Bu Blogda Ara

19 Ocak 2018 Cuma

Sabri Çakır: Türklerde Ad Verme ile İlgili Âdet ve İnanmalar

Türklerin âdet ve inançları üzerine yazılmış olan kitaplar, ad verme âdetleri hakkında pek az bilgileri ihtiva eder. Bu hususta İslam’dan önceki devirler için olduğu kadar İslam’dan sonraki devirler için de başlıca kaynaklar halk masalları, destanlar ve şaman duaları ile Altay, Yakut, Kırgız ve Anadolu Türklerine ait yapılmış olan folklorik araştırmalardır. Genellikle Türklerde ad verme âdetlerine dair bu saydığımız kaynaklardaki bilgileri şöylece özetleyebiliriz:

Türk destanlarının en eskisi olan Oğuzname’de, Oğuz Han’ın kendi adını bizzat aldığı yazılıdır. Yine Oğuzname’ye göre, Oğuz Han daha beşikte iken konuşmuştur. Karahan, oğlu Oğuz bir yaşına girince -âdet üzere- Oğuz beylerine bir şölen verdi. Bu şölende onlara, “ Oğlum bir yaşına geldi, ne ad koyacaksınız?” dedi. Şölende bulunan beyler de çocukta gördükleri fevkalade istidada göre bir ad vermek istediler. Hâlbuki çocuk dile gelerek “Benim adım Oğuz’dur” dedi. Ziyafette bulunan herkes onun bu haline hayran kalıp “mademki bu çocuk kendi adını kendi koydu, ona bundan güzel ad olmaz” dediler ve onu Oğuz adıyla tanıdılar.

Oğuzname’nin çeşitli parçalarını ihtiva eden “Dede Korkut” kitabında da, bilhassa erkek çocuklara ait ad verme âdetinden bahseden satırlar vardır. Bu kitabın verdiği bilgiye göre de bir kahramanlık eseri göstermedikçe adı olmazdı. Nitekim Bamsi Beyrek, onbeş yaşında “Kuşerdemlü bir güzel yahşi yiğit” olduğu halde henüz ad almamıştı. Nihayet kahramanlık gösterdi, bunun üzerine babası bir şölen tertip ederek bütün oğuz beylerini çağırdı; Dede Korkut da geldi, ona ad verdi.

Dede Korkut hikâyelerinde, kahramanlık gösterenlere hep Korkut Ata’nın gelip törenle ad verdiğine tesadüf ediyoruz. Kazak Kırgızların “Manas” adındaki meşhur ulusal destanlarında ise, ad verme âdeti tamamıyla İslami bir özellik gösterir. Orada, “ dört peygamber gelip ad verdiler” suretinde kayıtlar vardır.

Eski Türklerde, ulus için büyük işler yapan, kahramanlık gösteren zatların adlarını değiştirerek ona yeni bir ad vermek âdeti vardı. Bu değiştirme, bazen kurultayca yapılırdı. Örneğin Cengiz Han ile Gök Türklerden Kutluk Han, bu suretle ad almışlardır. Eski Türkler, Araplar gibi, adı gökten inmiş telakki etmezlerdi. İnsan hak kazandığı, layık olduğu adı alırdı. Bu sebeptendir ki Türk adları hem güzeldir, hem de büyük bir anlam ve değer ifade ederler. Bu tarihi geleneğin asırlardan sonra, aziz Atatürk’ün yüksek ve ölümsüz şahsiyetinde tecellisini görüyoruz. Nitekim Atatürk, Türkü kurtardı, Türklüğü yükseltti; Türk ulusu da ona hakkı olan “Atatürk” adı verdi ve bunu kalbinin derinliklerine yazdı.

Yukarıya kısaca kaydettiğimiz bu tarihi bilgiler bize, Türklerde ad verme âdetinin hem eski hem de bir törene bağlı olduğunu açıkça göstermektedir. İşte bu geleneğin bugünkü Orta Asya ve Türkiye Türkleri arasında yaşayan şekilleri aşağıda sırasıyla izah olunacaktır.

Bugün Altay’ın kuzeyinde ve Yenisey ırmağı kıyılarında yaşamakta olan Beltir, Koybal Türklerinde ad verme, doğumdan birkaç gün sonra olur. Çocuğu olan bir baba, kendi haline göre bir ziyafet tertip eder, hısım ve dostlarını çağırır. Ebe kadın, ev sahibi gibi misafirlere içki ve yemek vererek onları ağırlar. Yemekler yenildikten sonra ebe kadın, misafirlerden en yaşlı olana hitap ederek, çocuğa bir ad vermesini rica eder. O da çocuğa bir ad verir. Bundan sonra ebe kadın, tekrar misafirlere dönerek “çocuğa diş veriniz” der. Misafirler de getirdikleri hediyeleri ortaya koyarlar. Bu hediyeler toplanarak çocuğun beşiğine asılır. Altay ile Yenisey havzalarında oturan Telüt, Kaç, Abakan gibi diğer Türk zümrelerinde de ad verme âdeti, aşağı yukarı Beltir ve Koybal kabillerinin âdetlerine benzer. Bunlarda ayrı olarak, çocuk doğunca babası bir ad seçip verir. Çok defa bu ad, eve ilk gelen kimsenin adı olur. Bazen ilk söylenen, örneğin balta, kılıç, konuk, köpek gibi şeylerin adı çocuğa bir isim olarak verilir. Yakut Türkleri ad verme hususunda eski Türk âdetlerini son günlere kadar muhafaza etmişlerdir. Yakutlar, çocuğa üç ay sonra birinci adını verirler. İkinci adı ise, ancak çocuk yay basıp ok attıktan sonra verilir. Altay’ın kuzeydoğusundaki Minüsin Türkleri arasında yaptığı tetkik gezisinde, halk âdet ve destanları üzerinde bir hayli malzeme toplamış olan Rus müelliflerinden V. Titofun’un verdiği bilgiye göre bu Türklerde bir çocuk, büyük bir yiğitlik gösterdikten sonra babası bir ziyafet tertip ederek çocuğuna ad verir ve verilen bu ad da o yiğidin bindiği atın rengi ile münasebetli olur.

Bu âdet, en eski bir Türk geleneğinin bakiyesidir. Kırgız ve kazaklarda ise, doğumdan onbeş gün sonra çocuğa ad verilir. Çok defa, çocuğun doğduğu sırada geçen şeyler ve yapılan işlerde, Altaylılarda olduğu gibi ad olarak konulur. Bu arada, gelen bir misafirin adı da çocuğa verilir. Gerek Kırgızlar ve gerekse Kazaklar, ekseriyetle İslam olmalarına rağmen, ad verme hususunda hocalara önem vermezler. Çocuğu yaşamayan aileler, doğumu müteakip ad verme işi ile uğraşmaya koyulurlar. Bu gibi kimselerin çocuğu doğar doğmaz, ebe kadın dışarıya çıkar ve kapıdan çocuğu babasına satar; çocuğa da Satılmış, Satıtokta(daim), Taktamış, Taş, Timur gibi adlardan biri konulur. Başkurt Türklerinde ise bu gibi babalar, çocuğun ağırlığınca demir vermek suretiyle onu satın alırlar. Altaylılarla Kazak Kırgızlarda çocuğu yaşamayan babalar, yeni doğan çocuklarına it, itbaba, it barak, it bey, it kulu, it almaz, yılan, şeytankulu, Sarukine gibi kötü birer ad veriler. Bunların inançlarına göre kötü ad verilen bir çocuğun adından dolayı, Azrail iğrenip canını almazmış. Çavuşlarda da buna benzer âdetler vardır. Çocuğu yaşamayan bir ailenin yeni doğan çocuğunu ebe kadın alıp odadan dışarıya çıkarır. Bu çocuğu, orada beklemekte olan Şaman’a verir. Şaman da çocuğu babasına getirir, “çöplükte bir çocuk bulduğunu ve bunu satacağını” söyler. Babası Şaman’dan çocuğu satın alır ve ona süprüntü manasında olan “Süppü” diye bir ad verir. Bu âdet Anadolu Türklerinde de mevcuttur. Çocuğu yaşamayan bir baba, ebe kadından yahut bir komşudan çocuğunu satın aldığı gibi onu bir yatıra da satar. Bunun üzerine, çocuğa kız ise Satı, oğlansa Satılmış adı verilir yahut satıldığı yatırın ismi konulur. Kumcek Türklerinde hastalanan bir çocuk iyi olur, yani hastalıktan kurtulur inancı ile birine satılır ve adı da Satıbal konulur.

Ad verme hususunda Türkiye Türkleri eski âdetlerin birçoğunu muhafaza etmekle beraber, İslami etkiler altında da kalmışlardır. Bugün, bilhassa köylüler, bu alanda pek çok şey saklamış oldukları gibi, yüzlerce Türk adına da yine köylüler arasında tesadüf edilir. Türkiye Türklerinde ad verme işi türlü âdet ve inanmalara bağlıdır. Çocuğun ekseriyetle doğumundan 24 saat veya üç gün sonra adı konur. Bazı taraflarda ise yedi döşeğin kaldırıldığı “Beşik düğünü” (Doğu Anadolu) veya onuncu gününe kadar (Balıkesir ve dolayı), yahut doğumun ilk cuması, cuma namazından çıktıktan sonra (Bursa, Yenişehir) dedesi, babası veya hısım ve komşuları arasından seçilen okuryazar biri tarafından verilir. Çocuğun ilk işiteceği sesin “ezan sesi” olması için ad, kulağına yavaşça ezan okumak suretiyle konulur. Bu ad, çocuğun (kütük-has) adıdır. Ezanın bitmesinden sonra ad ya sadece (Ahmet, Mehmet) ya da adın “Ahmet”, mahlasın “Huri” olsun diye kulağına üç defa söylenir; çocukta bu suretle adlanmış olur.

Şayet, aile içinde ad verme işini görebilecek biri yoksa yahut herhangi bir dilekten ötürü bu âdetin bir hocaya yaptırılması istenirse o zaman komşu bir hoca veya caminin müezzini çağrılır. Bazı taraflarda çocuğun kendisine benzemiş olması isteğinden ötürü ad konacak kişinin bilgin, zengin ve güzel sesli, tanınmış biri olması da göz önüne alınır (Eskişehir ve dolayı).

Ad verecek olan adam abdest alır; çocuk kundaklı ve yüzü örtülü (duvaklı) olduğu halde kucağına verilir. Bu kişi de önüne serili bir seccade bulunduğu ve ayakta olduğu halde, çocuğu başı sağ tarafa ve yüzü kıbleye dönük olarak kucağına alır ve kendisi de kıbleye karşı yönelerek sağ kulağına ezan okur, soluna da kamet söyler ve bu suretle adını verir. Bazen ad verme âdeti sabahleyin yapılır. Ad koyacak adam, sabah namazından sonra evine gitmeden doğruca adını koyacağı çocuğun evine gelir ve güneş doğmadan çocuğun adını koyar.

Köylerde, hemen genel bir şekilde ad verme âdeti daha sade bir surette yapılmaktadır. Çocuk doğduktan sonra köyün imamı veya hocası çağrılarak o gün ezan ile beraber adı konur. Şayet bunlar yoksa yakın köylerden bir hoca çağrılarak ertesi gün bu iş gördürülür.

Güney Anadolu’da Türkmen oymakları arasında, çocuğa ad verme âdeti ya doğumun ertesi günü ya da haftası içinde yahut da iki üç ( hatta altı) ay sonra yapılır. Tören bilhassa erkek çocuklar için adeta bir düğün niteliğinde olur. O gün, çocuk evinde koyun, kuzu kesilir; yemekler pişirilir ve konu komşu çağrılarak ziyafet verilir. Ziyafetten sonra hoca tarafından çocuğun kulağına ezan okunarak adı konulur.

Konya ili Türkmenleri arasında ise, ad verme töreni için önce bütün hısım ve dostlar çocuğun evinde toplanırlar. Çocuğun babası, büyükbabası veya annesi çocuğu kucağına alarak, odada ortaya serilmiş olan bir halı seccadenin üzerine oturur. Ad koymak için çağrılmış olan köyün imamı Kuran’ın bir sahifesini açar; o ailenin ölmüşleri arasında yahut dışarıda iyi bir ün bırakmış olanlardan birinin adı ile ilgili kelimeler aranır, bunu bulduktan sonra kelimenin anlamını aileye anlatır. Çocuğun talihli olduğunu ve bu adla büyük bir kutsallık ve uğurluluk bulunduğunu söyler. Sonra seçilmiş olan adı törenle çocuğa verir.

Halk arasında çocuklara bu usullerle ad vermeye bilhassa dikkat edilir. Çünkü bir kimsenin çocuk iken kulağına ezan okunmazsa o kişinin öldüğü vakit kabirde “talkın-telkin”i duymayacağı, bununla beraber bu ezanın aynı zamanda ölümünde kılınacak cenaze namazı ezanı olduğu inancı vardır. Şu kadar var ki, bu düşünüş yanında bir de çocuk üç gün içinde kulağına ezan okunmayıp ad verilmeden önce ölürse, yarın “ruz-i mahşer”de ana ve babasına “şefaat” edemeyeceği inancı vardır. Bundan ötürüdür ki, bazı yerlerde çocuklara üç ezan vaktini beklemeden önce ad verilir. Batı Anadolu’nun bazı yerlerinde ise çocuğun, “şeytan değiştirmesi” inancından ötürü doğumdan biraz sonra derhal kulağına ezan okuyarak adını vermek âdeti mevcuttur.

Çocuklara biri “kütük (has /ezan)” adı, öteki de “göbek” adı (küçük ad) olmak üzere iki ad verilir. Has adı, yukarıda anlattığımız törenle konulanıdır. Bu ad, toplumda esas olup, çocuk hayatında onunla çağırılır. Göbek adı ise çocuk doğduktan sonra ebesi tarafından, erkek ise “Mehmet”, kız ise “Fatma” gibi bir adla göbeği kesilirken verilenidir. Esasen ad verilmeden göbek kesilmediğine göre göbek adı çocuğun ilk aldığı addır. Yeni doğan çocuklara genel olarak, beş vakit ezan zamanlarında ad verilir. Bu, zamanın gece ve gündüz olmasında bir mahzur yoksa da “dar vakit” de, yani güneş batarken kesin olarak iyi sayılmaz. Çünkü böyle bir vakitte bir çocuğa ad verilecek olursa, çocuğun “dar ömürlü” yani ömrünün kısa olacağına inanılır.

Çocuğa ad verme ritüeli ile ilgili olarak bir başka uygulamayı da Balıkesir ve Konya ili ve çevrelerinde görmekteyiz. Gerek Balıkesir ve dolayında, gerekse Konya ili içinde yaşayan Türkmenler arasında ayrıca ad verme günleri vardır. Bu günlerin de ekseriyetle pazartesi, perşembe, cuma olarak seçilmesi âdetine rastlanılır. Ad verme töreni, pazartesi ve perşembe günleri olursa sabah ezanı veya ikindi vaktinde; şayet cuma günü olursa sela ile cuma ezanı arasında yapılır.

Bazı aileler doğan çocuklarına büyükbaba veya büyükannesi yaşamakta iken bunların birinin adını verirler.Sinop ve İnegöl köylerinde ise bunun bir başka şekline, yani baba ve annenin doğan çocuklarına bizzat kendi adını verdiklerine rastlanır.Bu tarzda ad veriliş, yerli bir telakkiye bağlı olup, bu da bir ailenin çocuğu yaşamaz ölür ise, aile çocuğa ölü adı koydoğundan yaşamadığı inancını taşır. Bundan ötürü böyle bir zamanda baba veya annesi doğan çocuğa , kız veya oğlan olduğuna göre kendi adını verir ki, bu suretle çocuğun yaşayacağına inanılır.

Çocuğa ad koymak hususunda yazmağa değer bir gelenek de bir çocuğa iki ölü adı, örneğin bir karı ve kocanın her ikisinin ölmüş olan baba ve annelerinin adlarının birlikte verilmesidir. Bu inanca göre de ölüler ağırbasar ve çocuk yaşamazmış. Şayet böyle bir adı taşıyan bir çocuk konuşulursa, o zaman “adıyla geldi, adıyla çok yaşasın; dede veya ninelerinin mekanı cennet olsun” denilmek suretiyle anılışı hayra yorulur.

Bazı defa çocuklara verilen adlar doğduğu ay –ki ekseriyetle Arabî aylardır- gün ve zamana göre seçilir; “adıyla geldi” denilerek o ad verilir. Bu cümleden olarak Muharrem ayında doğanlara “Muharrem”, Saferde doğanlara “Safer”, Recepte doğanlara “Recep”; Şabanda doğanlara “Şaban”, Ramazanda doğanlara “Ramazan veya Oruç”, Rebiyülevvelde doğanlara, kız erkek ayrılmaksızın “Mevlüd veya Mehmet, Mustafa, Ahmet, Muhtar, Emin” gibi adlar verilir.

Gün ve zamana göre konulan adlara gelince, Şeker bayramı günü doğan erkek çocuklara “Bayram”, kızlara “ İdiye”; Kurban bayramı doğan erkek çocuklara “ Kurban, İsmail”, kız çocuklarına da “Hacer, Adhiye” adları verilir. Bunun gibi Şeker bayramı arifesi doğan erkek çocuklara “Arif”, kızlara “Arife”, cuma günü sela vakti doğan erkek çocuklara “ Selami”, kızlara ise “Eyne”, salı günü doğanlar erkek ise “ Salih”, kızsa “Saliha” adları konulur. Bu arada seher vakti doğan kız çocuklarına “Seher”, sahurda doğanlara “Sahure”, Kadir gecesi doğan erkek çocuklarına “ Kadir”, kızlara “Kadriye”, Regaip kandil gecesi doğanlara ise, kız ve oğlan olduğuna göre “Ragıb-Regaibe” adları verilir.

Bazı adlar çocuğun zekâ, ahlak ve istikbali üzerinde olması istenilen tesirlere göre seçilip verilir. Bu hususta çocuklara okumuş olması için “Zeki”, haluk olması için “ Yavaş, Kuzu, Mazlum” gibi adlar verilir. Yine çocuğun doktor veya mühendis olabilmesi için de ailesi, komşu ya da bildiklerinden bir doktorun, mühendisin adını koyar. Bundan dolayı bu son ad verme şekli de çocuğun gelecekte bunlar gibi bir meslek sahibi olması için bir temenniye sebeptir.

Çocuklara bazen de “çift ad” verilir. Bu suretle ad vermek çeşitli inançların bir sonucudur. Bunlardan birincisi, ailenin erkek veya kadın tarafı kendi buldukları adı koymakta ısrar ederse; ikincisi ölen çocukları çoğalmış ise bunlardan ikisinin adı birleştirilip “ onlar yattıkça Allah doğana ömür versin” telakkisi dolayısıyla; üçüncüsü ölen yakın hısım ve sevdiklerinden birinin adı, konulacak ada eklenmesi suretiyle; dördüncüsü de karı kocanın cedleri arasından seçilen iki ad koymak suretiyle çifte ad verilir.

Ad verme hususunda bazen ailenin, herhangi bir tarikata mensup olup olmaması da, bu arada kayda değer. Mesela Bektaşiler çocuklara hemen ekseriyetle “Ali, Hasan, Hüseyin, Bektaş, Naki, Murtaza” gibi adlar verirler. Burada “Bektaş” adının konuluşu, bir geleneğe bağlı olup, bu da “ayin-i cem” gecesi gebe kalan bir kadının doğurduğu erkek çocuğa bu adı vermelidir. Bununla beraber diğer tarikatlarda bulunanlar ise kendilerine göre tarikatı kuranın veya tarikat ulularından birinin adını seçip koyarlar.

Türklerde Kadın Adları

Ad vermenin psikolojik geçmişine ait veriler: Erkek adlarına oranla bu konuda daha az veri vardır. Yeni doğmuş kızlara ad vermenin önemi, oğlanlara oranla daha azdır.

Ad seçmede maji tasvirleriyle ilgili etmenler daha az rol oynamaktadır. Egzogami dolayısıyla kız zaten ailede kalmayacaktır. Bunun için kaderini oğlanların kaderi gibi tayin etmiyor. Kızlara genel olarak şefkatli adların verilmesi genel bir âdettir. Bu bakımdan birçok kadın adında çiçek, güzel şeyler, cevher, ay, güzel koku, ipek vs. gibi kavramlar vardır veya doğrudan doğruya güzellik anlatılmaktadır.

Bütün kavimlerde genellikle kız çocuğunun doğumu, şefkat duyguları uyandırmakla birlikte oğlan doğumundan daha az istenmektedir. Bu sebeple ailede çok kız doğmuşsa, yeni doğan kızın adı çok defa “Yeter” olur.

Çocuk ömrünün korunması için de bazı adlar vardır: Çocuğu ölen anne, çocuğunu para karşılığında satıyor ve onun adı “satılmış” konuluyor. Yine çocuğun yaşamasını sağlamak amacıyla Yaşar, Dursun, Durdu vs. gibi adlar da veriliyor.

Kırgızlarda oğlan doğmasını isterlerse kıza “Burulça” adını vermektedirler. Yine oğlanın yaşaması için, kızlar çok fazla ise en son kızın adını oğlana vermek âdettir. Ayrıca Doğu Anadolu’da bir kızın adı “Beşbine” ise, ana kızını büyüttükten sonra beşbin lira edeceğinden bu adın verildiğini söylemektedir.

Faydalandığım Eserler

Kutat Gu Bilig/ Kutatgu Bilig

Yazarı: Yusuf Hashacip

Eser 11.yüzyılda Tavgaç Uluğ Buğra Han adına yazılmıştır.

Eser, Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanmıştır. Kitabın tıpkıbasımıdır. Kitabın aslı Viyana ve Kahire’de bulunmaktadır.

Dede Korkut Hikâyeleri (Kitab-ı Dede Korkut Ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan), hazırlayan: Suat Hizarcı, ilk baskı Eylül 1962; son baskı 1966-1967

Türk Kültürü Dergisi, Cilt 1, 1963.

Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Belleten 1963 (Eser Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanmıştır)

Kitab-ı Dede Korkut, 12 hikâye ile bu hikâyeleri ilk defa anlattığına inanılan kutsal ozan Dede Korkut’un kişiliğinden bahseden bir önsözden ibarettir. Eserin 14.yüzyıl sonlarında veya 15. yy. başlarında, Akkoyunlu Devleti’nin çökmeye, Osmanlı Devleti’nin kuvvetlenmeye başladığı sıralarda, Akkoyunluların hüküm sürmüş olduğu Kuzey Doğu Anadolu Bölgesinde yazıldığı tahmin ediliyor.

* Bu çalışma, Antropoloji (Etnoloji) II. Sınıf öğrencisi iken(1967-1968) seminer ödevi olarak hazırlanıp rahmetli hocam Prof. Dr. Orhan Acıpayamlı’ya sunulan ve o günün koşullarında daktilo ile yazdırılan ve üzerinde değişiklik yapılmadan güncellenen bir kaynak tarama araştırmasıdır.

** Prof. Dr. Sabri Çakır

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder