pamuk Şekeri

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Bir afeti devran olarak cümle âlemin dilinde dolaşıyordu. Herkesin dilinde bir "Pamuk Şekeri!".

Bir gün bir arkadaşıma dedim ki:

- Bu 'Pamuk Şekeri' kimdir?

O da:

- Dur sana anlatayım. Sen buralarda kaç yıldır yoksun, bilmezsin. Bir kadın var. İstanbul tarafından gelmiş. Üniversitede dil hocası. Eski ünlü güzellerdenmiş. Fakat görmelisin, bir afeti devran!

- Hayret, ben neden görmedim ki? Sonra nedir bu pamuk şekerinin özelliği?

Arkadaşım beni suçlarcasına sesini yükseltti;

- Nedir olur mu? Afeti devran diyorum. Yaklaşanlar cazibesine dayanamıyor, yörüngesine kapılıp gidiyor. Geçenlerde Pamuk Şekeri'yle uzun aşk yaşayan zengince bir iş adamı kanserden öldü. Ölmeden de Karataş'taki balıkçı barınaklarında geçirmiş son günlerini. Adamcağız borçlu gitmiş öbür dünyaya. Meslektaşları kendi aralarında para toplayıp, borçlarını kapatmışlar. Ben bunları sonradan öğrendim.

- Peki, bütün bunlarla Pamuk Şekeri'nin ne ilgisi var? Sonra senin ne işin var bu kadınla?

- Deli misin, Pamuk Şekeri diyorum sana. Bu kadının en büyük özelliği, paralı, yakışıklı ve biraz da mürekkep yalamış tipleri kendi yörüngesine çekmek ve kendi uzayında kaybetmek. Bir kere, bütün yaşamı boyunca, aşklarını hem kendi uzayında yok etmiş, hem de pamuk şekeri gibi yemiş. Bilirsin pamuk şekeri yumuşak, tatlı ve çok görünmesine karşın hiç doyurucu değildir. Yersin elinde tahta bir çubuk kalır. Onu da ilk çöp kutusuna atarsın. Olur biter.

- Vay be, diyebildim.