Bu Blogda Ara

20 Kasım 2013 Çarşamba

Halil Atılgan: Toros Tahtacı Türkmenleri ve Kırtıllı Felteş Dede

Dr. Halil Atılgan
[© Halil Atılgan - KanalKultur] - Adana'nın kuzeyinden başlayarak Fethiye'ye kadar uzanan, Akdeniz sahil şeridinin denize bakan yamaçlarında yerleşik düzene geçen Tahtacılar genellikle geçimlerini ağaç kesim işlerinden temin eden Alevi Türkmenleridir. Yaptıkları işten ötürü de kendilerine "Tahtacı" denilmiştir. Özellikle Mersin ve Adana merkez, Silifke, Mut, Anamur, Tarsus, Karaisalı, Pozantı ilçelerine bağlı Alevi köyleri, dediğimiz özelliklere sahip, Torosları kendilerine yurt edinmiş Tahtacılardır.

Tahtacıların en önemli özelliği Türkmen olmalıdır. Zamanında yöre Tahtacılarının kapalı bir kutu olması, Alevi olmayandan kız almama, vermeme özellikleri onların az karışmalarını sağlamış, bu özelliklerini de günümüze kadar muhafaza etmişlerdir. Böyle olmalarına rağmen Torosların güney kesiminde yaşayan Tahtacı köyleri bu günlere kolay gelmemiş, horlanmış, kestiğin yenmez, geçtiğiniz yerde yedi sene ot bitmez denmiş. Ne acıdır ki bu zihniyet hâlâ da istenilen ölçüde değişmemiştir. İşte o zaman Âşık İmami'nin:

"Cümlemiz Âdem'in evlâdı ise
Alevi de benim Sünni de benim
Ali Muhammed'in damadı ise
Alevi de benim Sünni de benim

Sevgi saygı bütün şeyin başıdır
İkisi de birbirinin eşidir
Ayrım gayrım güden cahil kişidir
Alevi de benim Sünni de benim

Hünkâr Hacı Bektaş veli bendedir
Yunus Mevlâna'nın yolu bendedir
Muhammed bendedir Ali bendedir
Alevi de benim Sünni de benim

İncil Tevrat Zebur kadim kelamın
Mürekkebi birdir yazan kalemin
Âlemi yaratan Rabbil alemin
Alevi de benim Sünni de benim

(...) [1]"

şiiri ile cevap vereceksiniz.

Kırtıllı Felteş Dede çöğürü ile birlikte
Başta da dediğimiz gibi Toros Tahtacıları zorlu bir mücadeleden sonra bugünlere ulaşmışlar. İşte bu şekilde geçmişten günümüze varlığını sürdüren köylerimizden biri Mersin ilinin Silifke ilçesinin Kırtıl köyüdür. Kırtıl da Torosları kendilerine yurt edinen Tahtacı Türkmenlerindendir.

Tarsus Çamalan köyü eşrafından Veli Talipoğlu yöresinde bulunan Tahtacıları Menemenli ve Aydınlı Tahtacıları olarak iki grupta topluyordu. Bizim kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilere göre Silifke ve civarındaki Tahtacı Türkmenleri Çaylaklar, (Yanıyatırlar) Aydınlılar olmak üzere iki grupta toplanıyor. Aydınlıların ocağı Aydın'da, Çaylakların ocağı ise İzmir Narlıdere'de bulunmaktadır. Kırtıllılar Çaylak Tahtacılarındandır. Çaylaklar daha önce yerleşik düzene geçmelerine rağmen Aydınlılar ise yarı yerleşik düzende hayatlarını sürdürmektedirler. Çaylaklar 12 erkanlı, 12 gün oruç tutar, Aydınlılar 9 erkanlı olup 9 gün oruç tutarlar.

Kırtıl: Silifke'ye 27 km. olup ilçenin batısındadır. Denizden yüksekliği 580 m.'dir. Köyün 1830'lu yıllarda kurulduğu tahmin edilmektedir. Köy: önce Taşucu'nun kuzey batısındaki Tahtacıbelen'e, sonra da Silifke'ye bağlı İmamuşağı köyünün bir mahallesi olan Bağalanı'nın güneyindeki Tahtacı yurdu adı verilen yere, sonra da Silifke sınırları içinde Kocapınar ile İmamuşağı arasındaki Tahtacı Sarnıcın'a, ardından da Kırtıl'ın güneybatısındaki yaylalık bir alan olan Armutlu Boyunu yurt tutmuşlar. Buradan da şimdiki yerleşim birimi olan Kırtıl'a yerleşmişlerdir. Bir kısmının da eskiden Köprübaşı köyü olarak bilinen, ilçe büyüdükçe de Köprübaşı Mahallesi olarak ad değiştiren yere yerleştikleri bilinmektedir. Kırtıllılar zaman içinde Bolacalı Koyuncu köyüne bağlandıklarından kendilerine Bolacalı Tahtacıları da denilir.

Son yazılı kaynaklara göre Kırtıl'a 1810 yılında yerleşildiği tahmin edilmekte, ilk yerleşen kişinin Şeyh Zeynel Abidin dede olduğu, dedenin beşinci kuşak torunlarının hâlâ köyde yaşadığı bilinmektedir. Kırtıl son nüfus sayımı kayıtlarına göre 25 hane, nüfusu 200'dür. Köyden şehre göç başlamadan önce hane sayısı takriben 250–300 olan Kırtıl'ın 1963 yılından itibaren Silifke'nin Sayağzı Mahallesine, İzmir, Denizli gibi başka şehirlere yapılan göçler nedeniyle nüfus oldukça azalmıştır. Okuma yazma oranı oldukça yüksektir. Kırtıl'ı diğer Tahtacı köylerinden farklı kılan önemli bir özellik ise Felteş Dede'nin bu köylü olmasıdır.

Kırtıllı Felteş Dede (Ahmet Duman)
Ben; Felteş adını 1975 yılında Çukurova Radyosunda program yapımcısı olarak çalışan, sonra radyonun halk müziği müdürlüğünü de yapan Kemal Öğretmen'den duydum. Çukurova Üniversitesinde çalıştığım dönemde (1984–1990) Felteş'in torunları öğrencim oldu. Hatta onun Şaman davulu dediği köşeli davulunu da Kırtıl'dan getirerek bana gösterdiler. O zaman bu işlere aklımız ermiyordu. Onun için de Felteş Dedenin davuluna sahip çıkamadık. Felteş'in kıymetini anladığımızda da iş işten geçmişti. Ama biz zararın neresinden dönersek kâr olacağını düşünerek yolumuza devam ettik. Az gittik uz gittik sonunda Felteş'e ulaştık.

Felteş'in asıl adı Ahmet soyadı Duman. Göbek adı ise Bektaş'tır. Yöre halkı önce onu göbek adıyla çağırır. Fakat içlerinde biri vardır ki bir türlü Bektaş diyemez Felteş der. Bu Felteş'in komşusunun çocuğudur. Bir gün beş gün derken Felteş tutar. Zaman içinde Kırtıl'ın Bektaş Emmisi Felteş Emmi olur. O gün bu gün Bektaş da, Ahmet Duman da unutulur, zihinlere ve derleme kayıtlarına Felteş olarak geçer. Herkes onu Felteş olarak tanır, Felteş olarak da gönüllere taht kurar.

Kırtıllı Felteş akranlarıyla okula gönderilir. Okulda Arap harfleri ile eğitim yapılmaktadır. O eğitimini sürdürürken gönlü çöğür de çalmak ister. İçi kaynar. Heveslenir. İçindeki heves galip gelir. Kısa zamanda çöğür çalmayı öğrenir. Artık çöğür onun en yakın dostu, arkadaşı, sırdaşıdır. Çöğürle yatar çöğürle kalkar. Çöğür çalmanın gururu ile de alnı ak, başı diktir. Ama ne yazık ki bir gün hocası onu elinde çöğürle görür. Şaşırır. Öğrencisini çöğürle görmek hiç hoşuna gitmez. Çünkü yapılan iş eğitimle bağdaşmaz, üstelik dinen de yasaktır. Yasağa da herkesin uyması gerekir. Felteş yasağı deldiği için istenmeyen öğrenci ilân edilir. Yerden yere vurulur. Falakaya yatırılır.

Felteş'in gönlü kırıktır. Gönül kırgınlığı okulu terk etmesine vesile olur. Sebep çöğür çalmayı yasaklayan hocasıdır. Ama küskünlüğü, falakaya yatırılması gönül tezgâhındaki düşüncesini asla engelleyemez. O her şeye rağmen vurur çöğürünün tellerine.

"Biz Türkmen'iz dediler
İlmik ilmik çul ördüler
Ala karlı boz ardıçlı
Çadırlarda göründüler"

diyerek en önemli dostunun çöğür olduğunu ifade eder. Çöğür Felteş'in dertlerine sırdaş, gönlüne de yoldaş olur. O gün bu gün çöğürü elinde yörenin mengilerini, semahlarını çalar söyler. Askerlikten sonra köyden Cennet Garı ile evlenir. Cennet'le hem eş, hem de birlikte çalıp söyleyen bir yoldaş, sırdaş, gönüldeş olur. Çalıp söylerken birbirlerinin gözlerinin içine bakarak muhabbetlerini daha da artırırlar. Felteş Cennet Garıyı gözünden hiç ıramaz. Felteş'in Cennet Garı ile evliliğinden iki oğlu, üç de kızı olur.

Felteş, eşi Cennet ve torunu
Zaman onu Hacı Paşalardan Sadık Taşucu ile dost olmasını sağlar. Gönül eri, saz söz ehli olan Sadık Taşucu Felteş'i bağrına basar. 1940'lı yılların içinde Sadık Taşucu vasıtasıyla Muzaffer Sarısözen ile tanışır. Sarısözen Felteş'ten 14 türkü, derler. Bunlardan "Keklik ve Pınarbaşı Mengisi" önemli iki örnektir. Felteş vasıtasıyla kayda geçen türküler TRT repertuvarına kazandırılır. Derlenen semahlar ise gizli kaydı konulduğundan gün yüzüne çıkamaz. Zira o zaman Türkiye kapalı bir kutudur. Bu durum bazı türkülerin gün yüzüne çıkmasını engellemiştir.

Sarısözen'den sonra ondan en çok derleme yapan, tüm bilgilerini kayıt altına alan Silifkeli Müzik Öğretmeni Özcan Seyhan'dır. Felteş'ten çok derleme yapmasına rağmen yaptığı derlemeleri değerlendirememiştir. Onun için de Özcan Seyhan derlemeleriyle kayda geçen Felteş kayıtlarının akıbeti hakkında bilgi yoktur.

Felteş Dede köyde kurduğu mengi ekibiyle 1959–1969 yılları arasında Yapı ve Kredi Bankası'nın öncülüğünde düzenlenen halkoyunları yarışmalarına, hiçbir karşılık beklemeden Cennet Garı ile birlikte "Silifke Türkmen Şenlikleri"ne katılır. Felteş adı dalga dalga yurt sathına yayılır. Bu zaman içinde yurt dışına da taşar. Hollanda, İngiltere, Amerika, Japonya Fransa televizyon ve radyoları Felteş'i programlarına konuk eder, dergi ve gazeteler ise onunla söyleşi yaparlar. Bu zaman içinde Türk Folkloruna gönül verenler de Felteş'i tanıma şerefine nail olur. Ahmet Kutsi Tecer, Halil Bedii Yönetken, Ferruh Arsunar, Behçet Kemal Çağlar, Ümit Kaftancıoğlu onu tanıyan isimler arasında ilk sırayı alır.

Yöre insanı araştırmacı Celal Necati Üçyıldız ise: "Felteş Dede Hâlâ Aramızda" adlı yazısında Felteşle ilgili düşüncelerini şöyle dile getirir. Aynen aktarıyorum:
"15 Eylül 1981'de aramızdan ayrılarak Hakk'a yürüyen Felteş Dede hâlâ aramızda yaşıyor. Aradan 25 yıla rağmen mengiler yaşıyor. Semahlar yaşıyor. Hele fıkra olan yaşamı hiç unutulmadı:"
(…) "İki Kırtıllı aralarında konuşuyor. Biri diğerine: 'Felteş, mengiyi, semahı sattı, ah bir de orucu satsa'… Diğeri cevap verir: 'Açlığı kim satın alır bire bacım.' Onlara göre Felteş, söylediği her türküyü satmaktadır. Oysa o çağrı geldiğinde hiçbir karşılık beklemeden koşmuştur. Çoğu kez yol parasını dahi cebinden ödemiştir. Şimdi bunu söyleyenlerin çocukları, gün geçtikçe Felteş Dede'yi daha iyi tanımakta ve onu saygı ile anmaktadır."
(…) "Türkiye'de 1940'lı, 50'li yıllarda Aleviyim, Tahtacıyım demeyerek kimliğini saklayanların yanında hiç çekinmeden, korkmadan Alevi olduğunu söylemiş, Kırtıl köyünde yıkılan Koca Dutun dibinde çocuklara mengi ve semah öğretmiş. Öğrettiklerini de dostları sayesinde sergileme olanağı bulmuştur. Her gittiği gösteri sonrası mutluluk duymuş, köyüne döndüğünde, mutluluğunu eşi ve bahçesi ile paylaşmıştır. Günün her saatinde duygulanınca sazını eline alıp söylemeye başlamış, eşi Cennet Garı da ona eşlik etmiş, kendi deyimi ile 'koşanalayı' ağıtlar, nefesler söylemişler".
(…) "Bir yaz gecesi köylü hep damda yatıyor üstelikte herkes derin uykuda. Köyün alt başından bir ağıt yükselir gece karalığında. Yankılanır Kırtıl koyaklarında. Uyuyanlar uyanır. Ala uykulu ne olduğunu anlayamazlar. Biraz dinledikten sonra Felteş ile Cennet Garı ağıt söylüyor. Sabah kalktıklarında Felteş'e sorarlar. Ne oldu Dedem? Felteş cevap verir: 'Cennetle yatarken oğlumuz Mehmet'in hapse girişi aklımıza geldi duygulandık, dayanamadık ağıt yaktık'."
"Kırtıl köyünde 1950'lerde Demokrat Parti'ye giderken o hep uyardı. Cumhuriyetten yana açıkça tavrını koydu. Sadık Taşucu'nun yanında idi. O da onun yanında. Sadık Taşucu yörede hatırı sayılan Hacı Paşanın oğlu idi. Felteş Dede Sadık Taşucu'nun Gökbelen ve Silifke'deki evine geldiğinde onu ayakkabısı ile içeri alır. O da bundan rahatsız olurdu. Sadık Taşucu'na babası Hacı Paşa vasiyet etmişti. 'Evine bir Tahtacı gelirse onu ayağının çamuru ile içeri alacaksın, konuk edeceksin, yoksa hakkımı helal etmem. Çünkü yediğimiz ekmek onların sayesinde kazanıldı' diyerek Felteş'in, Kırtıllıların çok iyi bir cumhuriyet yanlısı olduğunu ortaya koymuştur."
Sn. Üçyıldız'ın yazısından da anladığımız kadarıyla Felteş aydın, ileri görüşlü devletten ve cumhuriyetten yana bir kişiliğe sahip. O, bu meziyetinin yanında iyi bir de gönül eri. Karacaoğlan'ın "Sıfat kocasa da gönül kocamaz" dizesinde anlatmak istenilene harfiyen uyan, espri yapmasını seven bir Felteş. Kırtıl ekibiyle katıldığı tüm gösterilerde ona yaşı sorulduğunda: "1960 yılında iki yirmiyi atarsan 22. 1980 yılında üç yirmiyi atarsan 22 yaşındayım" diyen bir Felteş. O Torosların gülü, Tahtacıların Türkmen Kocası, hacısı, hocası Felteş. O, elden ayaktan düşünceye kadar tüm sosyal faaliyetlere zorsunmadan katılan, Tahtacı Türkmen kültürünü, çok iyi bilen bir Felteş. Herkes Aleviyim demeye korkarken o, hiç kimseden çekinmeden Alevi olduğunu söyleyen bir Felteş. Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Şah Hatayi, Kul Himmet gibi ozanların deyişlerini, nefeslerini çok iyi bilen, yeri geldiğinde de kullanan, ömrünün sonuna kadar yaptığı işlerden hiç karşılık beklemeyen,"Ben çalmazsam söyleyemem, söylemezsem çalamam" deyişiyle ömür yolunu bitiren bir Felteş.

O, 15 Eylül 1981 tarihinde öğle vakti bu dünyadan göçüp giden, Hakk'a yürüyen bir Felteş. Bin rahmet olsun diyor onunla yıllar öncesi yapılan bir söyleşi ile sizleri baş başa bırakmak istiyorum.

Felteş'le Söyleşi

Söyleşi 1975 yılında Çukurova Radyosunda program yapımcısı olarak görev yapan Kemal Öğretmen tarafından gerçekleştirilmiş, kendi tarafından yapımı gerçekleştirilen "Halk Müziğini Yaşatanlar" adlı programda da söyleşinin en önemli bölümleri yayımlanmıştır. Özelliklerine bağlı kalarak söyleşiyi aynen aktarıyorum:

Söyleşiyi yapan : Kemal Öğretmen
Görevi : Çukurova Radyosu Program Yapımcısı
Programın adı : Halk Müziğini Yaşatanlar
Yer : Silifke - Kırtıl köyü
Yıl : 1975
Uygulama : Soru – Cevap – Sadece ses kayıt
Kaynak kişi : Ahmet Duman (Felteş Dede)
Özelliği : Çöğür çalar söyler

-Sayın Ahmet Duman kendini bize kısaca tanıtır mısın?

-Tanıtırım efendim. Adım Ahmet Duman (Felteş). Horasan'dan gelme Türkmen aşiretlerinden. Hasan oğlu Ahmet Duman. Şimdi efendim ben yedi yaşımdayken, dedemin kucağında, dedem alırdı severek dangırtatırdı çöğürü. Yani saz demek çöğür demek, çöğür demek saz demek. Biz sazı yeni duyduk. Çöğür biliriz biz. Çöğürü dangırdattırırdı bana. Sonra işte böyle alıştım. Alıştım amma hey hütün gö... Yani davarın ucunda. Bizde ev dört duvar arası bir şey yok. Böyle alışırken, alışırken, alışırken olduk bir parça. Fakat geleneklerden, bizim dini geleneklerden başladık. Öğrendim ve hâlâ devam etmekte. Şimdi aynı geleneğimiz devam ediyor.

-Deden de baban da mı saz çalardı?

-Dedem de saz çalardı. Babam da çalardı. Büyük ağabeylerim var onlar da çalardı. Oğlum var o da çalar. Benim kendim hâlâ çalarım. 74 yaşındayım. Ana yaşım da 74.

-Siz hepiniz neden saza meraklısınız?

-Efendim geleneğimiz bununla meydana geliyor. Biz ölümüzü dahi bununla bekleriz.

-Nasıl, bunu biraz anlatır mısın?

-Şimdi bir mevtamız meydanda yatıyor. Biz buna bazı, kız, büyük, karı koca söylemiş yeni gelin olsa dahi bunda söyler, serbest. Ağıt ederiz, söyleriz. Güzel beyitleri var. Güzel beyitlerden de anlatabilirim yani.

-Demek ölünüzü dahi sazla…

-Sazınan kaldırırız efendi. Sazınan diyelim gayri biz çöğür biliriz. Ölümüzü biz saz ile kaldırırız.

-Sazı başka nerelerde kullanırsınız?

-Kendi aramızda dinen geleneklerimiz var.

-Ne geleneği bunu biraz anlat bakayım.

-Bektaşi, Alevi geleneği.

-Bunu biraz anlatır mısın?

-Anlatırım. Bildiğim kadar. Bildiğim kadar yok gayri biz bunun mürşidiyiz daha doğrusu. Şimdi efendim biz cem kurarız cem ederiz biz. Cem deriz ki muhabbet edilen bir toplantıya cem deriz. Orada biz bir erkek bir kadın (semah derler adına) semaha kalkar bir erkek bir kadın oynar. Bir de Muhammet Ali Semahı var. Bunda iki kişi oynar. Kırklar semahı var. Altı kişi de oynar dört kişi de oynar. Böyle geleneklerimiz var sanat bakımından, din bakımından. Gelenek. Bunun için biz tamamen bunun üstündeyiz. Şimdiki zartduku, zirtduku biz bunları bilmeyiz. Hakikaten bilmem. Biz böyle hâlâ devam ediyoruz.

-Semah nedir?

-Semah dini gelenektir.

-Yani bir ibadet mi oluyor.

-İbadet oluyor. İbadetin hem de muhabbeti yani. İnsanın insana, kardeşin kardeşe kaynağıdır. Semah olan kaynak.

-Pekiyi cem de semahtan başka ne yapılıyor?

-Bundan başka biz höykürürüz Mevlana'yı. Şimdi höykürmeyi yeni çıkanlar pek az bilir. Fakat beriki semah geleneklerini 7 yaşında çocuklarımıza aşılarız. Çocuklara aşılamaktayım ben. Benim dedem sazandar, babam sazandardı. kardeşlerim ile ben gene sazandarım. Halen devam ediyor.

-Yani ne demek sazandar?

-Sazandar demek bu sazı, kemanı, bağlamayı üç kişi çalar. Bunun üçüne sazandar derler. Görevimiz yani. Çünkü biz ona göre öğrendik, belledik. Başkası pek bilmez bunu. Oynadırız, güldürürüz her şeyi söylerim. Bu işleri biz kullanırız. Onları biz takdim ederiz. Tabii semah oynatırız. Kırklar Semahı oynatırız, Muhammet Ali Semahı oynatırız. Sonra efendim Düaz imam söyleriz. Düaz imam da dinen. Yalnız mengi gelenek. O düğünlerde, bayramlarda böyle zevk halinde. Biz hatta ve hatta cumartesi gecesinden başka her akşam biz bunu oynatırız. Cumartesi akşamı biz şey oynatırız efendim ne diyeyim sana mengi oynatırız. Gayri gelenek.

-Gelenek dediğiniz bu dinle ilgili olanlar var semahlar var.

-Semahlar var bir de bir de şimdiki söylediğim mengiler var. Çeşitli mengiler var. Horasan'dan gelme mengilerimiz, lisanlarımız, şiirlerimiz de, Horasan'dan gelme, şu dağlara yayılmış.

-Peki, Horasan'dan gelmişsiniz öyle mi?

-Horasan'dan gelmeyiz. Türkmen. Türkmen biz bir birimize kız alır kız veririz. Bir de Akkoyunlu var. Akkoyunlu. Onlar da Horasan'dan gelme. Onlardan da kız alır kız veririz biz. Başkasından asla kız almayız da vermeyiz de.

-Peki, sazın kaç perdesi var, senin sazın.

-Efendim benim bu sazımın dokuz perdesi var.

-Peki, on iki imamın adına göre 12 perde var diyorlar?

-On iki perde var ama sağır perdeler var. Sağır perdeler ayrı. Sizler müzikçisiniz bilirsiniz. Bilmeseniz de öğretirim. Deyivereceğim. Sağır perdeyle on ikidir.

-Neden on iki acaba?

-On iki imamlar var. Ehlibeyt. Anladın mı, anlamadınsa anlatayım.

-Anlamadım.

-Anlamadın mı? Ehlibeyt, Hazreti Peygamber efendimizin sulbünden gelenler. On iki imam kişi. İmam olarak devam eder böyle 12 imam aşkına. 12 perde var. Bu 12 perdeyle çalınır, sağır perde dahil.

-Her imama bir perde mi bağlanmış?

-Her imama bir perde bağlanmış. Ondan sonra Allah, Muhammet, Ali üç delik delinmiş.

-O nereye delinmiş, göğsüne.

-Göğsünde. Sazımda var. Çöğürümde var. Bu böyle. Kulak beş tane.

-O neden?

-Beş o. Üçler beşler, yediler var ya.

-Onu da açıklar mısın biraz?

-Açıklarım. Üçler, üçlerle bağlama çalarız. Beşlerle çöğür çalarız. İlla çöğüre gider dilim. Ne idi? Saz. Saz kemane bununla çalarız.

-Üçlerle nasıl yani, biraz açıklar mısın?

-Üçler aşkına üç çalarız. Üç tel ile çalınır bağlama.

-Üçler aşkına üç telle çalarsınız?

-Üç telle çalarız bağlamayı.

-Üçler dediğin kim?

-Üçler de Allah, Muhammet, Ali. I. Allah, II. Muhammet, III. Ali. Budur.

-Beşler?

-Beşler: Hz. Hasan, Hz. Hüseyin. Beş oldu şimdi.

-Bir daha say bunları. Allah, Muhammet, Ali, ya Hasan, ya Hüseyin.

-Beş oldu.

-O zaman sazı nasıl çalarsınız ona göre?

-Sazı da ona göre çalarız. Onun makamları var. Havaları var yani.

-Bu havaları bana söyle bakayım, hangileri?

-Söyleyemem. Elimde çöğür olmazsa söyleyemem.

-Adlarını söyleyemez misin?

-Yok söyleyemem.

-Yani Muhammet Ali Semahı falan...

-Muhammet Ali Semahını söylerim fakat dilden söylerim.

-Dilden söyle işte.

-Ha, Muhammet Ali Semahı.

-Beşler aşkına hangilerini söylersin?

-Beşler aşkına Muhammet Ali Semahını çalarız.

-Başka?

-Üçler aşkına da bağlamayı üç telli çalarız.

-Bir de Kırklar var. Yediler.

-Onlar kim?

-Yediler de Zeynel Abidin, İmamı Bakır,

-Hepsini birden say.

-Allah Muhammet, Ali, Hasan, Hüseyin, İmam Zeynel, İmam Bakır yediler.

-Bunların aşkına ne çalar söylersiniz?

-Bunlar aşkına da geleneklerin havaları var onları şimdi söyleyemem elimde çöğür olmazsa, söyleyemem.

-Kırklar nasıl?

-Kırklara varmadık daha. Yedilere vardık daha. Üçler, beşler, yediler var ya. Yedilerde de İmamı Cafer (bizim mesebdarımız meshebimiz İmam Cafer). O da Hz. Ali'nin sülbünden. Hazreti peygamberin sülbünden. Hz. Ali'nin oğlu. Anlaşıldı ya.

-Evet.

-Kırklar dönünce hepsi.

-Yani kimler oluyor?

-Kırklar mı? On ikiye kadar gider. On ikisi 40'lar aşkına. Çok önemlidirler hem. Herkes bir de Mevlana'ya girer oradan. Kırklardan. Onu da hem makamıyla hem çalar hem höykürürüz.

-Mevlana'yı da çalarsınız?

-Aaaaa... Mevlana'yı çok güzel çalarız. Çok güzel de söyleriz. Ama oturan dervişlerin hepsi söyler, bir kişi söylemez bunu. Hepsi düaz imam okur. Herkes bilir düaz imam okur. Üç beyitli:

Düaz imam olmayınca / Kulak verip dinlemeli
İki gönül bir olunca / Kılavuzu neylemeli

İki gönül bir oturur / Hızır Alim eksiğin yetirir
Rehber erkân getirir / Ona niyaz eylemeli

Ona niyaz indi Haktan / Sen korkman mı Ul'allahtan
Bu insanın çoğu bühtan / Doğrusunu söylemeli

Doğrusunu söylerseniz / Derin umman boylarsanız
Bir eyilik eylerseniz / Kötülüğü neylemeli

Kötülük kötüden çıkar / Her ırmaktan güher akar
Güzel Şah Hatayim.... / Sematıda..... ( Anlaşılamadığı için yazılamadı)

İşte Kırklar da bu. Bir daha var. Kırkların nefesi çok ya çok deyişi çok.

Çektiğim cevri cefayı / Çekerim senden ötürü
İkrarın bir olursa / Sen de çek benden ötürü

İkrar iman güderim / Sensiz cihanı niderim
Hem gelir hem de giderim / Bir tatlı dilden ötürü

Severim tatlı dilleri / Kokarım gonca gülleri
Severim sadık canları / Gittiğim yoldan ötürü

Sadık olan yola tapar / Münafıklar yoldan sapar
Dağı delmiş art tutar / Firkat şehrinden ötürü

Can Hatayi'm demem yalan / Hac'ceylerim varam gelem
Şu âlemde sadık olan / Ser verir pirden ötürü

Bitti. Bu da böyle. Bunu söyleriz.

-Peki, Atatürk zamanına kadar bunları bu kadar açık çalıp söyler miydiniz? Nasıl, onu bir anlat bakayım.

-Anlamadım.

-Atatürk bu laikliği çıkardı ya...

-Kurban olduğum toprağına. Kırk bin kere. Efendim Atatürk zamanında "Malumatı Diniye Tarikat-ı Enbiya" adında bir kitap çıkardılar. 15 krş. tanesi. O zaman 15 krş. amma para... Eski yazıyı ben de bir parça tasarlarım. Birini de ben aldım. Bir aralık okumadan kitapları geri topladılar. Paranızı vereceğiz dediler hâlâ verecekler. Daha vermediler. Topladılar bu Silifke'nin içinden ben bilirim mebus vardı Ankara'da. Hafız Emin. Bir de Mut'tan bir de Konya'dan vardı. Üç mebus bir tüzük yazdı, yaşmış. Alevilerin ya denize atılması ya kurşuna dizilmesi, ya da sınır dışı edilmesi. Yazmışlar ve Atatürk'e sunmuşlar. Gazetede de çıktı. O anda bir emir çıktı kitabı geri topladılar. Paramızı da vermediler. Bu kitap kimde çıkar idam dediler. Korktuk. Bu denize atılma konusunu duyunca bir kaçtık, teee Toros Dağlarına. O zaman biz de ev mev yok, çadır altındayız o zaman. Malımıza bakamaz olduk korkumuzdan bizi asacaklar diye. Kurşuna mı dizecekler, sınır dışına mı atacaklar bilemedik. İla nihayet Atatürk'e sununca Atatürk dedi ki, bakın dedi. Benim Sivas'ta, Malatya'da, Kayseri'de, Erzincan'da bu Aleviler benim yolumu kestiler, beni havaya da kaldırdılar dedi. Mütarekede 'Ata biz senin yolundan kırılır eğilmek, ölürüz dönmek' dediler. Onlar aldı, onlar öldürdü bu Yunan'ı dedi. "Fakat sözünüzü kabul edeceğim" dedi. "Bunları denize dökelim" dedi. "Türkiye'yi de Yunan'a mı teslim edelim" dedi. "Aleviler tükenirse kim kalıyor Türk toprağında" dedi. "Bugünkü hükümet laik hükümet" dedi. Ayağımız suya erdi. O zaman başladık ya serbestliğe, hala bizi dışlarlar. Şimdi taşlarlar. Fakat evvelki gibi değil şimdi. Çokları da bilse bize gelecek amma, biz kabul etmeyiz. Öylesine sır vermeyiz biz.

-Neden, sizin ne özelliğiniz var?

-Özelliğimiz sır vermeyiz ona.

-Yani sizin ne kıymetli tarafınız var? Ne farklılığınız var onlardan?

-Haa farkımız... Biz de insanı öldürürler. Senin oğlun benim oğlumu ırz bakımından öldürürse, sen benim oğlumun alnından şap diye öpersin; küskünlük yok. Çünkü doğrudur. Bizde böyledir efendim. Bizim gelenekler çok sağlam. Bunun için özellikler var. Biz büyüğümüzü büyük biliriz, küçüğümüzü küçük biliriz. Bizim birimiz kırk, kırkımız da bir. Yani muhabbet şeyi ile geleneğimiz böyle emrediyor ve halen böyle devam etmekteyiz. Bir de dövüş, çekiş, hüt..... Bir adam olursa verirsen alır gider. Hükümet, mahkeme bilmezdik biz. Şimdi şimdi benim başıma geldi. Daha sen yoktun. Bir sene oğlum birini öldürdü bu ilk bakımdan. Ondan sonra mahkeme diye bir şey görmedim.

-Demek ki laiklik çıkınca rahatça çalıp söyler misiniz?

-Söyler olduk. Ama meydana çıkamadık. Korkmaz olduk. Ölmeyeceğimize kanaatimiz geldi.

-Şimdi çalıp söyleyebiliyor musunuz? Düaz imam söyleyebiliyor musunuz?

-Şimdi mi?

-O bal gibi. Aşikâra çıkardık. Şimdi korkmaz olduk. Elhamdülillah, çok şükür, yattığı yer nur olsun evvel Allah Atatürk'ün sayesinde. Ya biz neler gördük. Biz ne korkular çektik.

-Bu sazın sapının, eşiğinin bir önemi var mı?

-Var var. Geleneğimizde, dini geleneğimizde var. Eşikten geliriz biz. Ben bir hata işledim. Cemaatin içine gelirim. Eşikten gelirim. Eşikten apalayarak gelir dinelirim. Emir verirler otururum. Neyse kusurum cezamı verirler alırlar. Eşik bu. Bir de eşiğin önünde üç şey var. Üç delik var. Biri Allah, biri Muhammet, biri Ali inancımıza göre bu da mevcut.

-Niye eşiğin önünde bu acaba?

-Kapı, eşik. Eşiğe basmak biz de en günah şey. Basmazlar. Eşiğe biz niyaz ediyoruz. Hakk'ı zikrederek niyaz ediyoruz.

-Peki, sazın arkası nasıl oluyor? Arkası yuvarlak mı oluyor, sivri mi oluyor?

-Arkası sivri.

-Niye sivri bir anlamı var mı?

-Yok, bir anlamı yok onda.

-Perdeleri var, telleri var.

-Peki, beşler hakkı için beş telle mi çalarsınız?

-Beş telle çalarız. Teli beş tane bağlarız. Şimdi benim telim biri kırıldı ya beş çalarız. Kulağı gene beş, sazın kulağı. Evet.

-Peki Felteş Duman çok teşekkür ederim sağ olasın.

-Sağ olasın Allah dinini, devletini artırsın yavrum.

Sevgili dostum Kemal Öğretmen'in Çukurova Radyosunda çalışırken Felteş'le yaptığı söyleşi münasebetiyle sizleri 34 yıl öncesine götürdük. 2009 yılı itibariyle bu söyleşi yapılalı tam 34 yıl, Felteş öleli ise 28 yıl olmuş. Arşivimizdeki ses kayıtları ise Felteş hiç ölmemiş gibi canlı ve gümrah. Onun için de Felteş aramızda bizimle birlikte yaşıyor. Hem de taptaze. Pınarbaşı ve Keklik Mengisi, Kırtıl Semahı, Horasani mengi, Evlerinin önü kaldırım kaya, Pınara vurdum kazmayı türküleri yaşadıkça Felteş de yaşayacaktır.

Teşekkür

1975 yılında Felteş'le yaptığı söyleşi ve derlediği türkülerin ses kayıtlarını göndererek bu yazının yazılmasına vesile olan Çukurova Radyosu Söz Yayınları Müdürlüğü'nden emekli Kemal Öğretmen'e, Felteş'le ilgili yazılarından yararlandığım Sn. Celal Necati Üçyıldız'a birtakım bilgi ve belgeleri göndererek yazının zenginleşmesini sağlayan Kırtıl köyü Muhtarı Sn. Hasan Gündoğdu'ya, Felteş'in torunu Emre Tirik'e türkülerle selam olsun der, gönülden teşekkür ederim. [© Halil Atılgan - KanalKultur]

Notlar

[1] Bu şiir TBMM'nin 75. yılında, TBMM Basın Yayın Kurulu ve Konya Âşıklar Bayramı tertip komitesi tarafından birinci seçilmiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder