Bu Blogda Ara

15 Temmuz 2016 Cuma

Sabri Çakır: Abdal Musa’yı Anma Törenleri ve Ziyaretçilerin Dilek ve Beklentileri

Prof. Dr. Sabri Çakır
[© Sabri Çakır - KanalKultur] Her yıl haziran ayının sonlarına doğru Elmalı’nın Tekke köyünde Abdal Musa Sultan’ı Anma Törenleri yapılır. Yurdun her yöresinden, dünyanın öteki ülkelerinden gelen Bektaşiler, Aleviler, farklı inançlardan insanlar, birey ya da gruplar halinde burada yapılan anma etkinliklerine, semah gösterilerine, cem ayinlerine katılmak, yalvarıp yakarmak, dileklerde bulunmak vb. için Tekke köyüne gelirler. Abdal Musa Tekkesi’nin bulunduğu mekânlar dolayısıyla Tekke köyü ziyaretçilerle dolup taşar; sergiler, çadırlar kurulur, kurbanlar kesilir, yemekler, lokmalar, aşureler hazırlanır; gelen konuklara dağıtılır, yenilir içilir.

Bundan yıllar önce böylesine bir törene katılmış; “Alevi-Bektaşi Kimliği ve Cemevi Gerçeği” konusunda yapacağımız araştırma için görüşmeler ve gözlemlerde bulunmuş ve bir çekim denemesi yapmıştık. Burada sunumunu yapacağımız makale, ana çerçeve olarak törenlere katılan ziyaretçilerini dilek ve beklentilerine ilişkin gözlem-röportajlarımızın video kayıtlarının yazıya aktarılmasından* oluşmaktadır:

“Tarih 22 Haziran 2007. Elmalı Tekke köyündeki Abdal Musa Törenleri ’ne gitmek için 22 Haziran 2007 günü Isparta’dan yola çıktık [1]. Isparta’dan Korkuteli ya da Elmalı’ya doğrudan araba gitmediğinden, her zaman olduğu gibi bu kez de kendi aracımızla gitmek zorunda kaldık. Ve öğleye varmadan Korkuteli’ne geldik. Korkuteli’ne girerken, Tekke’de Abdal Musa Törenine gelen Alevi- Bektaşilere, Alevi- Bektaşi Kimliği ve Cemevi konusunda hazırlamış olduğum görüşme formunu, Isparta’da evde unuttuğumu anımsadım! Görüşme soruları olmadan amaçlarımıza ulaşamayacağımızı anlayınca, bizimle Burdur’a kadar gelen eşime durumu ilettim [2]. Isparta’ya dönüp soruların bir fotokopisini bize fakslamasını istedim. Ve birkaç saat içinde sorunların kopyası elimize ulaştı. Korkuteli’nde bir fotokopicide soruları, yeterince çoğaltarak bu sıkıntıdan da kurtulmuş olduk.

Büyükköy’de kısa bir gözlem

Akşama doğru, zamanı değerlendirmek ve gözlemlerde bulunmak için Korkuteli’nin tek Bektaşi köyü / kasabası olan Büyükköy’e gittik. Köyün ileri gelenleriyle görüşmelerde bulunduktan sonra cemevini ziyaret ettik. Gözcü Ali Gülen cemevini gezdirdi, bilgiler verdi. Cemevinin kapısında bulunanlarla anket / görüşme yaptık. En ilginci, kısa görüşmelerimizden birini de “12 hizmetten meydancılıkta çalıştım” diyen 93 yaşındaki Halil İbrahim Ata, “Aslımız, burada doğdum, Bektaşiliği yapamıyoruz, içi boşaltıldı!” sözleriyle yaşanan değişimin olumsuz etkilerini anlatıyordu bize. Büyükköy, üç mahalleden oluşuyor ve 550 hane. Sünniler nüfusun ve hanelerin çoğunluğunu oluşturuyor. Sünni-Bektaşi mahalleleri birbirinden ayrı mekânlar. Sünniler Pınarbaşı ve Orta mahallelerde, Bektaşiler ise 200 hane ile Güney mahallede yerleşmişler. Köyün / kasabanın o günkü toplam nüfusu 2487 kişi imiş. Bu demografik özellikleriyle 1999’da kasaba yapılan Büyükköy, Korkuteli-Bucak yolu üzerinde, Korkuteli’ne 27 km, Antalya’ya da 50 km. uzaklıktadır.

Köy, söylenceye göre 1210’lu yıllarda, Horasan’dan gelmiş Büyük Ali Fahrettin tarafından kurulmuş. Köyde sosyal yapıların başında iki cami, cemevi ve okul geliyor. 1930’larda ilkokul yapılmış, daha sonra bölge yatılı ilkokulu olmuş; şimdi ise taşımalı ilköğretim okulu ve bir de lisesi var. Cemevini ve cem törenlerini yöneten ve soydan gelmeyen (dikme) iki baba varmış. Biz bu babalarla, çok kısa zaman kaldığımız köyde görüşemedik. Bu bilgileri cemevinde gözcü görevi yapan Ali Gülen'den ve yanında bulanan canlardan aldık. Ali Gülen’e göre Alevilikte “Tarikat ehli, hakikat ehli vardır. Bektaşilik, hakikat ehlidir.”

Resim 1: Büyükköy Cemevi [Foto: Sabri Çakır/2007]
Cemevine herkes eşiyle gelir, müsaade edilirse diğerleri de gelebilirmiş. Yılda 20-30 arasında cem yapılıyormuş; cemler genellikle kış aylarında oluyormuş. Cemde yemek yeniyor, semah yapılıyormuş ama içki kullanılmıyormuş. Gözcü Ali Gülen, “Ocak olarak Abdal Musa’ya bağlıyız” diyor. Herhangi bir ulu kişiye ait türbeleri yok. Köyün 170 üyeli Büyükköy Kültür ve Dayanışma Derneği var. Sünnilerle kız alıp vermiyorlar. Buna karşın, “Sünni kızla evlenen kaç kişi var?” sorumuza “ kimi 15, kimi de 6-7 hane” diye yanıt verdiler. Muharrem ayında 11 gün matem orucu tuttuklarını; musahiplik / yol kardeşliği tutunmadıklarını, kadınların örtünmesine karşı olduklarını ve mezarlıklarının Sünnilerden ayrı olduğunu söylediler. Ayrıca her Alevi, her Bektaşi köyünde, ceminde, töreninde vurgulanan Atatürk hayranlığı ve sevgisini burada da “Biz Atatürk’ü çok severiz, Atatürk’ün arkasında yatmayız.” sözleriyle yinelediler.

Akşam olunca da gözcü Ali Gülen’in evine misafir olduk. Bunu hiç beklemiyorduk, görüşmelerimiz bitince Korkuteli’ne döneceğimizi zannediyorduk. Evde akrabalar ve köyden birkaç kişi daha vardı. Bize nefis bir yemek ikram edildi. Yemek boyunca ve sonrasında Alevilik-Bektaşilik üzerine sohbet ettik. Geç saatlerde Korkuteli’nde konuk edileceğimiz kalacağımız eve dönünce bir de ne göreyim! Arabamın içinde bulunan ve araştırmada kullanacağım fotoğraf makinasının, ses almada kullandığım basın teypinin, Nikon şarj aleti vb. eşyaların içinde bulunduğu çantam yoktu! Ne var ki birkaç ay sonra araştırma çantam, içindekilerle Isparta’da bana teslim edildi!

Tekke’deki gözlem ve görüşmelerimizden örnekler

Bu koşullarda Tekke köyüne vardık. Tesadüfen İrfan Özel’in evine misafir olduk. Ona göre, bu köyün kurucusu Abdal Musa Hazretleridir. Mitolojiye göre Abdal Musa, köyün karşı yamacında bulanan dağın kaydığını / yürüdüğünü görüyor ve sırtını dağa vererek yürümesini durduruyor ve dağın adı da ondan sonra Dur dağı olarak anılıp söyleniyor[3]. İrfan Bey’e göre Alevilik- Bektaşilik Sünnilerce küçümseniyor. Bu da cemevi ile cami arasındaki ibadet farkından kaynaklanıyor. Çünkü cemde kadın erkek eşitliği, saz, semah ve dem var.

Resim 2: Abdal Musa Sultan Türbesi [Foto: Sabri Çakır/2007]
Törenler çok kalabalık. Biz biryandan Alevi Bektaşi-kimliği ile ilgili görüşmeleri yapıyor, diğer yandan da törendeki ziyaretçilerle söyleşilerde bulunuyor ve görüşmelerimizi kayda alıyoruz. Çalışmanın en zor yanı, bu araştırmayı neden ve niçin yaptığımız yolundaki sorular oluşturuyor! Kimileri sorularımızı memnuniyetle yanıtlıyor; kimileri de bizden kuşkulanarak yanıt vermek istemiyor.

İlk çekimi, Kaygusuz Abdal Sultan türbesinin girişindeki mum yakılan ve dilekte bulunulan ocakta yapıyoruz. Sıcak bir haziran günü; Mümtaz Karaca kameramanlığımı yapıyor; ben de Alevi- Bektaşi canlarla söyleşide bulunmaya çalışıyorum. Görüşmelerimiz tesadüfen yaklaştığımız gruplarla oluyor. Kamerayı görenler, “hangi televizyondansınız ?”, “bu nerede yayınlanacak?” diye sormaktan da kendilerini alamıyorlardı! Kalabalığa yaklaşıyor ve ilk sorumuzu soruyoruz:

Resim 3: Kaygusuz Abdal Türbesi girişindeki ocakta
mum yakıp dilek dileyenler [Foto: Sabri Çakır/2007]
- Bu mumu neden yakıyorsunuz?

- Dileğimiz / niyetimiz kabul olur diye.

- Nerelisiniz?

- Çorumluyuz.

- Nerede kalıyorsunuz?

- Antalya’da

- Bir mumu kaç liraya alıyorsunuz?

- 250 bin lira!

- Çok teşekkür ederim.



- Siz nerelisiniz?

- Bodrumluyuz. Her sene geliyoruz.

- Nasıl buluyorsunuz burayı?

- İbadet yerimiz olarak görüyoruz.

- Peki, insanlara karşı köydeki ilgi nasıl?

- Çok iyi. Çok misafirperverler.

- Biz de her sene geliyoruz.



- Burada nerede kalıyorsunuz?

- Çadırlarda kalıyoruz.

- Çadırı satın mı alıyorsunuz?

- Evet, satın alıyoruz.

- Antalya’dakilerden satın alıyoruz.

Budala Sultan Türbesi’nin girişinde bir amcaya soruyoruz:

- Burayı niye ziyaret ediyorsunuz? Budala Sultan’ı tanıyor musunuz?

- Evet, Budala Sultan Abdal Musa’nın aşçısıdır.

- Siz nerelisiniz?

- Tekke köylüyüz.

Resim 4: Budala Sultan Türbesi [Foto: Sabri Çakır/2007]
Fazla anlaşılamayan bir öykü anlattı: Budala Sultan bir gün dağa oduna gider. Dağda rastladığı iki yılan dile gelir. Bizi de dergâha götür ama dergâhtan içeri sokma derler. Ve Budala Sultan odun yükünün arasında bu yılanları alıp gelir. Türbeden içeri bir ayak basıyor ki yılanlar süzülüp içeri girer. Bakıyor ki karşısında Abdal Musa Sultan! “ Vay Budala vay! Verdiğin sözü unuttun mu diyor ve git, mekânın burası olsun” diyor. Ve Budala Sultan burada, türbenin olduğu bu yerde mekân kuruyor.”

- Siz nerelisiniz? (kadın)

- Ankara

- Her yıl geliyor musunuz?

- Biz ilk kez geliyoruz.

- Nasıl buldunuz burayı?

- Çok güzel, yoğun ilgi var.

- Çok teşekkür ederiz.



- Siz niçin geliyorsunuz?

- Dilek tuttuğumuz için!

- Nerelisiniz (iki bayan)?

- Biz de Antalya’dan geliyoruz.

- Kökeniniz neresi?

- Köken Ankara.

- Sizin neresi?

- Antalya, beyim Kars, benim ki Antalya.

- Buraya her yıl geliyor musunuz?

- Yok, ilk defa geliyoruz.

- Burayı nasıl buldunuz?

- Çok güzel, yoğun ilgi var.

- İnsanlar nasıl, sıcak mı?

- İyiler, insan bir rahatlıyor. Çok güzel.

- Hep dileklerimiz kabul olacak gibi sanki. Böyle bir inancımız var.

- Teşekkür, sağ olun!

Resim 5: Budala Sultan Türbesi'nin içi [Foto: Sabri Çakır/2007]
Bu ara türbenin içine giriyoruz. Çok kalabalık. Şifa arayan hastalar bile getirilmiş; herkes elini açmış dua ediyor; kimileri de türbenin üzerini öpüyor, kimileri ağlıyor, kimileri Alevi- Bektaşi deyişleri okuyor. Türbenin kapısında bir çocuk” üç tane mum bir lira!” diye bağırıyor!

Türbenin etrafında birçok insan, ellerindeki çamuru sıkıp sıkıp türbenin duvarlarına atıyorlar.
Eğer topak halinde attıkları çamur türbenin duvarına yapışırsa dileklerinin olacağına inanıyorlar.

Kamyonlarla, otobüslerle, traktörlerle, taksilerle gelenler karşı dağın yamaçlarına yerleşmişler; çadırlar kurulmuş. Çadır bulamayanlar, açık alanlarda, arabalarında yatıyormuş.

Kaygusuz Abdal Türbesi’nin biraz ilerisinde aşure kaynatan canlara rastlıyoruz. Şu soruları sorarak sohbete başlıyoruz:

- Burada ne yapıyorsunuz, anlatabilir misiniz?

- Aşure kaynatıyoruz. Aşure yapıyoruz.

- Aşureyi kimlere dağıtıyorsunuz?

- Buradaki halka dağıtıyoruz. Türbenin etrafında olan, buraya ziyarete gelen herkese dağıtıyoruz. Kısmeti olan yiyor!

Buradaki grup farklı yerlerden gelmiş ve birleşerek bu etkinliği yapıyorlar. Aralarından birkaçına nereli olduklarını soruyoruz:

- Nerelisiniz?

- Ankaralıyım.

- Siz nerelisiniz?

- Yozgatlıyım. Yozgat’ın Pamucak köyündenim; Kardaşım da Kırıkkaleli. Burada birleşerek kendi aramızda aşure yapıyoruz.

- Nerede kalıyorsunuz?

- Burada kalıyoruz, arabalarımızda yatıyoruz.

- Her sene geliyor musunuz?

- Geliyoruz. 9 yıldır geliyoruz.

- Buranın halkı nasıl?

- Onlarla hiç daha görüşmedik! Sularımızı kesiyorlar. Sularımız akmıyor, biz gelince kesiliyor. Hiç kimsenin bir ihtiyacı karşılanmıyor! Herşeyi kendi imkânlarımızla yapıyoruz. Vatandaş sıkıntı çekiyor. Köye giriyorsunuz, köyün adamları sizden otobüs parası alıyor!

Bu gruptakiler bizi çadırlarında yapacakları cem törenine davet ettiler ama biz fırsat bulup ta katılamadık. Sabaha kadar cem ibadeti yapacaklarını söylediler ve biz de “Allah kabul etsin” diyerek bu aşure kaynatan grubundan ayrıldık.

Bir başka gruba yaklaşıyor ve onlara da soruyoruz:

- Nereden geliyorsunuz?

- Kırıkkale, Keskinliyiz.

- Siz Tunceli’den mi geldiniz buraya?

- Yok, ben İzmir’den geliyorum. Ben de Mardin Nusaybin’den geliyorum.

- Bu topluluk size mi ait?

- Hepsi bizim. Hepsi aynı yerden gelmiyor. Değişik yerlerden, yörelerden geliyor.

- Neler yapıyorsunuz burada? Genellikle ne tür ibadetler yapıyorsunuz?

- “Pirimiz Seyit Sultan’ın evlatları olarak aşkı niyazımızı sunmaya geldik. Tavaflarımızı yaptık. Biz sevgi ve inanç üzerine buradayız. Cem yapıyoruz, adak ve kurbanlarımızı kesiyoruz. Burada yurdun çeşitli yörelerinden gelenler bu sevgi üzerine tanış oluyorlar. ‘Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım’ diyerek birbirlerine yaren oluyorlar. Bu sevgi üzerine burada birlikte oluyoruz, kurban kesiyoruz.”

- Nerede kalıyorsunuz, burada mı yatıyorsunuz?

- Burada kalanlar var, evlerde misafir olarak kalanlar var.

Alevi önderlerle biz bu konuşmaları yaparken, onlarla birlikte oturan beyaz sakallı yaşlı bir amca, “Bir şey söyleyebilir miyim?” diye söze girdi. Ve ben de ilk önce onu tanımak isteyerek, “Nerelisiniz” sorusunu yöneltim.

- “Ben Çankırılıyım” dedi.

Ben de:

- “Beyefendi, buyurun” dedim. Sonradan Sünni olduğu anlaşılan yaşlı amca Abdal Musa törenleriyle ilgili şu açıklamayı yaptı:

“Beyefendi, dünya İslam’ı Kâbe’ye gider. Hac görevini yapar, ‘Arafat dağı’ denilen yere çıkmazsa, vakfeye durmazsa, toplu bir halde dua etmezse hacı olamaz. Vakfeye durmak demek, toplu bir halde dua etmektir. Şimdi beyefendi, bizim evliyalara, efendim törenlerde öyle toplu halde buluşmamız, bilişmemiz, toplu halde dua edip aynı Arafat dağında Hacı olupta günahları bağışlandığı gibi burada da öyle oluyor. Burada 500-1000 kişi insan var. Bunların içerisinde, kim ki Allah duasını geri çevirmeyecek bir kulu varsa, onların yüzügözü hürmetine toplu halde burada dua edip Allah’ı anmak, Allah’ı zikir etmek, ibadet yapmak ve günahlarımızdan Allah’a tövbe etmek ve arınmaktır.”

- Şimdi ben de bir şey söyleyeyim.

- Buyurun efendim.

- “Biz de Tunceli dedesiyiz. Baba Düzgün’ün torunlarıyız. Musa Kazım’ın neslindeniz. Dost demin söyledi de, Hz. Muhammed’in Kâbe’yi- Beytullah’ı tavafın, teberrasını size söyledi. Kâbe’yi-Veli insanın kendisinde hazır ve mevcuttur. Kâbe, insanda olan varlığın temelidir. Bakın, şu gördüğünüz Hz. Peygamber’in soyundan gelme İmam Kazım’ın soyudur. Hanefi ve Şafilere, bizlere de İmam’ı Ali şunu söylemiştir: ‘Biliniz ki sevginin temeli üzerine bir direk kurduk. Bu direk Resulallah Ekrem’in soyundaki olan direktir. Her kim ki o direğe tutunup onlarla yarenlik hakikate daim olmazsa, yaptığı ibadet fasih ve mutadır.’

Son bahsinde, Allah Hz. Muhammed’e şunu söylüyor: ‘Hey Muhammed! Müslüman ettiklerine söyle! Her kim ki senin Ehlibeyti’ne salat ve selamı olmayıp, onları sevgiyle anmazsa yaptığı ibadet fasih ve mutadır.’

Bakın, biz buraya hac tavafına geliyoruz. Haccımızı tavafa geliyoruz. Bir talip mürşit kapısına, mürşit ocağına indiği zaman haccını tavaf eder. Çünkü mürşit Hz. Peygamberimiz, pirimiz Aliyül Murtaza, rehberimiz Hz. Hızır Cebrail, talip Âdem Aleyhüsselemdır. Bunun ötesine geçilmez. Bakın, bir yaşam boyutu vardır: İslam. İslam’ın temeli İmam Aliyül Murtaza ve Hz. Muhammet’tir. Eğer o insan, o güzel insan olmasaydı, o Allah’ın verdiği lütuf ve iman kudreti sahibi olmasaydı, İslam diye bir kavram, bir yaşam olur muydu? Olmazdı tabii! Bakın, buradaki zatlar hep o İslam’ın özüdür, kendisidir. Peygamber’den ayrı olmaz. Onlar gerçektir; bir noktaya sahip, bir noktanın zerrecikleridir. O noktanın gidişatı hakikattir. Hanefi ve Şafi insanlar, her kavimle Hz. Peygamber’in Müslümanlık takvasına gider, orda tavaflarını yapar, niyazlarını eder, kurbanlarını keserler. Bu yapılanlar, onların kendilerine has güzellikleri, aşklarıdır. Biz bunlara saygı duyarız, hürmet gösteririz ve herkesin ibadeti, tavafı kendine deriz.

Bakın, biz buraya hac tavaf etmeye geliyoruz. Birlik sevdamıza, aşkımıza geliyoruz. Birbirimizi sevmeye, saymaya geliyoruz. Birbirimizi aşkı ilahiyle sevmeye geliyoruz. Bakın biz burada bir sevgi bölüşüyoruz; nimetimizi bölüşüyoruz. Biz burada aşkımızı bölüşüyoruz; bu da bir ibadettir. Bu sevginin ibadeti aşktır, Allah’ın ismi de aşktır. Aşkın içinde haram olmaz. Aşk güzeldir, yaşamdır, nefestir.

Ha, nedir bu?

Burada pir dergâhına gelen, tövbe, istiğfar makamına gelen, “Hey yarabbim, beni (Fatiha suresinde bu geçerlidir) bağışla, mağfiretinden eksik eyleme!” diye dua eder. Bakın bir kul Allah’a yöneldiği zaman şunu söyler: ‘Hey Allah’ım, beni günahkârların, sapkınların yoluna verme! Beni sevdiklerinin yoluna eriştir; beni o yoldan götür. Sadakatle gidenlerin yolundan ayırma!’ Eğer biz bu yoldan gidersek, o yolun yolcusuyuz demektir. Sevgi bağımız, kim gelirse gelsin bozulmaz. Sevgi bizim aşkımız, inancımızdır; bizi değiştiremezler.” Bakın biz her sevgiye açığız, her ibadete saygılıyız. Gider camide ibadetimizi yaparız. Mescit olmazsa dahi kilisede yaparım, her yerde yaparım, her yer benimdir. Benim bu sevgim ben de olduğu sürece dünya benim için Kâbe’dir; insan da bir âlimdir, bir yüce varlıktır. Ona saygı göstermek lazım!”

- Teşekkür ederiz.

- İsminiz neydi?

- Hasan, Baba Düzgün’ün torunlarıyız.

- Hasan Bey, siz statü olarak dede misiniz?

- “Ben Seydi Saadet evladı resulüm. Bakın “dedelik” dediniz, çok özür dilerim. Çok dedeler vardır. Biri nesilden / soydan gelen Seydi Saadet evladı resul vardır; bir de icazet dedeleri, babaları vardır. Biz İmam Musa Kazım soyundanız. Biz Tunceli’de Baba Düzgün’ün torunlarıyız. Biz Kureşan (Kureyşan) / Kureyş ocağındanız, soydan geliyoruz. Şimdi burası bir sevgi bağımızdır. Bu sevgi bağında, ne olursa olsun gönül güzelliği ile hac tavafımızı edip herkese Allah razı olduğu üzere Kuran’dan üzerimizdeki kul hakkını kaldırıyoruz. Biz, Kuran’ın sevgi olduğuna, ilim olduğuna, irfan olduğuna inanmış ve iman etmişizdir. Bunun ötesine geçilmez.”

- Çok teşekkürler, çok sağolun…

Gruptan ayrılırken hep birlikte ayağa kalkıyoruz ve ben yine “ çok teşekkür ederim” diyorum. Tuncelili Hasan Dede de; “ Biz teşekkür ederiz” diyor ve sarmaşıp öpüştükten sonra, Çankırılı Sünni amca: “Ayaklarınıza sağlık, selametle gidin. Eğer televizyonlarda yayın yaparsanız biz de seviniriz, memnun oluruz konuşmalarımızdan” diyerek olayın herkes tarafından duyulmasını talep ediyordu!

Resim 6: Dilek ağcına dilek dileyenler [Foto: Sabri Çakır/2007]
Oradan ayrıldıktan sonra, çekimlere devam etmek için yürüyoruz ve Abdal Musa Tekkesi'ndeki önemli kült öğelerinden biri olan “Dilek Ağacı”nın yanına geliyoruz. Burayı ziyarete gelenler kutsal saydıkları bu ağaca, dileklerinin yerine gelmesi için çeşitli çaputlar, yaşmaklar, bezler bağlıyorlar. Anadolu’nun her kutsal sayılan türbe, ocak ve ağaçlarda bu uygulamayı görmek olası. Herkes bu ağacı ziyaret ediyor, etrafında toplanmış ve çok renkli bir görünüm sergilemişler. Herkes umut ettiğini, istediğini almak için el kaldırıp dualar ediyor!

Abdal Musa Türbesi’nin çevresindeki insan, araç kalabalığı çok yoğun. Çadırlar kurulmuş, çadır bulamayanlar ağaç ya da duvar diplerinde oturmuşlar, sohbet ediyorlar. Kısacası herkes, her dinden, her inançtan insanlar burada bugün. İnancının gereği olan ibadetleri yerine getirip niyaz ediyorlar. Ziyaret alanında çekim yaparken bu kez başka bir grupla karşılaşıyoruz.

- “Siz nerelisiniz?” diye soruyorum.

Gruptan birisi:

- “Ben Çorumluyum” diyor.

- Alevi misiniz?

- Evet, Aleviyim.

Bir başkasına, burada ne yaptığını soruyoruz.

- “Ben Tokatlıyım da” diyor ve Abdal Musa’nın bir mitini anlatıyor:

“Abdal Musa buraya yaslanmış, sırtını dayamış, dağ kayıyormuş, dağın kaymasını önlemiş! Onun için sırtında ağrısı, sızısı olanlar gelip buraya sırtını dayıyor ve inancı gereği iyileşeceğini umut ediyor!”

En yoğun kalabalığın olduğu mekân türbenin kapısı. Çok yoğun bir kalabalık var. İnsanlar türbeye girmek ve Abdal Musa’nın kabrini ziyaret etmek, ona el sürmek için sıraya girmişler. O günkü para ile türbeye giriş 250 lira idi. Herkes sırasını bekliyor ve çevredekiler de gruplar halinde oturarak sohbet ediyorlardı. Abdal Musa Kültür Merkezi’nin girişinde “Cemevleri ibadet yerimizdir” yazısı çok dikkat çekiciydi. Daha sonra “Törenlerimize hoş geldiniz”, “Zorunlu din derslerine hayır!”; yine “Cemevleri ibadet yerimizdir”; Pir Sultan Abdal’ın “Arı birlik ile yapar yapıyı, birlik ile bitmeyen de bal olmaz!”; “Madımak müze olmalı!” gibi önemli pankartları görüyoruz. Bir ağacın altında büyük bir Türk bayrağı ve yanında Atatürk’ün kalpaklı portresi ağacın dallarına kaşıdan karşıya asılmış; Hz. Ali, Hacı Bektaş Veli ve Pir Sultan Abdal’ın büyük boy resimleri yanyana sıralanmış. Sonra da herkesin kendi aşını, yemeğini yaptığı aşhaneye / mutfağa geliyoruz. Orada yemek yapan Alevi-Bektaşi kadınlarımızla söyleşi ve anket çalışması yapıyoruz. Hiçbir Alevi kadını söyleşi yapmaktan, sorularımıza yanıt vermekten çekinmiyor!

Daha sonra da türbenin içine girmek için sıraya giriyoruz. Evet, şu anda Abdal Musa Hazretleri’nin türbesinin içinde çekim yapıyoruz. Burası türbenin giriş bölümü. Halk ziyaretlerini yapıyor, bunları tek tek göreceğiz. İçeriye girmek isteyenler, türbenin girişindeki eşiği üç kez öperek niyaz ediyorlar. Türbeyi ziyaret edenler, içeride dua ve yas ediyorlar; Abdal Musa’nın ve yanındakilerin sandukalarına el ve yüz sürerek sevgi ve saygı gösterilerinde bulunuyorlardı. Ayrıca nefes söyleyenler, Abdal Musa’nın eşyalarına, giysilerine el sürenlerin, kendilerinden geçerek huşu içinde ağlayıp gözyaşları döktüklerini gözlemleyerek bu çekimimizi bitirdik. Böylece Abdal Musa Tekkesi ’nin Göller / Teke yöresinde en önemli bir kült ve çekim merkezi olduğunu saptamış olduk.” [© Sabri Çakır - KanalKultur]

Notlar

Sabri Çakır, Prof. Dr., Antropolog - Sosyolog

* Örnek Olay:
Tarih: 22-24 Haziran 2007
Görüşme yeri: Tekke Köyü/ Elmalı
Görüşülen kişiler: Toplu Görüşme ve anket uygulaması
Görüşmeyi yapan: Doç. Dr. Sabri Çakır

Sosyolog ve antropolog

[1] Emekli öğretmen Mümtaz Karaca: Bu kısa çalışmanın videosunu çeken ve her konuda sahada bana yardımcı olan kişi.

[2] Emekli öğretmen Hacer Çakır

[3] Dur Dağı miti ile ilgili daha geniş bilgi, Veli Asan’ın Pir Abdal Musa, Ankara 2008, s.80 adlı yapıtında genişçe yer almıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder